Cesedin Yanında Plaj Keyfi Yapmak

Hayat teröre rağmen devam ediyor ve etmek zorunda. Yaşayacağız, tıpkı karaya vurmuş bir cesedin yanında insanların plaj keyfi yapmayı sürdürdüğü gibi.

terör paris sokakları plaj keyfi

İstersem değil profil fotoğrafıma, balkonuma bile dev Fransa bayrağı açarım; istersem de sessiz kalırım. Kimse kimsenin duyarlılığını ölçemez, gerçekten ne için tasalandığını karşılıklı birer kahve/rakı içmeden anlayamaz ve kişisel olarak eleştiremez. Öncelikle bu konuda anlaşmamız gerek.

Ortadoğu ve güneyde her gün insanlar ölüyor. IŞİD’in Paris’te yaptığını, PKK Türkiye’de, Boko Haram Nijerya’da, El Kaide Yemen’de sıklıkla yapıyor. Bizleri esas üzen, ölen Parisliler değil. Eğer derdimiz ölen insanlar olsaydı, zaten kederden hiçbir günlük rutinimizi yaşayamaz olurduk. Her günümüz, Tanrı’dan insanlığa merhamet dilenmek veya Tanrı’ya doğrudan isyan etmekle geçerdi.


Ama insanız; kabullenilmiş çaresizlik, hedonik adaptasyon, makineleşme, metalaşma gibi onlarca sosyolojik/psikolojik terimle açıklanabilir bu; yaşanan her trajediyi kolayca kabulleniyor ve o trajedinin referans noktalarıyla yaşamaya çabucak alışıyoruz. Alışmak bizim hem ödülümüz hem de lanetimiz. Neslimizin devamı için olması gereken bir genetik kod; aynı zamanda bizi acımasız, yaşamı da anlamsız kılan nihilist bir ruh hali.

Şimdi klavye şövalyeleri çok duyarlı toplumsal paylaşımlarını yaptıktan sonra, Cem Yılmaz’ın filmini izlemeye koşacak. Tıpkı karaya vurmuş bir cesedin yanında insanların plaj keyfi yapmayı sürdürdüğü gibi, -zira bunu da defalarca yaşadık- hayat devam edecek.


O yüzden dürüst olalım, esas korkumuz terörün dönüp dolaşıp bizi bulması. Ailemizin, dostlarımızın, asker kardeşimizin, polis eniştemizin başına zeval gelmesinden korkuyoruz sadece. Her geçen gün de korkumuz bu yüzden artıyor. Lüzumlu bir bencillikle donatılmış, hayatta kalma refleksi içindeyiz. Onun dışındaki her şey nicel verilerden ve sanal kabadayılıktan ibaret.

Bu kısa yazıyı muhteşem toplumsal duyarlılığımla değil, vicdanımın sesiyle yazdım. Çünkü ego, beyin veya bilinç yalan söyleyebilir ama vicdan asla yalan söylemez.

Bir gün Oscar Wilde beni arasa, “Yazar olmak için derin acılar çekmek gerekir, sen ne yaşadın ki” dese; ya da Dostoyevski arayıp “Ben Rusya’da yıllarca kürek mahkumluğu yaptım, sen ne yaptın ki şu monoton ömründe?” diye ahkam kesse, derin saygı duyduğum bu yazarlara gülerim.


Ve şöyle söylerim: Sizin zamanınızda her şey daha dürüsttü, üstatlar. Savaşlar bile daha yiğitçeydi. Şimdi bırakın ateşkesi, barışı, huzuru; Türkle Türk, Kürtle Kürt, Fransızla Fransız olmak, teröre karşı tek ses olmak bile mümkün değil.


 

İsmail Pişer
İzmir’de doğdum, Denizli ve Eskişehir’de büyüdüm, Mersin ve Ankara’da okudum, Konya’da ve birçok şehirde yıllarımı geçirdim. Belki biraz göçebe ruhlu olduğumdan, kendimi hiçbir vilayete ait hissetmedim. Hepinizin aşina olduğu o boşluk duygusu, bana yazma tutkusu olarak sirayet etti. Bolca öykü ve deneme yazdım. Yazmak para kazandırmıyor çoğu zaman ama akıl sağlığı için gerçekten hayati olabiliyor.