Kılıçdaroğlu’nun yeni CHP’si eskiyor mu? (3. Bölüm)

Cumhuriyet Halk Partisi ve Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu, Gezi eylemleri ve 17 Aralık yolsuzluk operasyonlarına nasıl yaklaştı? Kurultay neden bir CHP klasiği? Tüzük kurultayı nedir? Kılıçdaroğlu ‘Yeni CHP’yi nasıl tanımladı?

chp gezi parkı olayları kemal kılıçdaroğlu vekiller

Yazı dizisinin ilk bölümü için tıklayın

Bir CHP klasiği: Kurultay

Kılıçdaroğlu’nun önünde bir sonraki seçimler için 3 yıldan biraz fazla zaman vardı ama 12 Haziran 2011 seçimlerinin daha sonuçları açıklanır açıklanmaz parti içinde kurultay sesleri yükselmeye başlamıştı. Genel Merkez, bir tüzük kurultayını tartışırken parti içi muhalefet içeride yeterli desteği sağlayıp tüzük kurultayını seçimli kurultaya çevirerek yönetimi ele geçirmenin planlarını yapıyordu.

Kılıçdaroğlu partinin oyunu ve milletvekili sayısını arttırmış olsa da Neo-CHP’de yılların o bilindik tartışması yeniden alevleniyordu. Seçimlerde aday gösterilmeyen ulusalcı kanattan eski İzmir milletvekili Canan Arıtman, Kılıçdaroğlu’nun istifasını istiyor, kendisini ön seçim yapmamakla eleştiriyor, faturayı yeni lidere kesiyordu. Tabii bu çıkışında CHP’nin kalesi olarak anılan İzmir’de beklediği oy oranını elde edememesi önemli bir etkendi. Öyle ki; 11 ilçeden gelen oylarda AK Parti’nin gerisine düşmüş bir CHP vardı. Elbette sonuca tek tepki gösteren eski vekil değildi. CHP Eski Genel Başkanı Deniz Baykal da “Başarılıyız diyerek kendimizi kandırmak büyük hatadır” yorumuyla yeni Genel Başkan’ı eleştiriyor, Grup Başkanvekili Muharrem İnce ortada başarı olmadığını söylüyor, Eski İstanbul İl Başkanı Berhan Şimşek ise olağanüstü kurultay çağrısı yapıyordu.

Kemal Kılıçdaroğlu’nun seçim öncesi gösterdiği yüzde 30 hedefi tutmamış, gerçekçi olmadığı ispatlanmıştı. Yine de ortaya çıkan yüzde 26’lık oy taraftarlarınca “mütevazı” bir başarı olarak algılanıyordu. Parti istatiksel olarak tırmanış eğrisine girmişti. Kılıçdaroğlu’nun ekibi parti içi muhalefete liderlerinin son bir yıl içinde bir referandum, iki kurultay ve bir genel seçim geçirdiğini, tüm olumsuzluklara karşın bunun da bir başarı olduğunu anlatmaya çalışıyordu. Genel Başkan bir yandan önündeki yerel seçimler için rotasını belirlemeye çalışırken bir yandan partiyi kafasındaki gibi şekillendirmek için muhaliflerle uğraşacaktı. Ancak seçime uzanan süre zarfında Türkiye siyasetini gerçekten de tarihi olaylar bekliyordu.

Demokrasi şöleni ve yırtık ceketler

26 Şubat 2012… Beklenen olmuş, seçimlerin üzerinden çok geçmeden kurultaya gidilmişti. CHP’nin 16. Olağanüstü Kurultay’ın adı ‘Büyük Demokrasi Şöleni’ydi. Yunus Emre’nin “Biz kimseye kin tutmayız, kamu âlem birdir bize” pankartı koca spor salonunun belki de en dikkat çekicisiydi.  O dize sadece pankartlarda değil, Kemal Kılıçdaroğlu’nun da dilindeydi. 35 bin kişi gelmişti Kurultaya. Kayıtlı bin 247 delege yeni tüzük için oy kullanacaktı. “Tüzük dediler, işte tüzük. Seçim diyorsanız onu da yapacağız” diyen Kılıçdaroğlu, gücünü halktan almayan hiçbir gücün başarılı olamayacağını söylüyordu. Sözleri muhalefete ve daha çok imzalar yetersiz olduğu gerekçesiyle kurultayın toplanamayacağını söyleyip konuşma yapmaya çalışan Eski Grup Başkanvekili İsa Gök’e yönelikti.

Partinin Kemalist damarını temsil eden Gök, AK Partililere “Kıbleniz Pennsylvania’da mı?” diyen Gök, şimdi de Genel Başkan’ına bayrak açıyor, kurultayda salt çoğunluğun sağlanmadığını iddia ediyor, bu gibi toplantılarda hazır bulunanların belirlendiği “hazirun” defterinde sadece 538 delege imzası olduğunu iddia ediyordu. O iddialar kurultaya gölge düşürecek, Gök yuhalanacak bununla da kalmayacak yaka paça dışarı çıkarılacaktı. Orada ne konuşulup ne tartışılırsa tartışılsın koca günden geriye akıllarda en çok kalan görüntü Gök’ün tartaklanması olacaktı. Mersin milletvekili arabasına atlayıp yırtık ceketiyle evine giderken “Yanlış yapıldı, yanlışı uyarmaya çalışıyorum ama tekmeyle, kavgayla, küfürle, ceket yırtarak dışarı çıkartıyorlar. Hani demokrasi?” diye soruyordu.

Yeni CHP’ye Yeni Anayasa

Gök, “Nerede demokrasi?” derken Yeni CHP’nin de anayasası değişiyor, tüzük maddeleri bir bir okunup kabul ediliyor, Kılıçdaroğlu ise yaşanan değişiklikleri Türk demokrasi tarihi için dönüm noktası olarak tanımlıyordu. Türkiye demokrasisi için dönüm noktası mıydı orası bilinmez ama yeni tüzükte 47 madde değişiyor PM üye sayısı 80’den 60’a iniyordu. MYK üye sayısı ise 17 olarak belirleniyordu. İnsan hakları, kadın-erkek eşitliği, çoğulcu ve katılımcı demokrasi yeni tüzüğü şekillendiren ilkeler olmuştu. Yeni tüzükte çevre ve hayvan hakları da vardı, teknolojik gelişme de, emperyalizmle mücadele de…

Kurultay K. Kılıçdaroğlu chp kurultayıKılıçdaroğlu’na göre CHP’li olmak devrimci olmaktı, Mustafa Kemal olmaktı. Mustafa Kemal çağ değiştirecek kudrete sahipti, sıradaki demokrasi devrimiydi.  Sonuçta 2012’nin Demokrasi Endeksine göre Türkiye 104 ülke içinde 65. sırada; AB ülkelerinin tamamı ile Gana, Botsvana, Makedonya ya da Moldova gibi ülkelerin arkasındaydı. İşte Kılıçdaroğlu da ülke için demokrasi istiyorsak önce partide demokrasi devrimi yapılmalı mesajı veriyordu. Kadınları Yeni CHP’ye davet eden Kılıçdaroğlu, 1989 SODEP’inde İnönü’nün sadece PM için koyduğu yüzde 25’lik kadın kotasını; TBMM dâhil seçimle gelinen tüm görevler için geçerli olacak yüzde 33’lük cinsiyet kotasına dönüştürüyordu. Bu gerçekten Türkiye siyasetinde kadının yeri hatırlandığında önemli, devrim niteliğinde bir değişiklikti.

Genel Başkan, “Kimseyi ötekileştirmeden, kılığına kıyafetine bakmadan CHP çatısı altına getireceksiniz, onlar da haklarını CHP’de arayacaklar. Yeni CHP ne demek? İşte yeni CHP bu demek…  Kadınlara, gençlere inanmak demek…” sözleriyle laik hassasiyetlerin yıllar içinde partiye çok kaybettirdiği iması yapıyor, kurultayın sadece yırtık bir ceketten ibaret geçmediğini gösteriyordu. Tarih isterse her ikisini de bir köşeye yazabilirdi.

Beş ay sonra yine Kurultay

Baykal Kılıçdaroğlu chp kurultay tüzük seçimAradan beş ay geçmiş, Temmuz ayına gelinmişti. Yerel seçimler için zaman tükeniyordu. Geriye sadece 620 gün kalmıştı.  Kılıçdaroğlu ve ekibi seçim çalışmalarına 2013 Mayıs’ında başlanılması üzerinde karar kılmıştı. Adaylar “objektif” kriterlere dayalı performans denetiminden geçip öyle belirlenecekti.  Bunun anlamı eş-dost hatırının son bulması demekti. Öyle ki; 29 ilde anket çalışması bile başlatılmıştı. Büyük iller için 10’ar kişilik özel ekipler oluşturulmasına karar verilmişti. Bu ekipler rakiplerin eksikliklerini gözden geçirecek, kendi adaylarının lehine çizeceği yol haritalarını Genel merkez ile paylaşacaktı. Hâlihazırdaki Belediye Başkanları, bir önceki seçimden Baykal ve avenesinin belirlediği isimlerdi. Hal böyle olunca başkanlar yeni yönetim karşında tetikteydi. En çok dillendirilen milletvekillerinin aday gösterileceği iddialarıydı.

Yeni CHP bu dedikoduların önünü almak için ana ilke olarak Ankara, İstanbul ve İzmir’deki ilçe belediye başkanlıklarına hiçbir vekilin aday olmayacağını belirtiyordu. Bu arada vekiller de kendi seçim bölgeleri ile son gelişme, bilgi ve halkın beklentilerini rapor edecekti. Temel ilkelerde en muğlak ifade ise “Değişiklik yapılması gereken yerlerde adayları kamuoyu yoklaması ile belirleyeceğiz” maddesiydi. Pekâlâ, bir aday üzerinde değişiklik yapılması gerekebilir, halk bu kişiyi istedi diyerek örgütten bağımsız bir isim öne sürülebilirdi. Sonuçta yerel seçimler için nasıl bir yönelim olunacağına dair kabaca da olsa bir siyaset belirlenmişti.

Tüm bunlar yanında Kılıçdaroğlu bir yandan yine kurultaya hazırlanıyordu. 34. Olağan Kurultay Temmuz’da düzenledi ve Parti Meclisi belirlendi. Genel Başkan Kılıçdaroğlu, 18 Temmuz 2012 tarihini neredeyse yarım asırlık hizipçiliğin tarihe karıştığı gün olarak görmüş müdür orası meçhul. Ama şurası çok açık ki; yeni yönetimde geleneksel yapı da sola açılım da bir arada temsil şansı buluyordu. Değişimi dengeli bir şekilde gerçekleştiren Kılıçdaroğlu, parti içi demokrasiyi işletme hevesiyle kalıcı bir üslup değişikliğine gitmek istiyor, iktidar eleştirilerini basmakalıp söylemlerle şekillendirmek yerine yeni projeler inşa ederek sadece örgütüne değil topluma da bir şeyler anlatmayı tercih ediyordu.

CHP gibi köklerinden arınmakta hayli zorlanan bir siyasi yapıda tüm bunlar zordu ve gerçek bir liderlik imtihanına girmek anlamına geliyordu. Kimilerine göre Kılıçdaroğlu CHP’yi sembollerin kavgasını yürüten bir parti olmaktan çıkarmaya artık çok yakındı. Kemalizm kavramlarıyla sınırlı kalınmıyor, sosyal demokrasi kendini her zamankinden daha güçlü hissettiriyordu. Zira yeni kadroda gerçekten de sosyal demokrat isimler daha ağırlıklıydı. Uzun süre seçkinci ve dışlayıcı olmakla itham edilen CHP’de Kılıçdaroğlu’nun düşlediği herkesin yer alabileceği bir partiydi.  Laiklik savaşlarının yerini halkın derdi almalıydı. Bakış açısı buydu. Ve kimilerine göre Ecevit’i CHP Genel Başkanlığı’na taşıyan 1972’deki Kurultay’dan beri gerçek manada ilk kez değişimden söz etmek mümkündü. Kendisine “Neden CHP bu kadar çok kurultaya gidiyor?” diye sorulduğunda “Kurultaylar demokrasi gereğidir. Umarım diğer siyasi partilere örnek oluruz. Oralara da demokrasi gelir” diye yanıt veriyordu. Kılıçdaroğlu’na göre Yeni CHP sosyal demokrasiyi getirmişti sırada bunu memleket sathına taşımak vardı. Kuşkusuz özgürlüklerle birlikte…

Gezi Parkı Eylemleri akp ak parti chp kılıçdaroğlu erdoğan

Gezi’ye doğru…

Türkiye’de 2012 yılı gerilimler, tutuklamalar ve hesaplaşmalar yılı oluyordu. Eski Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ internet andıcı ve Balyoz’dan, Emekli Orgeneral Çevik Bir 28 Şubat soruşturmasından tutuklanıyordu.  Ankara 12. Ağır Ceza Mahkemesi, 12 Eylül askeri darbesine ilişkin dönemin Genelkurmay Başkanı 7. Cumhurbaşkanı Kenan Evren ile Emekli Orgeneral Tahsin Şahinkaya’nın şüpheli olarak yer aldığı iddianameyi kabul edip ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırılmalarını istiyor, tutuklu gazeteciler Nedim Şener ve Ahmet Şık tahliye ediliyordu. Suriye Türk uçağını düşürüyor, CHP milletvekili Hüseyin Aygün PKK tarafından kaçırılıyor, önceleri AK Parti’yi sıkça eleştiren HAS Parti Genel Başkanı Numan Kurtulmuş ile Erdoğan’ın siyasi flörtü başlıyor, darbeler raporu TBMM’ye sunuluyordu.  Hepsi mühim gelişmelerdi ama Türkiye siyasi tarihine damga vuracak, politikanın seyrini değiştirecek asıl gelişmeler bir sonraki yıl yaşanacaktı. O gelişmeler Gezi Parkı Eylemleri ve AK Parti ile Gülen Cemaatinin ortaklığını bozacak 17-25 Aralık soruşturmalarıydı.

Gezi Parkı: Bir ağaçtan ötesi

12 Haziran 2011 Genel Seçimleri öncesi AK Parti’nin Seçim Beyannamesi‘nde şöyle yazıyordu: “İnsan sağlığına yönelik çevresel tehditleri asgariye indirerek halkımızın daha huzurlu yaşayacağı kent ve köyler oluşturacağız. Vatandaşlarımızın kendi sağlıkları ile ilgili farkındalıklarını arttırarak, hayata yıllar, yıllara hayat katacağız. Beden ve ruh sağlığı yüksek seviyeye ulaşmış bir toplum yapısını geliştireceğiz.” Ancak her seçim beyannamesinde yazılan doğru çıkmayabiliyordu. Bu sözler yazıldıktan sadece iki Haziran sonra Türkiye’de huzurlu kentlerden ziyade öfkeli olanlarından söz etmek olasıydı. Taksim Gezi Parkı‘nın bir kısmına inşa edilmesi planlanan Taksim Kışlası‘nı engellemek için parkta bulanan çevreci aktivistlere polis 28 Mayıs 2013 sabaha karşı orantısız güç kullanmıştı. Eylemciler Gezi Parkı’na yapılması planlanan inşaatın iptalini istiyorlardı. Karşılarında buldukları ise polisin hasmane tutumu olmuştu. Bu yaşananlar ne bir 1960’ın 555K’sı, ne 1970’in Haziran olayları, ne 1990’ların sürekli aydınlık için bir dakika karanlık eylemi, ne de 2007’nin Cumhuriyet mitinglerine benzerdi.

erdoğan gezi parkı olayları eylemleri chp ak parti

Örgütsüzdü, kendiliğindendi, birdenbire ortaya çıkmış gibiydi ama aslında herkese göre ardında yatan nedenler bir ağaçtan da ötesiydi. Gezi hem çevreci bir eylemdi hem İnsel’in tarif ettiği gibi bir haysiyet ayaklanmasıydı. Ayaklanılan bir iktidar ve o iktidarın bir kişi üzerindeki izdüşümü yani Recep Tayyip Erdoğan‘dı.  “Birkaç ağaç için” olacak şey miydi? Aslında Recep Tayyip Erdoğan yıllar önce çok başka bir coğrafyada De Gaulle’un yaşadığı şaşkınlığa benzer bir şey yaşıyordu. Fransa’da 1968’in Şubat ayıydı. Paris Sinematek’in kurucu müdürü Henri Langlois Kültür Bakanlığı tarafından görevinden alınmış, Yeni Dalga sinemasının öncü isimleri kendilerini Paris sokaklarında hükümet karşıtı yürüyüşlerde bulmuş, Langlois birkaç ay sonra görevine iade edilse bile 68 Mayıs’ında her yerde genel grev, tüm üniversitelerde ise işgal yaşanmıştı. Bu 68 kuşağının sesiydi. İşte tüm bunlar yaşanmadan önce de De Gaulle’un sorduğu soru ağaç örneğine benzerdi, “İki film için” olacak şey miydi? Bunca gürültüye ne gerek vardı?

Sonuçta resmi olmayan rakamlara göre yaklaşık 7 buçuk milyon göstericinin katılacağı eylemler dönemin Başbakan’ı Erdoğan’ı köşeye sıkıştırmıştı.  Ülke kutuplaşmıştı, bir ülkenin halkının yarısı açıktan açığa tehdit edilebiliyor, bir ülkenin diğer yarısına hemen her gün nefret serumu takılabiliyordu. Halbuki duble yollar, metrolar, tüp geçitler, köprüler, hava limanları, AVM’ler inşa eden bir iktidara; reva değildi bu tepki, bu terbiyesizlik hali!

Bugüne dek ona ses çıkarmayan, yaptıklarını alkışlayan, ondan demokrasi medet uman, gerçekten bu memlekette sivilleşmeyi desteklediğini, hatta bunun için cansiperane bir tutum takındığını zanneden o yetmez ama’lı kitle bile Erdoğan’dan aheste aheste elini ayağını çekmeye başladığında kin ve kibir el ele gün ışığına çıkıyordu. Askerin yerini polis, tankın yerini TOMA, apoletin yerini ekoseli ceket alıyordu. Kazanma bağımlılığına tutulmuş iktidar; kazandıklarını yitirmeye başladığında, işler her zamanki tıkırında gitmediğinde tahammülsüzlük baş gösteriyordu. Tüm bunlar yaşanırken torununun her sabah kendisini “Dik dur eğilme, bu millet seninle!” sloganıyla uyandırdığını anlatan Erdoğan yaşanan kayıpların ardından polisin destan yazdığından söz edip, polise emri kendisinin verdiğini çekinmeden ifade edebiliyordu.

Yaşananlar sadece Gezi Parkı ile alakalı değildi. Bu tepki sadece polis şiddeti, alkol yasağı, Roboski ya da Reyhanlı katliamları ile ilgili değildi. Bu tepki sadece Erdoğan’ın ağzından çıkan “Ahlak kurallarımız var, hangi aile kızının bir kucağa oturmasını ister?” tespitine yönelik değildi. Yaşanan demokratik bir sivil başkaldırıydı. Yaşananlar sadece Başbakan’ın seneler içinde sarf ettiği yaralayıcı, hor görücü sözlerine yönelik olmadığı gibi tek başına ekonomik zorluklar, küçük esnafın belinin bükülmesi, çiftçinin, köylünün acınır hale düşmesi ve üniversitelerin özgür olamaması ile alakalı da değildi.

Halkın ortaya koyduğu tepki keyfi tutuklamalara, öylesine göz altılara, insanların yaşamlarını sürdürme biçimlerinin baştan aşağı şekillendirilmek istenmesine yönelik bir haykırış da değildi sadece. Veyahut kentlerin, kamusal alanların özel sermayeye peşkeş çekilmesi, neo-liberalizminin tavan yapması, nükleer enerjinin doğaya tecavüz edeceği gerçeğinin farkına varılması ile de alakalı değildi. Aslında Gezi isyanı hepsinden birazdı.  Türk’ü de, Kürt’ü de, inançlısı da inanmayanı da, tek ortak noktaları demokrasi olan insanları yan yana yürütebilen toplu bir istifraydı.

İşte Gezi hareketi, iktidara yönelik bu isyan, bu istifra aynı zamanda muhalefetin de görevini layığıyla yerine getirmemesi ile benzer bir anlam taşıyordu.

X kuşağı da dışarıdaydı, tedirgin sekülerler de, Kürtler de, utangaç Kemalistler de, kızgın liberaller de, yorgun demokratlar da, çevreciler de… Ama en çok, kendilerini belli bir kaba sokmak istemeyen gençler dışarıdaydı.

Dışarıda olmalarının kuşkusuz politik, kültürel, sosyal, sosyo-psikolojik yönleri vardı ama yıllarca AK Parti karşısındaki muhalefet boşluğunu bunca yılın birikmişliğiyle üstleniyorlardı farkında olmadan. Peki, ana muhalefet tüm bu yaşananlar karşısında ne yapıyordu?

CHP’nin Gezi’ye bakışı

Olayların üstünden iki gün geçmişti. CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu 29 Mayıs’ta Gezi Parkı protestolarını desteklediğini söylemişti. 31 Mayıs’ta polisin eylemcilere yönelik müdahalesini eleştiriyor, Başbakan Erdoğan ve hükümeti sorumluluğa çağırıyordu. Kılıçdaroğlu’na göre yargının verdiği karar doğrultusunda polis derhal Taksim Gezi Alanı’ndan geri çekilmeliydi. Halkla polis karşı karşıya getirilmemeliydi. Halk kendi kentine yani İstanbul’a sahip çıkıyor, bunun için direniyordu. Doğayı ve kentini korumak istiyordu.

Ancak günler ilerledikçe polisin kullandığı şiddet arttı, o şiddet arttıkça eylemler İstanbul dışına da taştı. 2 Haziran’da yine gazetecilere konuşan Kılıçdaroğlu yaşananların çok daha büyük bir mesele olduğunu anlamıştı. Toplumun özgürlük ve demokrasi konusunda ciddi bir tepki verdiğini söylüyor, eylemlerin neredeyse yurdun tamamına yayılmasını iktidarın getirdiği bir baskının sonucu olarak okuyordu. Ona göre Türkiye artık Erdoğan’ın bildiği Türkiye değildi. Ve Gezi’de yapılan eylemin bir CHP eylemi olmadığının da farkındaydı.

Gezi Parkı’na CHP Genel Başkanı etiketiyle değil, sivil bir yurttaş olarak gittiğini söyleyen Kılıçdaroğlu, krizi fırsatçılık olarak kullanmadıklarının altını çiziyordu. Yaşananlara, kayıplara ve halkın tepkisine saygı için mitingini erteleyen CHP lideri “Bir ağaç gibi hür ve kardeşçesine” diyen Nazım Hikmet‘i de anıyor ve mezarının bundan böyle Gezi Parkı’nda olması gerektiğini söylüyordu. Bununla birlikte eylemcilerin sadece iktidarla değil, muhalefet ile ilgili de güvensizlikleri vardı.

Aylin Ankara Kuğulu Park gezi olayları chp milletvekilleriKimi eylemciler aslında muhalefet partilerinin pozisyon itibariyle desteklenebilir olduklarını, ancak esas sorunun siyasi aktörlerden kaynaklandığını düşünüyorlardı. Örneğin Kemal Kılıçdaroğlu’nun yerine yeni bir lider geldiğinde CHP’nin en azından çok daha sorgulayıcı ve iyi bir muhalefet partisi olacağına inananların sayısı az değildi. Tabii bununla birlikte Kemal Kılıçdaroğlu’nu “halkın haklarını savunan” ve “güven veren lider” olarak tanımlayanlar da sayıları daha az olsa bile o alanlardaydı. Yine de CHP Gezi’yi önemsediğini göstermek niyetindeydi.

CHP Genel Başkan Yardımcısı Faruk Loğoğlu, Gezi Parkı eylemlerinden demokratik bir halk eylemi olarak bahsederken, CHP Grup Başkanvekili Muharrem İnce  yaşananları milletin özgürlük talebi olarak yorumlamıştı. CHP Genel Başkan Yardımcıları Gürsel Tekin ve Sezgin Tanrıkulu ile 20 milletvekili Taksim Gezi Parkı’nda sabahı geçirmiş, Ankara’da CHP Grup Başkanvekili Emine Ülker Tarhan Gezi eylemlerine katılmış, Kuğulu Park’taki çadırların kaldırılmasını istemeyen CHP Milletvekili Aylin Nazlıaka ise eylemciler ile birlikte polislerle konuşarak çadırların kaldırılmaması için mücadele etmişti. Daha sonra (2015) Gezi Parkı eylemleri sonrası sosyal medyada kurulan Demokrasi Grubu ile bir araya gelecek olan Kılıçdaroğlu daha fazla özgürlük ve demokrasi için gençleri CHP’ye davet edecekti.

2013’ün ikinci bombası: 17 Aralık Operasyonu

Bir İçişleri, Sanayi ve diğeri ise konuttan sorumlu üç Bakan’ın oğlu, ‘Yaşam Mimarı’ lakaplı Türkiye’nin en ünlü ve karlı müteahhidi, büyük bir kamu bankasının genel müdürü ve AK Partili bir Belediye Başkanı… Türkiye 17 Aralık sabahına işte bu isimlerin gözaltına alındığı haberleriyle uyanıyordu. Bu Türkiye siyasi tarihinin en büyük operasyonlarından biriydi.

17 aralık yolsuzluk operasyonu bakanlar chp ak parti

Dönemin Cumhuriyet Savcısı Celal Kara‘nın talimatları ve mahkemelerin arama kararlarını yerine getirmesiyle İstanbul Emniyeti Organize Suçlarla Mücadele ve Mali Şube Müdürlüğü tarafından gerçekleştirilmişti. Suçlamalar ağırdı. Rüşveti görevi kötüye kullanma, ihaleye fesat karıştırma ve kaçakçılık suçlamaları uzun yıllar kendisini yolsuzluklarla mücadele eden parti olarak tanımlayan AK Parti için tam bir şoktu. Asıl büyük şok ise Başbakan Erdoğan‘ın operasyonun başladığından çok sonradan haberdar olduğu gerçeğiydi. Bunun anlamı aslında basitti. Polis şefleri, savcılarla bir araya gelip soruşturma dosyalarını yönlendirme olanağı bulunan iktidardan bilgileri saklamayı becermişti. Çünkü bu kez işin içinde Bakan çocukları vardı. Dershanelerin kapatılması kararı ile birlikte doruğa ulaşan AK Parti ile Gülen Cemaati geriliminin daha da arttığı ve artık geri dönüşü olmayan bir yola girildiğinin işaretiydi tüm bu yaşananlar.

erdoğan 17 aralık chp ak parti yolsuzluk yüce divan

Erdoğan başlatılan soruşturmanın asıl amacının hükumet ve ekonomiyi zor durumda bırakmak olduğunu söylüyordu. Soruşturmaların dershane gerginliğiyle ilgili olduğunu ve Yargı ile Emniyet’te bulunan Gülen hareketine bağlı personel tarafından, yine Gülen Hareketi’nden gelen talimat üzerine bu soruşturmanın başlatıldığını iddia ediyordu. Erdoğan’a göre yürütme ve yargı içine sızan Gülenciler bir nevi “paralel devlet” görünümündeydi. Gözaltıların başlamasından kısa süre sonra o paralelcileri ortadan kaldırmak için harekete geçildi. Yargıdan, TRT’ye, BDDK’dan, TİB’e kadar birçok önemli kamu kuruluşunda çalışan personel görevden alındı.

Bununla da kalınmadı ilk etapta İstanbul’da 11 polis müdürünün, Ankara’da 18 polis şube müdürünün görev yeri değiştirildi. Erdoğan bu değişikliklerin devam edeceğini “Devlet içindeki devlet olan bu örgütlenmeyi kesinlikle meydana çıkaracağız. Babamızın oğlu olsa dinlemeyiz” sözleriyle belli ediyor yaşananların Gezi olaylarıyla başlayan sürecin devamı olduğunu bunun ise siyasal mühendislik projesinin devamı niteliği taşıdığından bahsediyordu.

Amaç dış odaklar ile birlikte hükümeti yıpratmaktı. Ortada ise tek bir gerçek vardı. 2002 öncesi siyasi partilerin yolsuzluklar ile ilişkilendirilmesi sayesinde tek başına iktidara gelen AK Parti için aynı kelime bundan böyle aşil topuğu haline geliyordu. İktidar sıkışmış, Gülen cemaati ile kavga başlamış, yerel seçimlere üç buçuk ay kalmıştı. CHP ve Kılıçdaroğlu’nun yerel seçimler öncesi eli gerçekten de kuvvetlenmiş miydi? Bunu öğrenmek için çok fazla beklemek gerekmeyecekti.

Yazının 1. Bölümü için tıklayın

Yazının 2. Bölümü için tıklayın

Yazının 4. Bölümü için tıklayın