Eşruhumuzla Gerçek Aşk

Gerçek Aşk, eşruhların çarpışması, birbirlerinde kalıcı izler bırakmaları, zaman, mekan değişse de duygularında eş zamanlı ve aynı yönde değişiklikler yaşamalarıdır.

117148371396913781ask-fotolari

Bu derin duygusal bağı şöyle bir örnekle basitleştirmek istiyorum: Bir dizi çekiliyor, baş rollerdeki esas oğlanla esas kız rolleri gereği aşk yaşayan bir çifti canlandırıyorlar. Her şey şahane, kız oğlanı seviyor, oğlan kızı… Çekimler sırasında sadece rollerinin hakkını vermekle kalmıyor, gerçek yaşamlarında da birbirlerine aşık oluyorlar. Set dışında da birliktelikleri ve mutlulukları devam ediyor. Dizi eninde sonunda final yapıyor yapmasına da ikilinin aşkları bitmiyor. Onların ilişkileri yıllarca sürecek muhteşem bir birlikteliğe dönüşüyor. Varsın aynı dizide oynamasınlar, varsın farklı projelere imza atsınlar, varsın sahneleri, sergiledikleri rolleri değişsin, değişmeyen tek şey kalıyor geriye; Aşkları…

Gönül ister ki hepimiz hem set içinde hem set dışında gerçek aşklarımızla birlikte olalım. Çoğumuzun romantik aşk hayali budur herhalde. eşruhumuzla karşılaşmak ve onunla sonsuza dek mutlu yaşamak… Bu, nadiren olabildiği gibi ruhsal gelişimimiz açısından pek de iyi bir şey değildir aslında. eşruhumuzla yollarımız mutlaka kesişecektir, belki kesişmiştir de. Fakat bilinç seviyemiz yükselmeden, bilinçaltı korkularımızla yüzleşmeden, kendimizi gerçekleştirmeden eşruhumuzla uzun vadeli bir ilişkiye girmemiz onu sonsuza dek kaybetmemize sebep olabilir. Ki insanlar düşük bilinç boyutlarıyla yayın yaparken, henüz kendi iç savaşını bitirememişken, hatta kendi kendilerine dahi tahammül edemez, kalpten kalbe, bedenden bedene koşarken değil eşruhlarıyla anlaşmak, kendileriyle bile anlaşamazlar. Bu halleriyle evliklik kararı almalarıysa ne yazık ki hayal kırıklığı ile sonuçlanır.

İlişkide çiftler birbirini aynalar

İlişkiler, ruhsal gelişimimiz açısından son derece önemli eğitim fırsatlarıdır. Bize “aptal” diyen bir eş de “hayatımda gördüğüm en özel kadınsın” diyen sevgili de aslında iç dünyamızı bize yansıtan, yayın yaptığımız frekans değerine uygun olarak seçilmiş maddi dünyanın aktörleridir sadece. Bazen söyledikleri sözlerle değil, hissettirdikleri duygularla ayna tutarlar bize. Tüm bunlar insanın kendine dönmesi, olumsuz inanç kalıplarını temizlemesi, tanrısal boyutla kopardığı bağını tamir edebilmesi içindir. Öfkeleriyle yüzleşsin, affetmeyi öğrensin, yaşamın sırlarını keşfedebilsin, uyansın diyedir. Evet, hayatımıza giren herkes, iç dünyamızdaki yanlış inançları, zaafları, eksik ya da fazla tarafları bizlere yansıtan öğretmenlerdir fakat eşruhlarımız diğer tüm öğretmenlerden farklı olarak dersini daha keyifli dinlediğimiz, eğlenerek öğrendiğimiz, unutulmaz anların mimarlarıdır. Fakat bilinç seviyesi yükselmemiş iki eşruhun yan yana gelmesi diğer tüm ilişkilerden daha sarsıcı, daha yıpratıcı bir sonun habercisidir. Onlar kendilerini bulana kadar birbirlerinden uzak durmaları iki taraf için de en hayırlı olandır. Zira böylesi özel duygusal bir birlikteliği yaşama şansını sonsuza dek kaçırabilirler.

Sevgilim eşruhum mu?

Çoğunlukla baş rolleri paylaştığımız insan ilahi boyuttaki ruh eşimiz değildir. Fakat bunun istisnaları her zaman vardır. eşruhumuzla birlikteysek ruhumuz bunu bilir. Ondan başkasıyla olamayacağını hisseder, kimseye karşı hissetmediği sevgi dolu ruhsal bir yakınlık içindedir. Fakat rol arkadaşımız set gerisinde birlikte olduğumuz o kişi değilse bunu da hisseder. Bu durumda adı konulamayan bir eksikliğin farkında olsak da tam olarak anlamlandıramayız. Eğer yüreğimizin sesine kulaklarımızı tıkamışsak oynadığımız filmi gerçek sanmaya, bu ilişkide yapılan tüm hataları biriktirip kalbimizi karartmaya başlar, depresyona sürükleniriz. Gözlerimiz açıktır aslında fakat kalbimiz kapalı… Yüreğimizin sesine başta kulaklarımızı tıkadığımız için şimdi o sesi işitemiyoruzdur ve yazık ki yeryüzünde maddeleşen ruhsuz bedenlerimizle leş kargalarının oyuncağı haline geldiğimizin farkına bile varamıyoruzdur. Ruhumuzun sesini duymadığımız sürece nefes alan cesetlere dönüşür, cellatların iştahını kabartırız. Yaşama sevincimizi kaybettikçe, kendimizi ‘kurban’ gibi hissettikçe, etimize ya da enerjimize göz diken cellatlar peydah olur hayatımızda. Etimizi dağıtır gibi enerjimizi paylaştırırlar. Kızgınlıklarımızla, kırgınlıklarımızla, nefretimizle, öfkemizle ruhsal bedenimizde açılan yaralar yüzünden enerjimiz dengeli bir şekilde akamaz, git gide daha yorgun, daha mutsuz, daha umutsuz yaşar en sonunda kendimizi uyuşturmayı seçeriz ya da anlamını yitirdiğinde yaşam, intiharı… Bu yüzden biraz bu dünyada, biraz diğer dünyada olmalı aklımız ve kalbimiz…. “Bir varmış bir yokmuş”la başlayan masallardaki gibi…

Ruhunun sesine kulaklarını tıkayanlar, yaşadığımız gerçekliğe saplanıp kalıyorlar. Toplumsal dayatmaları içselleştiriyor, ilişkilerinde “o giderse ölürüm” sendromu yaşayarak hem kendilerine hem karşılarındakine hayatı zindan ediyorlar. Ne yapmalı peki? Karşısındaki insanın gitmesi gerektiği için gittiğini, yolların ayrılmasının iki taraf içinde daha hayırlı olacağını nasıl anlatabilirim bilmiyorum. Salt bilgi değil, bilinç de gerekiyor belki. Senden ayrılmak isteyen sevgilinin elini sıkıca tutup ‘her şey için teşekkür etmek’ ve onu yoluna göndermek neden zor geliyor insanlara? Elbette bilinçaltı kayıtlarındaki, değersizlik bilincinden, sevgisizlikten, bilumum çeşitli korku karışımlarından. Lisedeki Türkçe öğretmenimizi çok sevdik diye mezuniyeti reddetmedik öyle değil mi? Hayatımıza giren her insanın öğretmenimiz olduğunu idrak etmek kendi yaşamımız için öylesine önemli ki…

Giden gidince ‘gitmiş’ olmuyor!

Eşruhlar, maddi dünyada yollarının ayrı olmasına rağmen birbirleriyle her an telepatik olarak iletişim halindedirler. Bu da birbirlerini ruhen beslemelerini ve büyütmelerini sağlar. Onların görünürde var olmayan ruhsal birlikteliklerinde ‘gerçek’ bir denge vardır.
Biri hissettiğinde diğeri bunu bir şekilde ifade etme ihtiyacı hisseder. Biri bir hayal kurduğunda diğeri onu gerçekleştirmenin yollarını arar.
Biri farkındalığını yükselttiğindeyse diğeri aydınlanmaya başlar.
Giden gidince gitmiş olmuyor yani, kalan da sırf yanımızda diye kalmış olmuyor bu durumda.
Akışta yaşadığımız sürece ruhumuz bir şekilde yolunu çizecek ve eşruhumuzla eş zamanlı olarak yollarımız ilk kez ya da yeniden kesişecektir.

Bu yüzden şimdi yaşama sımsıkı sarılma zamanı, geleni sevgiyle kabul edip bir şey kendiliğinden değişene kadar rollerimizin hakkını verme zamanı, kısacası ölü toprağımızı üzerimizden atıp yeniden yaşama gülümseme zamanı!
Şu An’ın tadını çıkaramadığımız sürece, yaratıcılığımız ve üretkenliğimizi arttıramayız. Yaratamayan insan biriken enerjisini yıkıcı yollarla boşaltmaya çalışıp çevresine ya da kendisine zarar verir. Bunun sonu yok. Ruhsal ölümden bedensel ölüme kadar giden sancılı bir süreç.

Sır; an’a kabul vermekte gizli

Olan olması gerektiği içindir. Bu bilinçle yaşama sarıldığımızda sorumluluklarımızı sevgiyle yerine getirebiliriz.
An’ın sorumluluklarını yerine getirdiğimizde, farkındalığımız yükselecektir. Böylece aynalanan bilinçaltı kalıplarımızı idrak ederek, negatif inançlarımızı kolaylıkla temizleyebilir, maskelerimizden kurtulabilir ve öfkelerimizden arınabiliriz. Tüm bu arınma süreci enerji seviyemizi arttırarak yayın yaptığımız frekans değerinin değişmesini ve daha geniş alanı kapsamasını sağlar. Unutmayalım ki çekim yasası bizim bilinç seviyemiz tarafından belirlenen frekans değerimize göre işler. Yayın sahamızın genişliğine göre de isteklerimizin ve arzularımızın gerçekleşme hızı belirlenir. Dolayısıyla eşruhumuzla yollarımızın kesişmesi, mutlu, doyumlu, keyifli bir birliktelik An’a kabul verip, sevgiyle sorumluluklarımızı yerine getirmemize, arınmamıza, gülümsememize ve gülümsetmemize bağlı.
Set dışında devam eden ruhsal ilişkimizi maddi dünyaya taşıma ve onunla muhteşem bir aşk filminde başrol oynama vakti…

Gülümseyin…

 

Önceki yazıBallı Öğle Bülteni
Sonraki yazıFikir Çok Yapan Yok: Türkiye’nin Garaj Sorunsalı
Taş kömürü işçisi bir baba ve ev hanımı bir annenin ortanca çocuğu olarak 14 Temmuz 1986 yılında Zonguldak’ta dünyaya gelmiştir. İlk ve orta öğrenimini Zonguldak’ta, Yüksek öğrenimini Ankara Gazi Üniversitesinde tamamlayan Esra Karacan, 2010 yılında M. Soysal Karacan ile hayatını birleştirmiştir. Bu evlilikten 2011 yılında Umut Çınar adında bir erkek çocuğu dünyaya gelmiştir. Mesleği olan coğrafya öğretmenliğini sürdürmenin yanı sıra yayın yazarlığı yapmaktadır. Pek çok kişisel gelişim seminerine katılmış ve kendisini 'modern zaman dervişi' olarak tanımlamaktadır. Halen öğretmenlik mesleğini sürdürmekte olan yazar sahip olduğu bilgi ve deneyimleri paylaşmak için İndigo Dergisi’nde katılımcı yazar olarak çalışmaktadır.