Kurtlarla Koşan Kadınlar ile doğaya dönüş

Psikanalist Dr. Clarissa Pinkola Estés, tamamlanması 20 yıl süren Kurtlarla Koşan Kadınlar kitabıyla bastırılmış kadın imgesine ve o kadınların kendilerini bulacağı yola yeni bir ışık tutuyor.

kurtlarla koşan kadınlar Clarissa Pinkola Estes kitap

Kadınlar ile kurtların vahşilikleri, zarafetleri, kendilerini adama duyguları, keskin duyarlılıkları, oyuncu ruhları arasında psikolojik bir bağlantı olduğunu savunan Estés, bu psişe benzerliğinden yola çıkarak vahşi kadın arketipini yaratmıştır ve kadının özgürleşip huzuru bulabilmesi için bu arketiple kaybettiği bağı tekrar oluşturması gerektiğini savunmaktadır.

“Kadınlar dayatmalarda vahşi doğalarından koparıldı”

Estés’e göre kadınlar ‘bir kadın edepli olmalı, nazik olmalı, söz dinlemeli, hizmet etmeli, memnun etmeli’ gibi yüzyıllardır süregelen türlü dayatmalardan ötürü vahşi doğalarından koparılmıştır. Özünden bu kadar kopan kadın iç barışını kaybetmiş, kendine biçilen kaftana uygun olmaya çalışmış, kaybolmuş ve sonuç olarak da kendini içten içe hep yetersiz hissetmiştir. Bu yetersizlik duygusu ise türlü psikolojik travmaları beraberinde getirmektedir.


Estés kadınlara bastırdıkları özlerini bulmaları ve doğaya geri dönmeleri için pratik uygulanabilir yöntemler önererek bir çağrıda bulunmaktadır. Kadınların gözünü açmak için de kitabında türlü kültürlerden topladığı masallardaki kadın imgelerinin analizlerine yer vermektedir. Kurtlarla Koşan Kadınlar yayımlandığından bu yana büyük ilgi görmekte ve dünyanın her köşesinden kadına özgürleşmesi için yardım etmektedir.

“Hayatımın kitabı… Kadınların ölmeden önce okumalarını önereceğim tek kitap olsa, bunu önerirdim…” (1) — Aylin Aslım

kurtlarla koşan kadınlar
Fotoğraf: Johnson Grove

“Kurtlarla Koşan Kadınlar  kitabı kadın olmakla ilgili insana derinlik katan bir kitap, içindeki güçlü kadını çıkarmayı sağlıyor” (2) — Ece Temelkuran

Estés’in Kurtlarla Koşan Kadınlar kitabından bir bölüm

“Vahşi doğanın neredeyse yok edildiği en uç durumlarda, kadınların şizoid bir bozulma ve/veya bir psikoza yenilmeleri mümkündür. Durup dururken yatakta kalabilir, kalkmayı reddedilir, sabahlığıyla etrafta dolaşabilir, dalgınlıktan kül tablasında üç tane yanık sigara bırakabilir, ağlayabilir ve ağlamaktan kendini alamayabilir, sokaklarda saçı başı dağınık gezebilir, etrafta sürtmek için birdenbire ailesini terk edebilir. Ama çok sık olarak sadece uyuşuk ve hissizdir. Kendini iyi ya da kötü hissetmez.

Sadece hiçbir şey hissetmez. Ortada kan yoktur ama her nasılsa kanadıklarını hissederler. Yine de tekrar tekrar başlamak, yeniden başlamak, el yapımı hayata her gün dikkatle ve özenle hayata geri dönebilmek için tam olarak gereken de bizzat bu acıdır, bu kopmadır, bu “basacak bir yer bulamamadır”. Deyim yerindeyse bu, geri dönebilecek bir evi olmama hâlidir. Psişik olarak bir kıtlıktan kaçtıktan sonra dinlenip onarılacağımız bir mola yeri, bir yol istasyonu, gerekli tedbirleri aldığımız bir yer yapmak iyidir. İnsan bir iki yılını yaralarını değerlendirmek, rehber aramak, ilaç uygulamak, geleceği düşünme için geçirmesi fazla sayılmaz. Bir iki yıl aslında yetmez bile. Yabanıl kadın yolunu tekrar yapan adındır.” (3)

Heykelleriyle nefes alan cesur ve özgür bir kadın: Camille Claudel

Estés’in tanımladığı vahşi kadın arketipini okuduğumda aklıma ilk gelen kadın heykeltıraş Camille Claudel oldu. Camille Claudel heykelleriyle nefes alan cesur ve özgür bir kadındı. İşte bu nedenle de kendini sıkışmış hisseden insanlara ilham verecek aynı zamanda da toplum ve yetenekli kadın arasındaki ilişkinin yapısını gözler önüne serecek bir hikâyeye sahip.


Sanat tarihine bir göz attığımızda tek tük kadın heykeltıraşa rastlarız. Usta heykeltıraşlar denilince akla gelen listede Michelangelo, Donatello, Bernini ve Rodin’e bir kadın eşlik etmez. Şöyle bir göz atmanın ötesine geçip daha bir dikkatli karıştırırsak sayfaları bir kadın çarpar gözümüze. Kardeşi Paul’ün melankolisinde kaybolduğum gözlere sahip dediği ablası, Camille Claudel, mavi-yeşil gözlerini kırpıştırır vahşi ve umursamaz bakışını atar.

Camille içindeki vahşi kadın arketipiyle bağlantıda olan ve insanları şaşkına düşürerek Michelangelo’dan sonra tamamen ham mermerden kendi oyarak heykel şekillendiren ilk heykeltıraştır (4). Ayrıca dönemin basmakalıp realitesine karşı çıkıp izlenimci yönü ağır basarak duygu ve hareket dolu eserler yaratan bir kadındır. Camille Claudel 1864 yılında kuzey Fransa’da doğmuştur. Paul dışında bir de küçük kız kardeşi, aralarının hep gergin olduğu bir annesi ve hayatını ona adamış bir babası vardır. Küçük yaşlardan itibaren bulduğu her fırsatta toprağa, kile şekil verme arzusuyla dolu olan Camille hiçbir zaman için annesinin idealindeki kız çocuğu olmamıştır, yaşı ilerlediğinde de bu durum değişmez.

Camille Claudel kurtlarla koşan kadınlar

Heykeltıraşlık

Camille Claudel’in en büyük isteği bir heykel okulunda eğitim almaktır fakat dönemin şartları karşınında bu konuda en ufak bir şansı bile yoktur. Zira heykeltıraş olmak kadına biçilen rollere taban tabana zıt görünmektedir. Bir kadın evlenmeli, çocuk yapmalı, eviyle ilgilenmeli ve nakış işlemelidir. Heykelle kurabileceği en yakın ilişki eğer hayattan bir beklentisi yoksa heykel atölyelerinde heykeltıraşlara modellik yapmaktır. Camille toplumun kendine biçtiği rollere karşı çıkmış ve içindeki vahşi kadına sıkı sıkıya bağlı kalmıştır. Çevrenin ne dediğine kulaklarını tamamen tıkayarak kendini özgür hissettiği yolda ilerlemiş ve heykel yapmaya devam etmiştir.

Camille, Estés’in vahşi kadın arketipindeki özeliklere tek eksikle birebir örtüşmektedir. Bu eksik Estés’in çalışmalarını inceleyip yorumlayanlar tarafından da sıklıkla göz ardı edilmektedir. Camille’in hikâyesi ise o noktanın önemini vurgulaması açısından önemli. Estés birlikten kuvvet doğduğunu ve kadının kendi ruhsal ritmindeki insanlarla, dostlarla çevrili olması gerektiğini savunur. Camille ise insanlardan uzakta yaşamayı seçmiş ve böylece ihtiyacı olduğunda o kurtarıcı el hiç uzanmamıştır. Camille’in hayatının son dönemlerine baktığımızda 30 yıl boyunca hastanenin akıllı raporu ısrarlarına rağmen ailesi tarafından bir akıl hastanesinde yaşamaya mahkûm bırakıldığını görürüz. Onu koruyacak babası artık hayatta değildir, ve  annesi 30 yıl boyunca onu bir kez olsun ziyarete gelmemiştir. Çok sevdiği kardeşi Paul’ün onun deyişiyle benim küçük Paul’üm onu neden bu hayata ittiğinin cevabını hiçbir zaman öğrenemeyeceğiz.


Camille’in cesaretinden aldığımız ilhamın yanı sıra hikâyesinden almamız gereken öğüt işte burada saklı: kendinizi huzurlu ve güvende hissedebileceğiniz, sizinle aynı titreşimleri paylaşan insanların yarattığı sevginin tadını çıkarın, içinizdeki özü toplumun adil olmayan yönlerine karşı ancak o özü sizin gibilerle paylaşarak koruyabilir ve çoğaltabilirsiniz.

Kaynak:
Aslım, A. (30.12.2005). Hayatımın Kitabı. Radikal.
ii (09.03.2015). Ece Temelkuran’dan kadınlara kitap önerisi: Kurtlarla Koşan Kadınlar. Demokrat Haber.
iii Estés, C. P. (2013). Kurtlarla Koşan Kadınlar. (H. Atalay, Çev.). Ayrıntı Yayınları: İstanbul.
iv Delbée, A. (2012). Camille Claudel: Bir Kadın. (A. Kurşunlu Ortaç, Çev.). Everest: İstanbul

Elif Şafak’ın romandan ayrı yolculuğu: Firarperest