Suç Bizlerde!

Acıyı yaşayanlara söyleyecek bütün sözler cılız kalan tesellilerden öteye gidemezdi. Bahsi geçen olay toplumun sadece belli bir ideolojisine sahip insanların başına geldi diye olaya diğer çevrelerce kayıtsız kalmak, hiçe saymak, eden bulur gibi değişik kalıplarla daha da çirkinleştirmek kimsenin sanıyorum vicdanına ve karakterine uygun düşmezdi.

suçlamak

Salih sessizdi. Dün sabah vakitlerinde ülkenin başkenti de patlayan bombanın sesi ve şiddeti tüm ülkede kimsenin beklemediği derecede duyulmuş, hissedilmişti. Olayın hemen ardından videolar ve fotoğraflar hızlı bir şekilde sosyal medyada ve haber sitelerinde yer almıştı. Yapılması için evvelden planlara kurulup izinler alınan mitingden sadece saatlerce önce üç tane canlı bomba tüm meydanı kana boyamıştı. Ne denebilirdi, ortada bir ölüm varsa, ölenler varsa, ölenlerin arkasından ağlayanlar varsa, yetim kalanlar, dul kalanlar, kimsesiz kalanlar, acısıyla kalanlar varsa olayın üzerine ne söylenebilirdi?

Suç kimde?

Acıyı yaşayanlara söyleyecek bütün sözler cılız kalan tesellilerden öteye gidemezdi. Bahsi geçen olay toplumun sadece belli bir ideolojisine sahip insanların başına geldi diye olaya diğer çevrelerce kayıtsız kalmak, hiçe saymak, eden bulur gibi değişik kalıplarla daha da çirkinleştirmek kimsenin sanıyorum vicdanına ve karakterine uygun düşmezdi. Var olan ateşin merkezi Ankara’daydı ve Ankara diğer seksenbir il gibi Türkiye’nin bir iliydi. Ve sonuç basitti ateş tüm Türkiye’de yanmıştı, o zaman yanan ateşi söndürmek, açılan yaraları sarmak, düşen bedenleri toprağa gömmek, arkalarından birkaç tane olsun dua etmek tüm Türkiye’nin vazifesiydi. Zaten ayrışmaya, farklılaşmaya giden yol acıları ayırmaktan sınıflandırmaktan geçmiyor muydu?

İnsan olarak, siyasete ve ideolojilere, haklı yada haksız fikirlere, kurallara sarılmadan olduğu gibi görüldüğünde ortada yaşanan katliam için bir insanlık dramı demekten başka ne geliyordu insanın elinden. Sonradan edilen her laf sadece yaraları daha derinleştirmekten başka neye yarıyordu? Yüze yakın insanın kanı boyamıştı Ankara sokaklarını, yüzden fazla insanın feryadıyla yankılanmıştı Ankara hastanelerinin koridorları. Kimsenin aitlenebileceği bir acı değildi yaşanan kimsenin dışarıda bırakılabileceği bir vahşet değildi söz konusu olan.

Belliydi, bunu anlamak için aman aman bir hafızaya üstün sayılabilecek bir zekaya sahip olmak gerekmiyordu. Türkiye en hassas dönemlerinden birini yaşamaktaydı zaten. Sağa baksan ekonomi günden güne tükenen gücüyle ayakta durmaya çalışırken dolar yükselişte altın uçuştaydı. Sola baksan koca ülke basit bir seçimi bile halledememiş yeni bir seçim testine hazırlanıyordu, siyasilerin arası bozuk kimisi nazlı gelin gibi hayırlarda istememlerde, kimisi ben ya iktidar olurum ya da başka bir oluşumda mızıkçılık yaparımlarda, kimisi ben her oyuna gelirimde benle oyun oynayacak yok galibalarda, kimiside barış plazasının ön camından attığı beyaz güvercinleri arka bahçesinde diktiği nişancılarına vurdurup kebap yapma derdinde.

Bundan daha iyi bir ortam olabilir miydi? Diyarbakır’da ki HDP mitinginde de benzer sahneler yaşanmamış mıydı? O patlamanın ardından da hem siyasi hem sosyal hayatımızda aynı olayları benzer sözleri görmemiş miydik? Suruç’ta patlatılan bombanın ardından hangi laflarla kimleri hedefe koyup günlerce söz düellosu etmiştik. Böyle alçakça, haince ve korkakça bir saldırı için bundan daha iyi bir ortam bulabilirler miydi bu adice işi yapan, planlayan adiler? Bence artık böyle olaylar ardından birilerini, birilerinin dahil oldukları partileri, bazı kamu kurumlarını suçlamaktan vaz geçmeliyiz. Suçlanması gereken geçmişi çabuk unutan, hatasından ders çıkarmayan, öğrendikleri ile amel etmeyi bilmeyen bizlerde. Birbirimizi düşüncelerimizden ve inandıklarımızdan dolayı sınıflara ayırıp sonrasında bu sınıfların ilkelerini savunuyorum adına sınıf çatışması oluşturan bizlerde. Başkalarına kargaşa çıkarmak için ağzının suyu akan başkalarına böyle basitçe zaaflarını gösteren bizlerde.
Bizlerde!

 

Önceki yazıNe Çok Acı Var!
Sonraki yazıKişisel bütünlük yelpazesi
İstanbul'da okudum. Van'da öğretmenlik görevime başladım. Sonrasında yolum Şanlıurfa'ya düştü. Ne zaman başladım yazmaya bilmiyorum. Ama kendimi yazarak yaşamaya adadım. Ben sözden daha kuvvetli olanın sözü yıllara karşı dayanıklı kılanın yazı olduğuna inanırım. Düşüncelerin sözlerde eskidiğine yazılarla geliştiğine inanırım. Hayatımızın her alanında yazı ile barışık olma ümidi ve dileği ile yazılarımla burada olacağım. Bunun için Indigo Dergisi ailesine sonsuz teşekkürler.