Kötülüğün sıradanlığı ve Türkiye

Türkiye’nin son yıllarda yaşadığı dehşet verici olayları akla getirdiğimizde artık Türkiye’nin de bir kötülük sorunu olduğunu tartışmanın zamanının geldiği ortaya çıkıyor.

türkiye kötülüğün sıradanlığı gezi katliam cinayet suç kadın özgürlük adalet

Evet, artık Türkiye’de kötülük kol geziyor.

Sokaklarda, mahallelerde, köylerde, şehirlerde kısacası her yerde insanlar sorgusuz sualsiz çok sıradan bir şekilde öldürülüyor. Peynir ekmek doğranır gibi doğranıyor. Canlı bombalar her tarafı kan gölüne çeviriyor. Gözünü kırpmadan kendisiyle birlikte birçok insanı paramparça ediyor. İnsanlar film seyreder gibi heyecanlı heyecanlı bu olayları seyrediyor. Ve utanmadan, sıkılmadan hatta sırıtarak parçalanmış cesetlerin yanında fotoğraflar çektiriyor. Ne yazık ki ülkenin bir kısmı olanlara üzülürken diğer kısmı seviniyor. Şükrü Erbaş’ın deyimiyle, herkes birbirinin yangınıyla ocağını ısıtıp yemeğini pişiriyor.

Kötülük artık o kadar sıradan bir hal aldı ki sıradan kelimesi bile anlamını yitirip çok sıradanlaştı. O kadar çok ölüyoruz ki ölüm bile zamanla anlamını yitirdi. Bir zaman sonra bu yaşananlar gerçek mi değil mi diye şizofrenik hezeyanlar yaşamaya başlıyoruz. Sanki insanlar gerçekten ölmüyor da bir bilgisayar oyununda vurulunca yok olan ve oyun dışına atılan bir figür gibi ortadan kayboluyor. Yani buharlaşıyor yani dumanlaşıyor.

Kötülük sıradan hale gelebilir mi?

Bu düşünceler aklımdan geçerken tesadüf bu ya “Kötülüğün Sıradanlığı” isimli kitabın yazarı Hanna Arendt’in hayatını konu olan bir filmle karşılaşıyorum. Film aynı zamanda kitabın yazılma serüvenine ışık tutuyor. Filmi izleyince, Hanna Arendt’in Nazi subayı Adolf Eichman’ın Kudüs’teki mahkemesine katıldıktan sonra geliştirmiş olduğu o dönem için yeni olan tezleriyle, Türkiye’de yaşanan olayların mantığı arasında benzerlikler olduğunu gördüm. Nedir bu benzerlikler? Hanna Arendt kötülüğün sıradanlığı derken neyi kastediyordu?

Nazi Almanyası’nda Yahudilerin gettolara ve toplama kamplarına naklinden sorumlu Otto Adolf Eichmann, 11 Mayıs 1960’ta Buenos Aires’in kenar mahallelerinden birinde yakalanır ve İsrail’e getirilir. 11 Nisan 1961’de Kudüs Bölge Mahkemesi’ne çıkarılır ve on beş ayrı iddiayla suçlanır: Başkalarıyla birlikte, Nazi rejiminin başından sonuna kadar ve özellikle de İkinci Dünya Savaşı sırasında Yahudi halkına karşı, dolayısıyla insanlığa karşı suçlar işlemiştir. Hanna Arendt Kudüs’e gidip mahkemeyi bizzat yerinde izliyor… Adolf Eichman’ı gözlemlemeye başlıyor. Eicman’ın olayları anlatırken ki soğuk kanlı tavrı , rahat, sıradan ve sağlıklı bir insan görüntüsü vermesi Arendt’in dikkatini çekiyor.

Hakimle Adolf’un arasında geçen şu çarpıcı diyaloğa şahit oluyor:

Hakim: Burada yazılanlara göre emir Reichsführer (Hitler)tarafından verilmiş. Şimdi söyle bana neden nakil emrini yerine getiren sensin? Reichsführer (Hitler) Eichmann’dan başka kimseye ulaşamamış mı?

Adolf Eichman: Belgeler, yerel polisin veya karargahın bu hususta 4B-4 biriminden talepte bulunduğu hakkında bilgi veriyor. Ve ben de durumu, sürekli bir işleyişi olduğu için orta dereceli bir mesele olarak ele aldım. Bunları yapmam emredilmişti. Emirleri yerine getirmek zorundaydım.

Hakim: Ama vagonlara ne kadar insan bindirileceğine karar veren sendin, değil mi?

Adolf Eichman: Emir almıştım. Kaç kişinin ölüp ölmeyeceğine bakılmaksızın emirler yerine getirilmek zorundaydı. Her şey idari prosedür içerisindeydi.

Hannah, bu sözlerden çok etkilenir, kafasında çizmiş olduğu canavar figüründen farklı, rahat hareket eden ve sıradan bir insanla karşılaşınca çok şaşırır.

“Sanki camdan kafesinde bir hayalet gibi oturuyordu” diyerek şaşkınlığını dile getir. (Aslında biz de böyle şaşırmıyor muyuz korkunç bir suç işleyen birini görünce? “Aa nasıl olur o yapmış olamaz?” demiyor muyuz suçluyu görünce? Ya da “Aa bu bizim bakkal Memet Amca değil mi? Karısını doğramış, parçalara ayırmış, sonra da çöp tenekesine atmış. Vah vah aslında iyi bir adamdı” demiyor muyuz?) Ama burada dikkat çekici olan, Eichmann’ın “kaç kişinin ölüp ölmeyeceğine bakılmaksızın emirler yerine getirilmek zorundadır” sözüdür. İşte size, sorgulamaksızın verilen emirlere itaat eden, birey olmayı reddeden otomat bir insan tipi.

Bir sonraki diyalogda Eichmann şöyle diyor:

Eichman: Bir subay bağlılık yemini ediyor ve bu yemini bozuyorsa düzenbazın tekidir. Hala bu görüşten yanayım.

Hakim: Bağlılık yemini eden birinin Hitler’in ölümünden sonra yemininden azat edileceğine inanıyor musunuz?

Eichman: Hitler’n ölümünüden sonra mı? Elbette, herkes otomatikman azat edilmiş olur.

Hakim: Polis tarafından sorgulandığında demişsin ki Führer (Hitler), sana babanın hain olduğunu söylese gidip onu kendin vururmuşsun.

Eichman: Bir hain olsaydı, evet vururdum. Böyle bir olayın kanıtlandığını farz edersek ettiğim yemine bağlı kalmak zorunda olurdum.

Ve arkasından hakim çok düşündürücü bir soru sorar:

Yahudilerin katledilmesi gerektiği sana kanıtlandı mı? Eichman da cevap olarak: “Onları ben katletmedim.” der. Ve yine, “Şahsi vicdanını terk mi ettin?” sorusuna “Evet terk ettim.” cevabını verir.

Bu savunma karşısında afallayan Arendt, onun “ölüm saçan bir sistemin her isteğini yapan sıradan bir memur “olduğu kanısına varır. Hatta onu işini en iyi şekilde yapan bürokrat olarak tanımlamaya başlıyor. Kendisine itiraz eden kadim dostu Kurt’a, “tarif edilmez korkunç eylemelerle, bu adamın sıradanlığı arasındaki devasa farkı nasıl reddedebileceğini” diyerek tepki gösterir. Üniversitede verdiği derslerde bu konuyu açar ve öğrencilerine şöyle der:

“Anlayacağınız üzere batı gelenekleri insanlığın yaptığı en büyük kötülüklerin bencillikten olduğunu varsayarak hataya düşerler. Ama yaşadığımız yüzyılda sanılanın aksine kötülük daha radikal olduğunu kanıtlamıştır. Artık biliyoruz ki gerçek kötülüğün, radikal kötülüğün, bencillik ve diğer anlaşılır günahkar güdülerle bir alakası yoktur. Buna karşılık, temelinde daha olgusal bir şey vardır: ‘İnsanı, insan olmaktan soğutmak.’ Bütün toplama kampı sistemi tamamen mahkumlar öldürülmeden önce onları gereksiz olduklarına inandırmak üzerine tasarlanmıştı… Toplama kampında, insani davranışlar ve dürtüler tamamen anlamsızdı. Ve bu anlamsızlık her gün kendini tekrar ediyordu. Özetleyecek olursak Totalitarizmin geldiği son noktada saf kötülüğün ortaya çıktığı ve bu saflığın insani güdülerle bir bağ kurulamayacak düzeyde olduğu doğruysa, o zaman onsuz, yani totalitarizm olmadan kötülüğün gerçek radikal doğasını asla bilemeyeceğimiz de doğrudur.”

Böylece Hannah, kötülüğün sıradanlığının şeytanda ya da insanın doğasında var olan günahkar güdülerde değil, bizzat totalitarizmde aranması gerektiğini ortaya atar.

Böyle bir sistemde kimsenin suçlanamayacağını, herkesin zaten düşünmeden, robotik hareket ettiğini, akıl gibi vicdan gibi insani melekelerden azade olduğunu iddia eder. Bu sistemin amacının kendi inisiyatifiyle hiçbir şey yapmayan, tek yaptığı, iyi veya kötü niyet barındırmaksızın verilen emirlere harfiyen itaat eden otomatlar yetiştirmek olduğu çıkarımında bulunur. Ve filmin ilerleyen dakikalarında şöyle bir sonuca ulaşır:

“Kötülük uğursuz bir şey olmalıdır. Bunun vücut bulmuş şekli şeytandır. Ama Eichmaan’ın durumundaki kimse, şeytani ‘azamet’ hakkında bir şey bulamaz. O düşünmekten yoksun biriydi, hepsi bu.”

Arendth’in bu tezi büyük tepkiyle karşılanır.

Adolf Eichmann’ı temize çıkardığı iddiasıyla Yahudi lobisi tarafından tehdit edilir. Hannah bununla da kalmadı bu felaketin yaşanmasında Yahudi liderlerin ve hatta kurbanların da suçlu olduğunu iddia etti. En yakın arkadaşları bu düşüncelerinden vazgeçmesi için ona baskı yaptı. Ama o geri adım atmadı ve aydın olmanın gerekliliğini yerine getirdi.

Hannah, totaliter rejimlerin -bunlar devletler de olabilir yasadışı örgütler de olabilir- insanları nasıl düşünmekten alıkoyarak(aklını kullanmaktan) kötü birer birey haline getirdiğini ve bunun insanlık tarihinin dönüm noktalarından biri olduğunu gözler önüne sermiş oldu. Bizler de, devletin ya da faşist bir liderin ya da bir örgütün tesiri altında kalan insanların, nasıl birer canlı bomba ve terörist olabileceğini, işlerini nasıl bu kadar soğukkanlılıkla yapabildiklerini aslında anlamış olduk. Seçim meydanlarında ” vur de vuralım öl de ölelim” sloganlarının atıldığı ya da “biz sırtımızı bilmem hangi terörist örgüte dayadık” diyen siyasilerin bulunduğu bir ülkede kötülüğün artmasına ve sıradanlaşmasına da şaşırmamak gerekir.

Halbuki aydınlanma çağının ünlü sloganı neydi: “Aklını kendin kullanmak cesaretini göster.” İdi.1 Kendi aklını kullanmayan kişi ergin değildir. Benim yerime düşünen bir insan, benim vicdanımın yerini alan din adamı, benim yerime yöneten bir siyasetçi, benim boynuma geçirilmiş boyunduruktan başka bir şey değildir. Demek ki bir zamanlar Avrupa, aydınlanma düşüncesinden fersah fersah uzaklaşmış, totaliter rejimlerin baskısı altına girmiş. Büyük, derin buhranlar yaşamış. Peki ya Türkiye? Bırakın totaliterliği tartışmayı, aydınlanma denilen düşünce gerçek anlamıyla bizim topraklarımıza hiç uğradı mı? Ne yazık ki…

  • Felsefe Yazıları “Aydınlanma nedir” (1784) İmmanuel Kant , Türkçesi: Nejat Bozkurt- Felsefe Yazıları, 1983.
  • Alıntı yapılan filmin adı: Hannah Arendt, Yönetmen, Margarethe von Trotta, Yapım 2012 / Almanya

Hitler’i sevmek: Her şey ülkesi ve milleti içindi

Osmaniye'nin Kadirli ilçesinde dünyaya geldim. İlk öğrenimimi Yeşiltepe İlköğretim okulunda, orta öğrenimimi Kadirli Lisesi'nde tamamladıktan sonra 2001'de Balıkesir Üniversitesi Necatibey Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmenliği'ni kazanarak Balıkesir'e geldim. Beş senelik lisans eğitimim sonunda özel bir okulda göreve başladım. Burada bir dönem çalıştıktan sonra 2007 Şubat döneminde Milli Eğitim Bakanlığı'na bağlı Sultangazi Atatürk Lisesi'ne atandım. 2011'den bu yana Sultangazi Cumhuriyet Anadolu Lisesi'nde görevime devam etmekteyim.