Yetmiş milyonun izlediği adam

Yetmiş milyonun içinde şu aptalca cümleyi kurdum: Size olan duygularım ishal gibi, içimde tutamıyorum. Ve cümlemi bitirdiğim an utancımdan yok olmak istedim.

yetmiş milyonun önünde

Çok heyecanlıyım. Birazdan paravan açılacak ve eş adayımla yüzleşeceğim. Zehra Hanım’ı televizyonda görüp beğendim ve stüdyoda aldım soluğu. O henüz görmedi beni. Dakikalar sonra yetmiş milyonun önünde değerlendirecek sevişme ihtimalimizi. Korkuyorum. Ondan daha yaşlı ve çirkinim! Reji yüzümdeki fiziki haritayı makyajla gizleyemedi. En azından göbeğimi kamufle etmek için dev bir buket koydular kucağıma. Çiçeklerin ardına sığınsam da spotlardan kaçamıyorum. Işıklar altında cildim, Bulldog köpeklerinin buruşukluğundan hallice. Tek isteğim Zehra Hanım’ın beni rencide etmemesi! Çay içmeye geçersek dilediğini söyleyebilir ama yetmiş milyonun önünde olmaz! Zaten çocuklarım kararımı duyunca “bizi rezil edeceksin” diye kızdılar. Sonuna kadar haklılar. Ama söyle yüce Allah’ım, böylesine yalnız ve biçare olmasam bu sirke müdahil olur muydum?

Paravanın arkasından ses geldi: “Aylık geliriniz ne kadar İsmail Bey?”

— Özel şirkette iki buçuk milyar kazanıyorum efendim.

— Nasıl yani? Eski parayla mı?

Hay aksi şeytan, niçin eski parayla söyledim ki? Belki kulağa dolgun gelsin istedim, belki de gerçekten dinozorun tekiyim. Hayatta kalan son dinozor olarak eş arıyorum. Esasında her şey geçen hafta başladı. Programın sıkı takipçisi olan temizlikçim, öğretmen emeklisi Nur Hanım’a talip olmamı salık verdi. Şansım da yüksek olurmuş. Ancak çıtayı yükselterek Zehra Hanım’ı tercih ettim çünkü çok daha genç ve kültürlü. Ve işte buradayım.

— Ağız alışkanlığı efendim.

— İsmail Bey, yaşam standartlarım biraz yüksektir. Beni taşıyabileceğinizden emin misiniz? Mesela iki buçuk bin lira ancak mazot paramı karşılar. Kişisel bakımıma da çok para harcarım. Tabiri caizse prenses gibi yaşamak isterim.

Zehra Hanım mübalağa yapıyor olmalı. Kadının mizah kabiliyetine bakar mısınız? Peki ya benim tükenen latifelerim? En son ne zaman güldüm ya da birilerini güldürdüm? Araştırmaya göre çocuklar günde dört yüz, yetişkinlerse on yedi defa gülermiş. Benim gibi ihtiyarlarsa hangi organlarının çürüdüğünü idrak etmeye çalışırken gülmeyi unutuyor! Zehra Hanım şakacı ve enerji doluyken, bulmacalarla oyalanan bir zavallıyım ben! O zaman ne halt etmeye yetmiş milyonun karşısına çıktım? Söyleyin bana, niçin çıktım?

— İsmail Bey kulaklarınız ağır işitiyor sanırım. Beni taşıyabilecek misiniz, diye sordum.

— Geçen ay fıtık ameliyatı olmasaydım taşıyabilirdim.

Evet, korkunç bir espri yaptım. Tek gayem halen espri yapabildiğimi ispatlamaktı ama stüdyo buz kesti adeta. Sunucu reklama gitmek istediğini söyledi. Galiba aptal laflarımla yayın akışını da sabote ediyorum. Reklam arasında mekandan sıvışmaya çalışsam da beceremedim. Koltuğumdan kalkmama dahi müsaade etmediler. Yayın tekrar başladı.

— İsmail Bey, mümkünse deniz kenarında yaşamak istiyorum. Benim için Konya’dan taşınır mıydınız?

Neden olmasın?

Konya’yı sevmem zaten. Ekran başındakileri tenzih ederim ama memlekette tuhaf bir iticilik var. Mevlana Hazretlerine sonsuz saygı duyduklarını söylüyorlar, sonra kaşarlı pideye onun adını veriyorlar. Türbede ezanlar ve ilahiler okunurken, az ilerideki varoş mahallelerde “hap var, cigara var, bonzai var” naraları atılıyor. Yaşlı halimle kaç kere haraç istedi namussuzlar! Zehra Hanım teklifimi kabul ederse, bir dakika daha durmam orada.

— Çocuklarım evli olduğundan yalnız yaşıyorum. Dilerseniz sahil kasabasına taşınırız tabii ki.

yetmiş milyonun önünde
“Beni taşıyabilecek misiniz?”

— Kısmet İsmail Bey. Size son bir sorum olacak. Beni üç kelimeyle anlatır mısınız?

Açıkçası bu soruyu hiç beklemiyordum. Birden titremeye başladım. Öyle gergindim ki çiçeklerin bazılarını farkında olmadan kırıyordum. Avuçlarım terliyor, koltuk altlarımda debisi yüksek göletler oluşuyordu. Ve her heyecanlandığımda olduğu gibi aniden tuvaletim gelmişti. Yetmiş milyonun önünde olacak şey miydi bunlar?

— İsmail Bey, duyuyor musunuz? Beni üç kelimeyle anlatmanızı istiyorum.

Hiç düşünmeden şu aptalca cümleyi kurdum: “Size olan duygularım ishal gibi, içimde tutamıyorum.”

Cümlemi bitirdiğim an yok olmak istedim.

Duygularımı ishal kelimesiyle anlatarak rezil-i rüsvan olmuştum. Altmış yıl sıradan yaşayıp finalde millete maskara olmak da vardı. Utancımdan gözlerimi kapadığım ve avurtlarımdan yaş süzüldüğü esnada beklenmedik bir şey oldu. Stüdyodakiler avuçları patlarcasına alkışlamaya başladı beni. Ön sıradaki gelin adayları gözyaşlarına hakim olamadı. Sunucunun suratında ‘ne kadar dürüst ve olgun bir beyefendi’ dercesine gururlu ifade vardı. Ahali ağız birliğine varmışcasına “İsmail Bey’le çay iç!” şeklinde tezahürat yapmaya başladı. Zehra Hanım şaşkındı, ben şaşkındım. Üç kelime bile olmayan aptal bir cümlenin pimi çekilmiş sevgi bombasına dönüşeceğini tahmin edemezdim. Oysa sonradan anladım ki burada seçtiğiniz sözcükler mühim değil. Duygularınızı ifade eden basit cümleler kurabiliyorsanız yeterli.

“İsmail Bey beni çok heyecanlandırdı. Paravanı açabilir miyiz?” dedi Zehra Hanım.

Paravan açıldı. Zehra Hanım’ı yakından görünce kalbim duracak gibi oldu. Ne kadar da güzeldi! Buğday teninde keşfe değer çok şey vardı. Küt kesilmiş saçları omuzlarını hafifçe okşuyordu. Yalnızca Zehra Hanım’ın tarağı olmak ve sabahları düğüm olan kızıl saçlarına dolanmak istiyordum. Heyecanımdan elimdeki buketi vermeyi neredeyse unutacaktım.

Zehra Hanım benimle göz temasını kısa tuttu. Sunucu fikirlerini sorduğunda ise şöyle söyledi: “Beyefendiyi kırmak istemiyorum ama ondan çok daha genç görünüyorum. Kendisi galiba aradığım yaş aralığını duymamış. Yine de geldiği için teşekkür ediyorum.”

Gururum kırılmıştı. Değersiz bir moruk olduğum yetmiş milyon önünde tescillenmişti. Sunucu “öyleyse yapacak bir şey yok, sizi şöyle alalım” dedi. Belli ki yeni çiftleriyle ilgilenmek istiyordu. Ayağa kalktım. Kamera arkasına yönelecekken aniden durdum. Bekarlıktan, yalnızlıktan, abazanlıktan akli melekemi yitirmiştim. Beceriksiz organlarıma bakıcı, çocuklarıma yük, torunlarıma madara olmaktan bıkmıştım. Parklarda yabancılara laf atıp zerre umursanmayan nasihatlar vermekten usanmıştım. Sunucunun yanına usulca yaklaşarak “biliyor musunuz Esra Hanım, ben uçabiliyorum, şahitlerim var” dedim.

— Anlamadım.

— Allaaaaaaaaaaaaaaaaahhhhhhhhhhhhhh.

Erkek mi olmak istersin, adam mı?