Uzun Eller Balosu

Dışarıda sessizlik bütün şehri sarıp, gece denen beşikte sallıyorken; mahşeri andıran salona önce hırsızlar gelmişti. Onların ardından yalancılar, dalkavuklar ve katiller yerlerini aldılar. Diğer uzun eller de bir bir iştirak etti ve uzun eller balosu böylece başladı.

 uzun eller balosu

Bir takım insan, salonun bir köşesinde merakla iki kadını dinliyorlardı. Kadınlardan biri, dinmez bir kibirle etrafında toplanan kalabalığı süzerken, gözlerini kocaman açarak, yapmacık samimiyetiyle gülümsedi ve konuşmaya başladı:

Sizler, en hünerli yalancılığın ve ikiyüzlülüğün canlı örnekleri! Birlikte büyük işler başardık, sayemizde bizden önceki yalancılara rahmet okuyorlar. Bu büyük buluşmamızın ne kadar önemli olduğunu, her biriniz çok iyi biliyorsunuz. Bütün uzun ellerin ilk defa bir araya gelerek, birlikte hareket etmeye karar verdiği günden bu güne tam otuz yıl geçti…   Konuşmasına iştahla devam ediyordu ki daha gösterişli ve kibirce üstün olan diğer kadın onun sözünü kesti:

Beni dinleyin! (diğer kadını işaret ederek, küçümsercesine) ‘Bu kadıncık heyecanlı, ne kadar tatlı görünüyor değil mi? Lakin asıl konuya geçmeliyiz. Bugün yeni bir gün ve yeni bir dönemin başlangıcı: Dünya’nın en seçkin uzun elleri, ilk kez bu gece ve bu salonda bir araya geldi. Bizler artık küresel etki alanına sahip olacağız.’

Çirkin ses tonunu gittikçe yükselterek konuşuyordu. Adeta konuşmuyor, böğürüyordu ve o böğürdükçe etrafındaki kalabalık artmış, o küçük kalabalık salonun merkezi haline gelmişti. Bu konuşan kadın, Uzun Eller Vakfı başkanının eşiydi. Doğrusu artık Uluslararası Uzun Eller Vakfı’nın… Bütün davetliler onun etrafında halka olmuş, güzel yüzünün çirkin mimikleriyle şekillendirdiği konuşmasını dinliyordu.

‘Artık sadece ülke çapında işler yapmayacağız! Uzun araştırmalarımız sonucunda, Dünya’nın diğer ülkelerindeki dostlarımıza ulaştık. Şimdi, onlar burada; bu salonda sizlerle birlikteler. Bu gece, onlarla kaynaşmak ve uzun yıllar sürecek dostluğumuzu kutlamak için toplandık. İdeallerimizin biricik hamisi, eşim; sevgili başkanımızı konuşması için davet ediyorum.’

Salondakiler kadının sözleriyle coşmuş, ‘başkan’ unvanını duyan dalkavuklar avuçlarını patlatırcasına alkışlamaya başlamışlardı. Ablak suratlı, şişmanca başkan eşinin yanına geldi ve iki elini havaya kaldırarak, gururla oradakileri selamladı ve konuştu:

‘Dostlar! Büyük dedemden bu yana, ailem çok ünlü hırsızlar yetiştirdi. Onlardan en ünlüleri şüphesiz vakfımızın kurucusu olan babamdı. Onun ideali: Ülkemizdeki bütün elit suçluları bir araya getirmekti ve bunda başarılı da oldu. Ben de babamdan ilham alarak, onun idealini bir adım öteye taşıdım ve vakfımızı ulus ötesi bir kuruluş düzeyine çıkardım. Milletvekili olduğumdan beri bu amaç için çaba harcadım. Nihayet Başbakan ve muhalif parti vekillerinin de desteğini alınca, konuyu devlet başkanı ile tüm partilerin liderlerine taşıdık. Politikacı uzun ellerin desteğini aldıktan sonra, sivil toplum kuruluşları ve bize sadık işadamları ile görüştük. Bütün alanlarda mutabakatı sağladıktan sonra, uzun bir hazırlık sürecinin ardından bugün amacımıza ulaştığımız gündür. Bu uğurda bizlere en büyük desteği sağlayan Yüce Mahkeme Baş Yargıcını teşekkür ederek huzurunuza çağırıyorum.’

Okşanan köpeğin kuyruk sallaması gibi, övülen yargıç alçakça gülerek konuşma yapacağı yere geldi. Bu en alçak gülüş stili için her gece ayna karşısında bir çeyrek saat harcardı. Onun gülüşüne hayran olan ‘hainler’ çifte alkış tutuyorlardı. Yargıç, mahkeme salonlarına has ciddiyetiyle söze girişti:

‘Dürüstler, masumlar, iyiler ve karakter sahipleri bizim çabalarımız sayesinde demir parmaklıkların ardındalar. Bu hususta ‘yalancılar’ ile ‘hainler’in büyük gayreti oldu, elbet ikiyüzlüleri unutmamalı… Şeytanı kıskandıran yalanlar ile cesur günahları olmasaydı, bugün burada toplanmamız bir hayal olurdu. Oysa şimdi, bütün uzun ellere gururla bildiririm ki adalet, artık ancak ve ancak mahkeme tabelalarındaki yazılardan ibarettir, bu böyledir ve böyle olmaya devam edecektir. Adaletin sağlanmasında çabası olan adalet savaşçısı siz değerli konuklara teşekkür ederim.’

Bu riyakâr herifin göğsünü kabarta kabarta konuşmasının ardından, salonda adeta alkıştan kıyamet koptu. Daha sonra sırasıyla parti liderleri konuşmayı devraldı. Yalancılar fırkasının lideri kalabalığa şöyle sesleniyordu:

‘Bu ülkede öyle bir vatandaş tipi vardır ki medya organları, özellikle gazeteler bizzat kendisi hakkında en asılsız haberi yapacak olsa, o kişi kendi benliğinden bile şüpheye düşer. İşte bu tiplerin oluşturduğu kitle olmasaydı, bizim yalanlarımızla arpa boyu yol gidilmezdi. Sizlerin huzurunda onlara gıyaben teşekkür ediyor ve onların şerefine içmeyi teklif ediyorum!’

Bu sözler salonda öyle bir etki yaptı ki kurbanlarına minnet duyan uzun eller alayı, salonu alkışa ve küçümseme dolu kahkahalara boğdu… Eğitim İşleri Bakanı da Yalancılar Fırkası Genel Başkanı’ndan geri kalmayacak sözler söylüyordu:

‘Dinleyin! Bir domatesin içini oyup dolma yapar gibi halkın hafızasını önce boşaltıp, sonra bizim istediğimiz nesnelerle doldurduk. 16 Türk devleti yalanını ortaya atmakla halk dediğimiz kuzuyu, sütten kesilmeden anasından ayırarak çok iyi bir başlangıç yaptık. Sonra onu yapay çimlerde yürütüp, suni yemlerle yemledik ki görüyorsunuz! O küçük kuzu artık büyüyüp koca bir koyun oldu, gayrı başında bir çoban da istemez, çünkü onun içgüdü sandığı şey bizim telkinlerimizden ötesi değildir. Tarih başta olmak üzere, ilmin ve fennin tüm alanlarında adeta piç bir nesil var ettik. Yetkinliğe gelince, bırakın fertlere balık tutmayı öğretmeyi, balık dahi vermedik. Şimdi her bir fert balığı bir hayal, var-yok biliyor. Sonuç olarak kendine ve milletine güveni olmayan, dilediğimizce istismar edebileceğimiz bir toplum türettik. İşte eğitimde aldığımız yol budur ve gün geçmesin ki biz daha da yol kat etmeyelim.’

Halkanın gerisinde iki kişi hain hain16 Türk gülümseyerek konuşuyordu. Bu hergelelerin birisi İkiyüzlüler Fırkasının, diğeriyse Şerefsizler Fırkasının genel başkanıydı. Onlara biraz yakın olan biri, aralarında geçen şu konuşmayı rahatlıkla duyabilirdi. Hoş duysa da buradaki herkes aynı kabın müdavimiydi, yani sorun olmazdı.

‘— Ne yaparsan yap, gerekirse anama küfret!
Küfür çok fazla olmaz mı?
Yanlışlıkla etmiş gibi davranır, toparlarsın. Fazla da olsa etkili olur.
Birimizden biri kazanmalı ne de olsa sümen altındaki kasa bir tane.
Endişelenme! Hainler Fırkası da bizimle aynı fikirde, unutma küfredeceksin!
Anana küfredeceğim…’

Gece ilerlemiş, salondakiler çil yavrusu gibi dağılıp, öbek öbek ayrılmışlardı. Bir köşede yazarlar, diğer köşede şarkıcısı, türkücüsü, bakanı; ötede beride Frenk’i, Cermen’i, Türk’ü… O saatlerde, halk her şeyden habersizdi. Bu, onlar için hepsi hepsi yoksul ve perişan gecelerden biriydi, diğer geceler gibi rutin ve sıradan bir gece… Ancak onlar da heyecanlıydılar, çünkü yarın öğleden sonra “Sevginin Eli” isimli vakfın şehir meydanında büyük bir mitingi vardı. Bu vakıf, yaptığı çalışmalarla bütün yurdu kucaklayıp, sarmış ve şimdi uluslararası bir vakıf olarak halkla ilk kez buluşacaktı. Miting havasında geçecek toplantıya, siyasilerden tutun da sanat ve iş dünyasından ve sivil toplum kuruluşlarından geniş bir katılım bekleniyordu. Yoksullara yardım eden, düşkünlere el uzatan, Kurban Bayramlarında elindeki bıçağı Ön Asya’ dan uzatıp, Afrika’da açlar için kurban kesen mübarek bir vakıftı bu, halk nasıl heyecanlanmasın? Herkesin dilindeki şu söz bulaşıcı bir hastalık gibi şehrin sokaklarında yayılıyordu; ‘Dünya’ ya açılıyoruz… ‘ Gece çoktan bitmiş, uzun eller birbirlerine yapmacık reveranslar yaparak salonu terk etmişlerdi.

Vakit öğleden sonrayı buldu ve şehrin merkezindeki Özgürlük Meydanı’ nda bu büyük toplantı için tüm hazırlıklar tamamlanmış, protokol de yerini almıştı. Protokol sıralarında iki kişi vardı ki davranışları halkın da protokoldeki diğer davetlilerin de dikkatini çekiyordu. Biri protokolün bir ucunda, diğeri öbür ucunda olmasına rağmen birbirlerine düşmanca bakan bu iki kişi Dürüstler Fırkası ile Şerefliler Fırkalarının başkanlarından başkası değildi. Toplantının açılış konuşmasını Dürüstler Fırkası başkanı yapacaktı ve ismi anons edilince, bir leopar çevikliğiyle kürsüye atılıp, mikrofonu eline aldı. Konuşmaya başladı. Konuşmanın tam neresiydi bilinmez ama birçok şey eveleyip geveledikten sonra halkın bir kısmını adeta dondururken, diğer kısmını galeyana getiren şu sözleri söyledi:

!Biz vakıfları destekleme sözü verdik, söz verdik mi tutarız. İşte! ‘Sevginin Eli’ bunun kanıtı… Ne diyor Şerefliler Fırkasının başkanı?

“Biz, sevgiyi annemizden öğrendik!”

Eğer senin annenin sana öğrettiği sevgi buysa, ben senin anneni…
Seveyim, anneni seveyim…’


Bu sözlerin ardından sanki meydana bir kova buzlu su dökülmüştü. Herkes donup kalmış, az sonra başlayacak uğultulu gürültüden önce, derin bir sessizliğe gömülmüştü. İşte bu sırada kalabalığın içinden gür sesli meçhul biri, avazı çıktığı kadar bağırarak şunları söyledi:

‘Hâlbuki özgürlük anlayışları ne kadar ikiyüzlüdür: Kendileri gibi olmadığı için bir insanı linç ederken, ekmeklerine yağ süreni gökyüzünde tura çıkarırlar. Bu ülkenin nimetlerini kutsanmış dostları için helal görürken, aynı havayı soludukları halde ‘karşı taraflar’ın insanlarına yaşamayı bile haram sayarlar. Nasıl ucube bir zihindir ki esiri olduğu nefretin güdümünde çalışır ve nasıl bir insandır ki aynı anda hem yaşatıcı olmakla övünür hem de yaşam hakkına son verme kudretini kendinde görür, küstahlığın böylesi… Hayır! Doğrusu sizler, bu ülkenin yüz karalarısınız. Söylemek için söz söyleyen fikir fukaraları! Uyuşuk bir köpek gibi, havlamak için havlıyorsunuz. Lakin ben sizden rahatsız değilim, bir köpeğin de en az benim kadar bu ülkede yaşamaya hakkı vardır…’

Kalabalıktan bu adamın sesini duyanlar, bir an için onun söylediklerine kulak kabartıp onaylar gibi başlarını salladılar. Ancak bu sözlerin tesiri de kürsüden art arda meydana saçılan sözlerin arasında eriyip, sonunda alanı terk etti. Biraz sonra, sanki o sözler hiç söylenmemiş gibiydi. Protokol sıralarını dolduran pek muhterem şahsiyetler, bir bir kürsüye çıkarak konuştular, konuştular, konuştular… Yani her zamanki gibi bir gündü, diğer günler gibi rutin ve sıradan bir gün…