1 Kasım’da Ne Oldu?

7 Haziran’da ölü doğan koalisyonun bedelini piyasalardaki düşüş ve ülke genelindeki belirsizlik ile ödeyen Türkiye, 1 Kasım’da nihayet iktidarı doğurabildi. Ülkenin yarısı “oh” derken, diğer yarısı sonuç karşısında demediğini bırakmadı. Zaten hiç kimseye “gelin altın takın!” Diyen de yok. “Hayırlı olsun” deyin yeter.

1 kasım seçim haritası

Politikanın amacı, ülkenin ve milletin kalkınması, huzur ve refahının yükselmesi ile ülke geleceğinin korunarak, sürekliliğinin sağlanmasıdır. Bu yüzden hangi partinin kazandığından ziyade, partilerin yukarıda sayılanlar için ne yaptığı önem arz eder. Bu dediklerimiz devlet kavramını tüm kurum ve kuruluşlarıyla olgunluk evresini tamamlayarak karşılayan ülkeler için geçerlidir, maalesef ülkemiz o ülkelerden değil. Henüz yüz yıllık rejimi, cumhuriyeti dahi esas şekliyle yürürlüğe koyamamış bir devletten ve onu oluşturan aktörlerden yukarıdaki olgunluğu beklemek, ahmaklıktır. Öte yandan bu çarpık devletleşmeyi ve çarpık rejimi bile göre ayakta tutan halk değil de nedir?

Peki… Yukarıdaki konu, esas itibariyle Türk halkının ve siyasetinin irdelemesi gereken bin bir konudan yalnızca birisi. Yapay gündemlerin gölgesinde kalarak, göz ardı edilen nice soru ve sorunu tekrar bir kenara bırakalım. Gerçekten her şey yolundaymış, toplumun tüm kesimlerinin tutunduğu değerler kusur denen illetten müstesnaymış gibi davranalım ve de son günlerde ağızlara sakız olan ya da merak edilen konuları inceleyelim.

AK Parti ve iktidar üzerine

Ak Parti de diğer her parti gibi alkışlanması ve eleştirilmesi gereken yönleriyle girdiği seçim sürecini özgüven tazeleyerek sonlandırdı. Öncelikle bahsettiğimiz yönlere değinerek başlayıp, daha sonra sonucu değerlendirelim.

7 Haziran seçimlerinden önce, asgari ücret konusunda muhalefetin yürüttüğü çalışmaları “Neyle, nasıl, nereden?” Sorularıyla karşılayan Ak Parti, 1 Kasım seçimlerinde muhalefet ile aynı dili konuşmaya başladı ve “ülke zora girer” sözleri unutulunca, onların yerini “asgari ücret 1300 TL” afişleri aldı. Bu ve bunun gibi geri adımlarla birlikte aldığı sonuca bakacak olursak, düşünce ya da söylem değişikliğinin işe yaradığını kabul etmeliyiz.

Mesele, asgari ücreti kimin artırdığı değil; onun artmasıdır. Dolayısıyla hangi parti artırmış olursa olsun, bu milletin yararına olacak. Diğer söylem ve vaatleri de bu pencereden okumak en doğrusudur. Yine altını çizmek istiyorum. Eylem, sonucu itibariyle toplum faydasına ise onu kimin gerçekleştirdiğinin önemi yoktur. Zaten siyasetin özü de eylemin hayata geçirilmesinden ibaret değil mi?

Terör, kamu güvenliği, ekonomi vb. birçok başlık açarak analizi genişletmek mümkündür. Esasen durum değerlendirmemizin sağlıklı ve noktası virgülüne anlaşılır olması için ve de kuşkulara yer bırakmaması için ancak böyle detaylı bir analiz gerekirdi ki bu tür bir analiz yazımızı olduğundan daha uzun hale getirecektir. Bu sebeple en hayati noktalara değinerek, alakasızmış gibi görünen konularda genelleme yapılırsa görülecektir ki problemlerin kökeni tümden bu küçümsenmiş sorunlardır.

7 Haziran’da ölü doğan koalisyonun bedelini piyasalardaki düşüş ve ülke genelindeki belirsizlik ile ödeyen Türkiye, 1 Kasım’da nihayet iktidarı doğurabildi. Ülkenin yarısı “oh” derken, diğer yarısı sonuç karşısında demediğini bırakmadı. Zaten hiç kimseye “gelin altın takın!” Diyen de yok. “Hayırlı olsun” deyin yeter. Şu notu da düşmek gerekir ki anormal olan koalisyon değil, bizim siyasi partilerimizdi. Normal şartlarda koalisyon bir çeşit ortaklık gibi, hedef karşı parti ya da ideolojiyi yıpratmak yerine ülkeyi ayakta tutmak olsaydı, bugün liderler aba altından sopa göstermek yerine hep birlikte el sıkışarak, siyasi erkâna yakışan olgunluğu gösterirdi. Lakin gel gelelim, ne liderlerin ne de kadrolarının diğer parti liderleri ve kadrolarıyla yüz yüze gelmeye ne tahammülleri ne de yüzleri var. Olan onca şeye rağmen aynı meclis çatısı altında bir araya gelebilmeleri doğrusu beni tiksindiriyor.

Sonuç itibarı ile Ak Parti’nin sandıktan iktidar ile memnun bir biçimde ayrılışı, partinin bir zaferi gibi görünse de zafer Türkiye’nin zaferidir. Daha fazla dallandırıp, budaklandırmadan Ak Partiyi ve seçmenini tebrik ederek diğer partilere değinelim.

CHP’nin ana muhalefetteki istikrarı

Cumhuriyet Halk Partisi, Kılıçdaroğlu’nun liderliğiyle dünden bu güne epey değişti, bu bir gerçek ve inkâr edilemez. 7 Haziran seçimlerinde, asgari ücret, emekliye ikramiye gibi konuları ilk olarak Kemal Bey’den duydum. O dönem diğer partiler de aynı konularda, yakın meblağları dile getirse de ben onları Kılıçdaroğlu ile özdeşleştirdiğim için bu doğru kararları ona ithaf ediyorum.

CHP, bugün düne nazaran havada kalmayan ve toplumsal yaşamda karşılığı olan sorunları dile getirmeye başladı. 7 Haziran’da başlayan bu süreç, geçtiğimiz genel seçim ile zirvedeydi. Vaatler yerine getirilsin ya da getirilmesin, dile getirilmeleri ve savunulmaları dahi “Yiğidi öldür, hakkını yeme!” deyişince el üstünde tutulası şeylerdir. Bu tavrından dolayı Kemal Bey ve ekibini kutlarım. Mustafa Kemal’den sonra halktan uzaklaşan parti, seksenlerde bu tutumunu had safhaya çıkarmışken, bugün artık Cumhuriyet Halk Partisi tekrar adının hakkını vermeye başladı ve zümrecilikten uzaklaşarak yine Atatürk’ün halkçılık ilkesini benimsedi zannımca. Tüm yapılanlar siyasi manevralar olsun ya da olmasın, mesele siyasetin halka mal olup olmaması meselesidir. CHP, kendisi gerçekleştirmese de gündem yaratarak asgari ücret vb. konularda adım atılmasına neden olmuştur.

1 Kasım’da alınan oy, herkesçe malum olan emanet oyların sılaya dönüşünden başka bir şey olamaz. Yine de Muharrem İnce ve benzeri karakterlere parti içinde şans verilmeli diye düşünüyorum. Zira Kemal Bey CHP’yi ne zarara uğrattı ne de oy oranı açısından ileriye taşıyabildi. Bu durağanlığın giderilmesi için yönetimde değişiklik “olması gereken” yegâne şeydir. Olur mu? Sanmıyorum.

MHP ve dikta

Bahçeli’nin istifası meselesi…

Bir gerçek var, ister kabul edin isterseniz de “lider, teşkilat, doktrin eleştirilmez.” Deyin. Kimse kusura bakmasın, Rahmet ve nur ile yatan Türkeş, bu ülkeye yıldız gibi parlayan bir parti bırakmıştı. Bugün ise o partinin sadece adı kaldı. Kuşkusuz Milliyetçi Hareket Partisi, Devlet Bahçeli lider olduğu günden bu güne uzanan bir çeşit fetret devri yaşıyor. Erdoğan’ı diktatörlük ile suçlayan Bahçeli’nin kendi partisinde liderlik için bir rakibi bırakın, hizip’e dahi tahammülü yok. Komik ve acınılası olan da bu durumdur.

Kürt açılımı vb. sebeplerle Ak Parti’den tekrar MHP’ye yönelen milliyetçi seçmen, koalisyon görüşmelerine ve her türlü çıkışa kapı kapatan Bahçeli’den dolayı tekrar soluğu Ak Parti’de aldı. Bu zaten herkese ayan olan bir gerçektir.

Milliyetçi Hareket Partisi’nin tek sorunu Bahçeli. Zaten parti de onun liderlik politikaları sonucu kendisi ve yanındaki birkaç kişi ile bilinir oldu. Bahçeli’nin de “hizmet, dava vb.” kılıflar altında gizlediği koltuk sevdası sürdüğü sürece, hem rahmetli Türkeş’in kemikleri sızlayacak hem de yazık ki parti yok oluşa doğru seyredecek ve nihayet bir gün siyaset sahnesinden silinecek. MHP ile ilgili başka bir yoruma da gerek görmüyorum.

Sırtını ihanete yaslayanlar

Utanmazlık ve ikiyüzlülüğün zirvesini Selahattin ile gördük. O ve saz arkadaşları her fırsatta kana susamışlığın örneği oldular. Barış kostümü giyen ihanet ve ölümdür. Doğu dağlarında on yıllar sonra turistler gezerken, tüm yurt bir barış umuduna sarılmış, yarınlara umutla bakarken ihanet mayınını, iyi niyet yoluna döşeyen elbet bedelini ödemeliydi. 1 Kasım HDP açısından, kendi halkına eziyet edenlerin yine kendi halkına bedel ödeyişidir. Yine de tüm olanlardan ders alıp, mecliste kalışlarını bu defa iyi niyetle ve iradelerini satmadan değerlendirmelerini dilerim. Zira bu millet kendisine samimiyetle gelenleri hep kucaklamıştır, ismi Selahattin Demirtaş bile olsa…

Halkça 1 Kasım ve sonuçları

Partilerin vesayetini zihinlerden söküp atmalı. Bu ülke bugün yarı cumhuriyet ile yönetiliyor, bu yüzden ne kimse cumhuriyeti savunduğunu söylesin ne de kimse cumhuriyete karşı olduğunu. Biliniz bu cumhuriyet, cumhuriyetin C’si değildir.

Öte yandan her partiye milyonlarca insan oy veriyor. Milyonlarca insanı başka ülkelere ya da uzaya ışınlayamazsınız. Düşmanca sözler, aşağılamak, küfretmek, saldırmak vb. şeyler sizi daha çok cumhuriyetçi, Müslüman ya da Atatürkçü ve insan yapmaz! Bu ülkenin vatandaşları, seçimlerde zikredilen yüzdelerden ibaret bölünmüş bir pasta değildir! Her birimiz bu yurdun asli sahipleri ve sakinleriyiz. Kazanınca küçümsemek ya da kaybedince küfretmek ne boş bir uğraştır… Kaybedenler partilerini ve yöneticilerini sıkıştırsın! Kongreler konser meydanı değildir. Her neyse, bu konular da çok uzun ve derin, hiç girmeyelim.

Ey halkım! Kardeşçe yaşamak mı zor geldi size?


Evler bile bölündü, yazık.

Lütfen, size dayatılan yüzdelik dilim rolünü bir kenara bırakın ve süregelen düzeni iyi çözümleyin ve anlayın. Birbirinizi yediğiniz şey bir ucube! Yani cumhuriyet saptırılmış, din saptırılmış. Sanıyorum ki sadece sizlerin insanlığı hala tertemizdi ve şimdi sıra onu saptırmaya geldi. Aman dikkat!..

Son olarak, belirsizliğin sona erişi ve ekonomimizin canlanışı siyasi koridorları etkilediği kadar bizlerin geleceğini ve bugününü de etkiliyor. Mesele ülkeyi kimin yönettiğinden çok, nasıl yönettiğidir ve asıl mesele hala yönetilebilen bir ülkemizin var olabilmesidir. İçten içe çürütülmek istenen elmamızın bir kurdu da siz olmayın! Partiler açılır, kapanır lakin ülke öyle mi? Güzel yurdumuzu parti ya da partilerin kaderiyle hemhal etmeyin, yazıktır…