Başkanlık Sistemi tartışmaları Ak Parti’nin iç sorunudur

Sözü eğip, bükmeye gerek yok. Doğrudan söyleyelim: Başkanlık sistemi tartışmaları Türkiye’nin değil, Ak Parti’nin, en başta da Tayyip Erdoğan’ın bir sorunudur.

erdoğan başkanlık sistemi tartışması ak parti adalet ve kalkınma partisi cumhurbaşkanlığı başbakanlık makamı

Başkanlık Sistemi neden isteniyor?

Tartışmaların bir yönetim sistemi tartışması haline getirildiğine bakmayın lütfen; başkanlık sistemi tartışmaları diye önümüze konulan tartışma, aslında, Tayyip Erdoğan’ın Ak Parti içinde kaybetmekte olduğu gücü tekrar kazanma ve hukuki mekanizmalarla bu gücü garanti altına alma operasyonundan başka bir şey değildir.

Sırayla anlatmama izin verin. Yazının sonunda bana hak vereceğinizi düşünüyorum. Yukarıdaki cümlemi bileşenlerine ayırıp, peyderpey ne demek istediğimi özetlemeye çalışayım. Şöyle bölelim yukarıdaki ifadeyi:

  • Cumhurbaşkanlığı makamı, Tayyip Erdoğan’ın Ak Parti içerisindeki gücünü azalttı.
  • Tayyip Erdoğan’ın bugün siyasal sistem üzerinde sahip olduğu tüm gücü, sadece ve sadece, Ak Parti içerisindeki gücüne bağlıdır; ondan kaynaklanır, ondan türer ve ancak onunla devam edebilecektir.

Cumhurbaşkanlığı makamı, Tayyip Erdoğan’ın Ak Parti içerisindeki gücünü azalttı.

Birinci maddeye geri dönelim ve aynı konularda geçen yıllarda yazdığım bir yazıdan da yararlanarak Cumhurbaşkanlığı makamının Tayyip Erdoğan’ın Ak Parti içerisindeki gücünü nasıl törpülediğine ilişkin tarihsel bir perspektif sunmaya çalışayım.

Bugünkü tartışmalarımızın kökleri 14 Mayıs 1950’de gerçekleştirilen seçimlerde Demokrat Parti’nin iktidara gelmesine, hatta DP’nin ilk kongresine kadar gider. 1950 yılı Mayıs’ı siyasi tarihimize, CHP’nin iktidardan düşerek DP’nin iktidara geçtiği, Cumhuriyet döneminde ilk kez siyasi iktidarın seçimlerle el değiştirdiği bir tarih olarak geçer. Hiç şüphesiz doğrudur; ama eksiktir.

Cumhurbaşkanlığı ve Başbakanlık makamı arasındaki güç dengelerinin değiştiği tarih: 1950

Eksiktir; çünkü aynı tarihte, CHP’nin iktidardan düşmesi kadar “trajik“, DP’nin seçimleri kazanması kadar “sükseli” olmasa da çok önemli bir dönüşüm daha yaşanmıştır: 1950 seçimleriyle birlikte, cumhurbaşkanları ile başbakanlar arasında -1923-1950 arasında geçerli- siyasi güç dengesi baştan aşağı değişmeye başlamış; o günden bu güne, artık, siyaset başbakanlar üzerinden okunmaya, siyasal sistemin temel aktörü, belirleyicisi başbakanlar olmaya başlamışlardır. Bu tarihi, siyasetin başat figürü olarak “Başbakanlık“ın doğduğu tarih olarak kaydetmek; bu anlamdaki ilk Başbakan’ın da Adnan Menderes olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

***

CHP iktidarının sonu

22 Mayıs 1950 tarihinde Refik Koraltan başkanlığında açılan Meclis’in ilk işi, Cumhurbaşkanlığı seçimidir. Meclis, DP Genel Başkanı Celal Bayar‘ı Cumhurbaşkanı seçer. Cumhurbaşkanı’nın ilk işi ise Aydın Milletvekili Adnan Menderes‘i hükumeti kurmakla görevlendirmek olur. Meclis Başkanı Koraltan’ın oturuma 20 dakika ara vermesinden sonra, hükumetin tayin edildiğine dâir Cumhurbaşkanlığı Tezkeresi okunur. Bu tezkere, sadece Menderes Hükumeti‘nin tayinini değil; CHP iktidarının da fiili ve hukuki anlamda sona erdiğini işaret etmektedir.

***

Cumhuriyet’in ilanından Atatürk’ün vefatına kadar geçen sürede, istisnalar hariç tutulursa Başbakanlık koltuğunda sadece İsmet İnönü oturmuştur. Bunun ilk istisnası, İnönü’nün 22 Kasım 1924’deki istifasıdır. Ardından kurulan Fethi Okyar Hükumeti yaklaşık dört ay görev yaptıktan sonra istifa etmiş ve İsmet İnönü 3 Mart 1925’de tekrar Başbakanlık koltuğuna oturmuştur. İnönü bu görevine, kesintisiz olarak 1 Kasım 1937 yılına kadar devam etmiş ve bu tarihte Başbakanlık’tan ayrılarak yerini Celal Bayar’a bırakmıştır.

İnönü, yaklaşık bir yıl sonra, Atatürk’ün vefatının ardından, 11 Kasım 1938’den, 22 Mayıs 1950 tarihine kadar Cumhurbaşkanlığı makamında görev yapmıştır. İnönü’nün Cumhurbaşkanlığı’nın ilk aylarında 25 Ocak 1939 tarihine kadar Celal Bayar, Başbakanlık koltuğunda oturmuş; bu tarihte istifa eden Celal Bayar, koltuğunu, Refik Saydam’a bırakmıştır. Cumhurbaşkanı İnönü, 8 Temmuz 1942 yılına kadar Refik Saydam ile 1946 yılı Ağustos ayına kadar Şükrü Saraçoğlu ile geri kalan dört yıllık görev süresince de kısa dönemler itibariyle Hasan Saka, Recep Peker ve en son olarak da Şemsettin Günaltay ile çalışmıştır. Hiç kuşkusuz her biri siyasal yaşamımızda önemli; siyasi ağırlıkları olan isimlerdir.

Adnan Menderes’in Başbakanlığa, Bayar’ın Cumhurbaşkanlığı makamlarına gelmeleri ile Türkiye’de bir Başbakan‘ın doğduğu şeklindeki iddiâ yanlış değerlendirilmemelidir. Başbakanlar erken dönem Cumhuriyet tarihimizde de hayli önemli simâlardır ve bir siyasi ağırlıkları vardır. Erken Cumhuriyet döneminde de başbakanlar, sadece Cumhurbaşkanı’nın emirlerini yerine getiren emir erleri (memurlar) gibi davranmamışlar, her zaman bir siyasi ağırlığa sahip olmuşlardır. Ancak bu, erken Cumhuriyet döneminde cumhurbaşkanlarının hem parti örgütü, dolayısıyla TBMM grubu ve genel anlamda siyasetin belirleyicisi, hâkimi oldukları gerçeğini değiştirmemiştir: Menderes’in Başbakanlık döneminde kadar siyasetin şoför koltuğunda cumhurbaşkanları oturur; 1950’den sonra siyaset otobüsünün kaptanı istisnasız değişir.

Cumhurbaşkanı’nın siyasi pozisyon ve sıkletindeki değişime dâir ilk izleri, CHP’nin Mayıs 1946 gerçekleştirilen kurultayındaki tüzük değişikliklerinde bulmak mümkündür. Bu kurultayda Değişmez Genel Başkanlık statüsü kaldırılmış; Genel Başkan’ın, parti milletvekilleri arasından dört yıllık bir süre ile seçilmesine karar verilmişti. Ancak bu değişiklik, ismi ve statüsü ne olursa olsun, İsmet İnönü’nün iktidardan ayrıldığı tarihe kadar, hem Cumhurbaşkanı hem de CHP Genel Başkanı olarak siyasetin temel belirleyicisi olduğu ve parti örgütü üzerinde de kesin bir hâkimiyete sahip olduğu gerçeğini değiştirmeyecektir. Hattâ bu durum, 1947 Temmuz’unda, basında yer alan beyannamesinde vaat ettiği gibi “…her iki partiye karşı müsavi derecede vazifeli” olduğunu belirttiği dönemde bile değişmemiş, aynı kalmıştır.

DP’nin iktidara gelişi ile birlikte Başbakan ve Cumhurbaşkanı arasındaki güç dengesinin göreli olarak değişmesine imkân veren ayrıntı ise, DP’nin 7-11 Ocak 1947 tarihinde toplanan Birinci Büyük Kongresi’nde Ana Davalar Komisyonu‘nca kabul edilen Hürriyet Misakı‘nın 3. maddesinde yer alan ve parti nizamnamesine de eklenen Cumhurbaşkanlığı ile Parti Genel Başkanlığı’nın birbirinden ayrılması kuralıdır. Hürriyet Misakı’nın üçüncü maddesi şöyledir:

Devlet Reisliği ile fiili parti reisliğinin bir zat uhdesinde birleşmemesi esasının kabullü… Seçim kanunun vatandaş iradesinin serbest tecellisini, reylerin masuniyetini teminat altında bulunduracak şekilde tadilinin temini, Anayasaya uygun olmayan kanun hükümlerinin kaldırılması ve idare cihazının tarafsızlığından doğan ve bir arada mütalaası her vatandaşın yüreğini sızlatan, endişeye düşüren idari tasarrufların nihayete ermesinin ilk şartı olmak bakımından da Devlet Reisliği ile fiili parti reisliğinin bir zatın uhdesinde birleşmemesinin kabulü milli hakimiyet esasının zaruretleri olarak tespit edilmiş ve bu meseleler karşısında parti grubumuzun Meclisteki durumunun günün şartlarına göre mütalaa edilerek bu hususta bir karar alınması yüksek heyetinize bırakılmış bulunmaktadır.

DP, muhalefette olduğu bu dönemde, Cumhurbaşkanlığı ile Parti Genel Başkanlığı makamlarını kesin çizgilerle birbirinden ayırmakta ve parti genel başkanlığını, diğer bir ifade ile parti örgütü ve TBMM grubu üzerindeki denetim ve hâkimiyeti başbakana bırakmaktadır. Bunu, muhalefetteki DP’nin, İsmet İnönü’nün hem Cumhurbaşkanı hem de CHP Genel Başkanı olmasına bir tepki olarak okumak daha doğru olacaktır.

DP’nin iktidara gelişi ile birlikte gerçekleşen ise her ikisi de önemli siyasi ağırlıklara sahip Cumhurbaşkanı ve Başbakan arasındaki güç dengesinin göreli değişimidir. Bu uygulama, sadece DP iktidarı ile de sınırlı kalmayacak; siyasetin başbakanlar eliyle belirlenmesi ve parti TBMM grubu üzerindeki hâkimiyetin yine onlar ve çevreleri aracılığıyla tesis edilmeleri günümüze kadar devam edecektir. Bu, o kadar belirgin bir dönüşümdür ki, başbakanların siyasal yapının başat gücü olmaları durumu, darbelerin ardından Cumhurbaşkanlığı makamını işgal eden muktedir emekli askerler döneminde dahi değişmeyecektir.

Cumhurbaşkanları ile başbakanlar arasındaki siyasi güç dengesindeki göreli değişimi sağlayan, cumhurbaşkanlarının partilerinden istifa ederek, hukuken de olsa parti genel başkanlığını başbakanlara bırakmaları; başbakanların, TBMM’deki gücü de Milletvekili Genel Seçimleri’nde partilerinin müstakbel milletvekilleri olacak Milletvekili Aday Adayları’nı belirleme yetkisinden kaynaklanmadır. Aslında çoğu partide bu yetki, Kongre’de seçilen Merkez Karar Yönetim Kurulu’na aittir; ancak o kurulun da başkanı olarak parti Genel Başkanı, partisinin Milletvekili Aday Adayları’nın belirlenmesi sürecinde de hâkim bir güce sahiptir.

Basitleştirerek ve farklı partilerdeki nüansları dikkate almayarak süreci şöyle özetleyelim. Parti genel başkanı, parti teşkilatları, dolayısıyla Büyük Kongre’de oy kullanacak delegeler üzerinde etkilidir. Delegeler, Genel Başkan ve Kongre’den sonra en üst karar mercii olan Merkez Karar Yürütme Kurulu’nun teşkilinde; Merkez Karar Yürütme Kurulu, Milletvekili Aday Adayları’nın belirlenmesi sürecinde belirleyicidirler. Aslında aradaki mekanizmaların pek de bir önemi yoktur: Partilerin kendi içlerindeki siyasal kırılma ve yeni bir adayın Genel Başkan olarak zuhur etmesi dönemleri dışındaki olağan süreçlerde parti genel başkanı, o partinin milletvekilleri üzerinde doğrudan söz sahibidir. Yine olağandışı dönemler bir kenara konulursa, partinin genel başkanı ile uyum içerisinde olmayan kişinin, en azından o parti içerisinde bir siyasi geleceğinden, o parti içerisinden tekrar milletvekili aday adayı olabilme şansından bahsetmek neredeyse imkânsızdır.

Bu “de facto” durum,  parti içerisindeki hamilik ilişkilerinin de doğrudan belirleyicisidir. Partinin, cumhurbaşkanı olarak seçtiği (eski) genel başkanı, artık, bir sonraki seçimde Milletvekili Aday Adayları’nı belirleme yetkisine sahip olamayacaktır. Hatta parti kongresi üzerindeki etkisi de o kadar sallantılıdır ki, cumhurbaşkanı olduğunda partisi üzerinde hâlâ denetimi tesis edebilmek için genel başkanlığa seçtirerek partisini emanet ettiği yeni genel başkanın bile bir sonraki Kongre’de tekrar genel başkan seçilme; o kişi genel başkan seçilse bile, eskisi gibi, mevcut cumhurbaşkanının (eski genel başkanın) iradesi doğrultusunda o partiyi idare edeceğine dair bir garanti dahi yoktur.

Yukarıda çizmeye çalıştığım tabloya dair reel politik örnek mi istiyorsunuz: 1950 sonrası Celal Bayar’a bakın, 1980’lerin sonundaki Turgut Özal’ına bakın, 1990 başlarındaki Demirel’e bakın.

Erdoğan’ın tüm gücü Ak Parti’den doğar

Tam da burada, ikinci önermemi hatırlatmanın, tekrar yazmanın zamanıdır: “Tayyip Erdoğan’ın bugün siyasal sistem üzerinde sahip olduğu tüm gücü sadece ve sadece Ak Parti içerisindeki gücüne bağlıdır; ondan kaynaklanır ondan türer ve ancak onunla devam edebilecektir.”

Cumhurbaşkanı olmasının siyasal yapının tamamı üzerinde Tayyip Erdoğan’a muazzam bir güç verdiğini tartışmaya gerek dahi yok. Ancak akılda tutulması gereken -ve Erdoğan’ın da aklından hiç çıkartmadığını düşündüğüm- nokta da burasıdır: Erdoğan’ın kendisi de gücünün kaynağının Cumhurbaşkanlığı makamı olmadığının, Cumhurbaşkanı olarak sahip olduğu gücün kaynağının Ak Parti içerisindeki gücü olduğunun farkındadır.

Yukarıda da tartışmaya çalıştım. Cumhurbaşkanlığı görevi, o kişiye, eski genel başkanı olduğu, sevildiği ve takdir edildiği partisi içerisinde olağanüstü bir saygınlık verecektir; veriyor da. Tartışmaya ne gerek var ki? Tayyip Erdoğan Ak Parti teşkilatı içerisindeki en saygın, en sevilen kişidir. Ancak siyaset biliminde “saygınlık” ve “güç” farklı şeylerdir. Birbirlerini besleyebilirler de ancak birbirlerinden doğmazlar. Güç ayrı şeydir, saygınlık ayrı. Tayyip Erdoğan’ın “formel” olarak da olsa “Ak Parti Genel Başkanlığı”ndan, Ak Parti üyeliğinden ayrılmış olması onun formel iktidarını sıfırlamıştır. Şu anda parti içerisinde sadece saygınlığı vardır. Erdoğan’ın bir cumhurbaşkanı olarak Ak Parti üzerindeki “gücü”, “iktidarı” onun CHP üzerindeki “gücü”, “iktidar”ından ne azdır ne de fazla. Sadece bir cumhurbaşkanı olarak gücü çok da fazla değildir; hele hele o cumhurbaşkanı, iktidardaki parti ile tam anlamıyla uyumlu değilse gücü düşünüldüğünden çok ama çok daha azdır.

Erdoğan da bu sistem değişmediği sürece, sonunun, örneğin, Turgut Özal, Süleyman Demirel ya da kendi partisinin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül gibi olacağının farkındadır. Her biri kendi camialarının saygın isimleriydi; ama hiçbiri başbakanlık dönemlerindeki “güç”lerini devam ettiremediler ve saygın ve sınırlı güce sahip birer Cumhurbaşkanı olarak siyasal yaşamlarını noktaladılar. Erdoğan, kendisini de bekleyen bu siyasi akıbeti net bir şekilde görmektedir. Başkanlık Sistemi adı altında ortaya konan idari revizyonun bu gidişi durdurabilecek tek çözüm olduğunun da farkındadır.

Başkanlık Sistemi, Erdoğan’ın Ak Parti’de kaybettiği gücü ona verecektir.

Başkanlık Sistemi’nin şimdikinden tek farkı, Tayyip Erdoğan’ın bir “partili cumhurbaşkanı” olması olacaktır. Küçük bir ayrıntıdır demeyin; oldukça önemlidir. İki noktayı birbirine karıştırmamak gerekiyor. “partili cumhurbaşkanı” tartışması, siyasi olarak kendisini bir partiye, dünya görüşüne yakın gören bir cumhurbaşkanının olması ya da olmaması tartışması değildir; aksine bir partinin genel başkanı olan ya da olmayan bir cumhurbaşkanı tartışmasıdır.

Tayyip Erdoğan “Farklı Cumhurbaşkanı” “Cumhur’un Başkanı” “Taraflı Cumhurbaşkanı” gibi ifadelerle iki hususu birbirine karıştırmaktadır. Karıştırmak dediysem, Erdoğan’ın yanlışlıkla yaptığını düşündüğüm bir şeyden söz etmiyorum; aksine bilinçli olarak yapılan bir karıştırmadan bahsediyorum. Erdoğan “Taraflıyım!” derken siyasi taraflılığı ima etmekte; ancak istediği şey bu değil, resmi olarak partisinin başında olacağı, böylece yasama organını ve parti teşkilatını eskisi gibi “gücü” altına alabileceği bir Başkanlık Sistemi’dir.

Mevcut sistemin “cumhurbaşkanının tarafsızlığı”ndan beklediği de aslında budur. Yoksa kimsenin, 40 yıllık siyasetçilerin, cumhurbaşkanı seçildikleri gün, tüm siyasi tercih ve geçmişlerini geride bırakmalarını, siyasi kimliklerinden soyunmalarını arzu ettiği yoktur. Herkes, Bayar’ın DP’li, Özal’ın ANAP’lı, Demirel’in DYP’li Gül’ün Ak Parti’li olduğunu biliyordu ve bundan da büyük bir rahatsızlık duymuyordu. İşte Erdoğan’ın “taraflılık” vurgusu da burada anlam kazanıyor.

***

Türkiye’de parlamenter sistemi ile Başkanlık Sistemi arasındaki bir tercih tartışması yaşanmıyor. Türkiye’nin böyle bir sorunu, bir tartışması yok. Başkanlık Sistemi adı altında yürütülen tartışma, Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı seçilmesi ile yitirmeye, formel dayanaklarından mahrum kalmaya başlayan gücünü tekrar kazanma çabalarından başka bir anlam da taşımıyor.