Teslimiyet yok sevgili ülkem, Yenilmedin!

Değerli ülkem, bu hayal kırıklığı neden? Ölü toprağının verdiği bir umursamazlık ile yenilgiyi kabul mü ettin? İntiharın sınırlarında gezinip, ülkeyi bırakıp gitmeyi düşünüyorsun, halka inandın ve oysa ona çok yabancıydın! Ozan yüreği ile direnci içinde taşıyıp, ağıt mı yakmaktasın şimdi gelecek güzel günlerin ardından?

köy ülkem tarla anadolu ülkem insanı köylü ülkem

Shakespeare, korkunun karşısındaki insan acizliğini Hamlet’e nasıl söyletmişti:

“Düşüncemizin katlanması mı güzel/ Zalim kaderin yumruklarına, oklarına/ Yoksa diretip bela denizlerine karşı/ Dur, yeter demesi mi?/ Yoksa kim dayanabilir zamanın kırbacına?/ Zorbanın kahrına, gururunun çiğnenmesine/ Sevgisinin kepaze edilmesine/ Kanunların bu kadar yavaş/ Yüzsüzlüğün bu kadar çabuk yürümesine/ Kötülere kul olmasına iyi insanın / O kimsenin gidip de dönmediği bilinmez dünya/ Ürkütmese yüreğini?/ Bilmediğimiz belalara atılmaktansa/ Çektiklerine razı etmese insanları? / Bilinç böyle korkak ediyor hepimizi.”

Zamanın kırbacına dayanabilmek için mi bu teslimiyet? Gururumuzun çiğnenmesine, zorbanın kahrına katlanmamız için miydi üzerimize salınan korkunun kanatlı atlarını kabullenişimiz?

Korktuk! Kömürsüz ve makarnasız kalmaktan korktuk! Kredilerimizin patlamasından ve batmaktan korktuk! Yalancı cennetin bekçilerinden korktuk! Bayraklara sarılıp gelen çocukların masumiyetinin hesabını alamayacağımızı bilmekten korktuk! Kin tohumlarının içimize ekilmesine gönüllü olduk! Nefret büyüttükçe azalacaktı içimizdeki korku!

“Bizim toplanmalarımızın amacı sadece slogan atmak, salonu süslemek değildir. Biz dik duruşu göstermek için buradayız. Allah’a şükürler olsun ki bu dik duruşun farkında olan bir gençlikle yürüyoruz” derken zorbalığın askeri önderi; bilmediğimiz belalar için uyarmaktaydı, biat edecektik, susacaktık yoksa “Beyaz Toros” öcüsü vardı karşımızda; şehitlerimiz, caddelerde sürüklenen ölülerimiz ve çocuklarımız, mermi kovanlarında umut kaybeden kadınlarımız vardı!

Roboski’de Suruç’ta, Ankara’da; geçmişte Madımak’ta, Gazi’de, Maraş’ta karşımıza çıkartılan ölümler; katliamlar, Uğur Mumcu, Hrant Dink, Ahmet Taner Kışlalı cinayetleri üzerimize salınan korkular değil miydi?

ağaç ülkem teslimiyet kadın ülkem çıplak dal ülkemDevlet hep korkutmadı mı? Şiddet, baskı, sansür, hapis ve bombalarla ölümü karşılayan Barış bela değil miydi? Ölüme alkış tutanların iç acıtıcı körlüğü; seviyi, sevişmeyi ve şiiri düşman gören bir ruhsuzluk ormanı değil miydi?

Yerimizden kıpırdamayı düşünmeden, televizyon karşısında, bilgisayar başında; gözümüz gazetelerde, baktık bir panzerin arkasına iple bağlanıp çekilen cesedin görüntülerine; günlerce buzdolabında saklanan bir çocuk cesedini hiç görmek istemedik; çırılçıplak sergilenen bir kadın cesedi ise hak etmişti ayaklar altında sergilenmeyi!

Bu savaş kimin? Bu ölümler kime ait? Bayraklara sarılı dönen çocukların nasıl büyüdüğünü biliyor musunuz?

Yaslarının tutulması yasak olan canların, anılmasını bile engelleyen bıçak sırtı bir sistem bugün ayrıştırdı seni sevgili ülkem!

Yılgın ve bitkinsin şu an! Alacakaranlığın koynunda tedirgin üşümeler büyütüyorsun içinde! Ama bu yenilgileri ilk defa mı yaşamaktasın? Unuttun mu Anka Kuşu gibi küllerinden doğduğunu her ölüm sonrasında?

Bir sessizlik, suskunluk sarmalında, ne akan kan, ne gözyaşı, ne acı, ne hüzün yenebilir mi seni?

Hayatımızı yaşanmaz hale getirenler, yalanı yüceleştirip doğru olduğunu iddia edenler çürümüşlüğün kokusunu ne kadar saklayabilir ki? Hukuk, adalet, vicdan bir düşe dönüşmüş ve gerçekler tam tersiyken hangi kardeşlik, hangi özgürlük yarına çıkartabilir ki ülkeyi?

Umut etmek, güvenmek ama asıl insanca yaşamak ortadan kaldırılmadı mı?

Kirli düzene karşı insanca bir yaşam için hiçbir bedel ödemedik kabul edilmeli! Fil dişi kulelerde afyonlu düşler gördük sadece özgürlük üzerine!

Halkı öldürülen bir çocuk gibi uyanmalı rüyadan! O acıyı hissetmeli, aynı zamanda direnci!

Ağaçlar, sular ve meydanlar hesabını soracaktır yenilgiyi kabul ettiğinde! Yasal mermilerin vurduğu genç kız düşleri kabusun olur güvenli yatağında!

Bugün, yarının başlangıcıdır!

 

PAYLAŞ
Önceki yazıİstanbul’da Gurup Vakti Aya Sofya ve Kutsal Bilgelik
Sonraki yazıKorkma Annem!
Hayat, sadece biyografik bilgilerimizin çoğalması için yaşadığımız anlardan ve kariyer için oluşturduğumuz '' CV'' lerden ibaret değil diye düşünüyorum. 2010 Yılında bir suçtan dolayı 6 ay kadar tutuklu kaldım ve yaşamın anlamını 180 gün boyunca sorguladım, tutsaklığın dört duvarla sınırlı olmadığını öğrendim, düşünce sistemimde ve yazdıklarımda sınırlama olmamasına ve herhangi bir konuyu tabu olarak kabul etmemeye çalışıyorum. Bu büyük bir mücadele, gelişim, dönüşüm uzun bir yol ve bu yola gönüllü çıktım.