Dünya Sağır, Çağ Karanlık mı?

Kelimeler utansın. Kurulamayan, yazılamayan cümleler; söylenemeyen sözler utansın. Masum bir çocuğun ölü bedenini kıyıya sürükleyen deniz, o küçücük yavruyu gören gözlerimiz utansın.

savaşa hayır resmi

İnsanın insana karşı acımasızlığı her yerde; savaşlarda, zulümlerde, güçlünün güçsüzü sömürmesinde ve bunlara kayıtsız kalıp kulağını, yüreğini kapatmış olanlarda… Yaşanılanlara tanık olmuyor muyuz? Her gün dünyada ve yurtta gitgide artan ölüm haberleri duyulmuyor mu hanelerimizde.. Şiddet etrafımızda bu kadar yakınken uykularımız bölünmüyor mu hiç? Yüreğimiz sızlamıyor mu bu olup bitenlere. Duyarsız, pervasız bir dünyanın etrafında ne olduk, ne oldu bizlere? Dünya sağır, çağ karanlık mı?

“İnsanlık tarihi kanla yazılmıştır; insanın istencini kırmak için şiddetin şaşmaz bir şekilde uygulandığı bir tarihtir bu.”

Savaşlar, siyaset, askerlik ve iş alanındaki önderlerin toprak kazanmak, doğal kaynakları ele geçirmek, ticari çıkarlar sağlamak amacıyla aldıkları kararlar sonucunda çıkar. Savaşlar, başka bir gücün insanın kendi ülkesine yönelttiği gerçek ya da varsayılan tehditlere karşı savunma amacıyla ya da önderlerin kişisel san ve ünlerini arttırmak amacıyla yapılır. Bu önderlerin sıradan bir insandan pek farklı olmayan, başkaları için kendi çıkarlarından vazgeçemeyecek bencil kişilerdir ama zalim ve kötü kişiler de değildir. Bu tür sıradan bir yaşam içinde zarardan çok iyilik yapacak insanlar, milyonları yönetecek en yıkıcı silahları denetleyecek duruma geldiklerinde, sonsuz zararlara yol açabilirler. Sivil yaşamda bunlar, olsa olsa kendi rakiplerini yok edebilirler; oysa güçlü ve egemen devletlerden oluşan dünyamızda tüm insan ırkını ortadan kaldırabilirler. İnsanlık için gerçek tehlike olağanüstü güçlerin sıradan bir insanın eline geçmesidir.

Öfkenin, nefretin, yıkıcılık ve korku gibi unsurlarının savaşın nedenleri değil de, savaşı başlatan koşullar olduğunu söylemek mümkündür. Tıpkı silahların ve bombaların kendi başına bir savaş nedeni olmaması gibi…

Hitler milyonlarca Yahudi’yi tek başına mı yok etti? Stalin siyasal düşmanlarını kendi başına mı ortadan kaldırdı? Ya da daha yakın bir tarihten Sırbistan sözde Demokrat Partisi ve lideri Radovan Karadziç müslüman bölgelerine katliam ve soykırımları aklına geldiği gibi mi başlatmıştır? Bu kişiler yalnız olmadılar, arkalarında güçlü, kuvvetli destekçileri vardı. Daha da acısı kendileri için yalnız isteyerek değil, koşa koşa gözünü kırpmadan öldüren, insanlığından çıkıp işkence yapabilen binlerce yardımcıları olduğu gibi… Günümüzde de tarihin tekerrürden ibaret olduğunu söyleyebiliriz. Dünya üzerinde her türlü liderlik politikaları ve acımasızlığın, vandalizmin, etnik ırkçılığın, ülke işgalleri ve çatışmaların, kutuplaşmaların, düşmanlıkların hüküm sürdüğünü görebiliriz. Şimdi “Nerede Barış” diyebilirsiniz. Nerede insan hakları? Nerede ülkelerin özgürlük hakları? Nerede çocuk hakları? Dünya barışını, adalet ve güvenliğini, sosyal eşitliği sağlamak amacıyla kurulan uluslararası örgütler nerede?

Yıllarca süren, kaybedilmiş, kaybedilmeye devam eden, bombalanan, yağmalanan, anayurtlarından olan acılı insanlarımız, göçmenlerimiz, mültecilerimiz; topraklarından, kaderlerinden oldular, zorunlu olarak geldikleri ülkelerinden sınıfsal ayrımcılığa uğrayarak üstelik… Oysa insandık, insanlığımızı mı unuttuk onları iteleyip ötekileştirerek… Müsamahakar olamadık!

Bir tv haber programında Uzman bir Suriyeli kardeşimizin söylemiş olduğu sözü iletmek istiyorum: “Biz zamanında mülteci durumunda olanlara soğuk bakıyorduk. Şimdi kendimiz aynı duruma düştük”. Diğer bir haberse 13 yaşındaki Suriyeli mülteci bir çocuğun ailesiyle kaçıp gittikleri ülkelerde iyi karşılanmaması üzerine dünyaya verdiği koskoca cevabı: “Siz savaşı durdurun, biz zaten gelmeyiz.”

Yüzümüze vuran acıyı anlatmak kolay değildir. Ülkemizde savaştan kaçan yaklaşık iki milyon mülteci var, onları her yerde görebilirsiniz. Yol kenarlarında, tren istasyonlarında, sokaklarda, şehirlerde hatta kıyıya vuran sahillerde cansız küçük bir beden halinde… Nasıl yaşadıklarına iyice bakın! Bizlerden daha mı iyi yaşıyorlar! Kederlerine, nerelerde ve ne şartlarda yaşadıklarına -hayatlarını nasıl sürdürmeye çalıştıklarına bir kere şahit oldunuz mu? Peki siz hiç saldırılardan, savaşlardan onlar gibi kaçabildiniz mi her şeyi bırakıp bir umut arayarak… Yerinden, yurdundan, en yakınlarından olmak nedir bilir misiniz? İşte bütün bunların hepsi alet olduğumuz bir sistemin parçaları, parçaladıkları… hepimizi içine alan bir denizin hortumu gibi..

Lautreamont der ki, “Denizin bütün suyu düşünsel bir kan lekesini temizlemeye yetmez”.

1939’da Hitler Silezya’da bir radyo istasyonuna sözde Polonyalı askerler tarafından düzenlenmiş gibi gösterilen yalancı bir saldırı tertiplemek zorunda kalmıştır; amacı halkına saldırıya uğradığı sanısını vermek, böylece Polonya’ya karşı giriştiği haksız saldırıyı haklı bir savaş gibi göstermekti.

Bu tür kandırılma insanların kendi başlarına, bağımsız olarak düşünemeyip, halkın çoğunluğunun duygusal bakımdan önderlerine bağımlı olmalarından doğar. Bu tür bağımlılık olduğu sürece güç kullanarak ve kandırma yoluyla sunulan her şey gerçek olarak kabul edilecektir. İnsanlar kendilerini tehdit altında duyarlar ve kendilerini savunmak için de öldürmeye yok etmeye hazırdırlar.

Unutmayın, “Savaşların haklı hiçbir sebebi yoktur. Hiçbir insan savaşın kurbanı olmayı hak etmez çünkü”.

Dili, dini, rengi ya da inancı ne olursa olsun yaklaşmalı, paylaşmalı, sevmeli ve korumalı her canlıyı. İyi nitelikleri olan insan olmaktan, insanlıktan, duyarlılıklarımızdan vazgeçmemeli. En çok da “BARIŞ” istemeli… Yıkanlara, yok edenlere karşı “Savaşa Hayır!”

Kaynak: Eric Fromm – Sevginin ve Şiddetin Kaynağı

 

PAYLAŞ
Önceki yazıVicdan sularda boğuluyor
Sonraki yazıBireyselden Grup Terapilerine
İnsanın en büyük pratiği kendi hayatıdır, derler. Deneyimlerimizden çıktığımız yolculuğumuzda her durakta ve her yolda hayatın anlamına dair edindiğimiz her doktrin muazzam mucizelerle dolu biz insanlara münhasırdır. Benimse en büyük meramım, derin bir insan sevgisi ve anlayışı, bütün insanlara duyulan kardeşlik ruhu; insanların mutabakat içinde olmaları, dünyayı daha iyi algılayıp, daha yaşanılır bir yer olmaya muktedir, düşüncelerin özgür, barışın ve insanlığın hüküm sürdüğü, çocukların mutlu yaşadığı bir dünya inancı ve de hayalidir. Yazmaksa, olup bitenler karşısında herkesin sesi olmak, kıyılardan geçip, sokağın en işlek caddelerinden dokunmaktır hayata... Hayatın kendisine karışmak, düşünceye biat etmek demektir. Varoluşun en derin sebebidir yazmak...