Tanrıça Themis’in Türk Kadınları için döktüğü gözyaşları

Ülkemizde kadınların öldürülmek, tecavüz edilmek, işkenceye uğramak, sakat bırakılmak gibi bedensel bütünlüğüne yönelik haksız fiillerde kantarın topuzu kaçmıştır. Kadın, her coğrafyada her ırkta her millette kadındır. Hal böyleyken acaba her coğrafyada, her ırkta, her millette kadına verilen değer bu kadar genel geçer, objektif ve eşit mi?

  Kadınların adalet hakkı; Ülkemizde kadınlar adalete güveniyor mu?

Kişilik hakkı, her şahsın, kişiliğini oluşturan tüm değerleri içine alan ve kendisiyle doğrudan bağlantılı, her unsur üzerinde geçerli olan mutlak nitelik taşıyan bir haktır. Kişilik hakkının kapsamını oluşturan değerler, “kişinin yaşama, vücut bütünlüğü gibi fiziksel (maddi); Haleti ruhiyesi, aile mahremiyeti, cinsel hayatı mahremiyeti gibi duygusal ve onur, haysiyet gibi sosyal kişilik değerleri” olarak gruplandırılabilir. Kişilik hakkı, kadın-erkek ayrımı yapılmadan tüm gerçek kişilere tanınan haklar olmasına rağmen, son günlerde özellikle kadınların kimilerinin göğe yükselen feryatları kimilerinin sessizce içine akıttığı gözyaşları ile kadınların kişilik haklarının hiçe sayıldığı görülmektedir.

Birleşmiş Milletler tarafından 1948 yılında, ülkemiz tarafından da bir yıl sonrasında kabul edilen İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 2’nci maddesinde “Herkes ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal veya başka bir görüş, ulusal veya sosyal köken, mülkiyet, doğuş veya herhangi başka bir ayrım gözetilmeksizin, bu bildiride ilan olunan bütün haklardan ve bütün özgürlüklerden yararlanabilir.” denilmektedir.

Yine Birleşmiş Milletler tarafından kabul edilen Kadınlara Karşı Her Türlü Ayırımcılığın Önlenmesine Dair Sözleşmenin (CEDAW) –ki ülkemiz tarafından 1985 yılında onaylanmıştır- “Kadınlara Karşı Ayrımcılığın Tanımı” başlığını taşıyan 1’inci maddesinde “Bu sözleşmenin amacı bakımından “kadınlara karşı ayrımcılık” terimi siyasal, ekonomik, sosyal, kültürel, kişisel veya diğer alanlardaki kadın erkek eşitliğine dayanan insan haklarının ve temel özgürlüklerin, medeni durumları ne olursa olsun kadınlara tanınmasını, kadınların bu haklardan yararlanmalarını veya kullanmalarını engelleme veya hükümsüz kılma amacını taşıyan veya bu sonucu doğuran cinsiyete dayalı herhangi bir ayrım, dışlama veya kısıtlama anlamına gelir.” denilmektedir. Görüldüğü üzere, uluslararası ölçekte kadın ve erkek eşit düzeyde bireyler olarak kabul edilmiş ve kadınlara karşı her türlü ayrımcılığın önü kesilmiştir.

Ülkemizde, yukarıdaki düzenlemenin izdüşümü normlar hiyerarşisinde en üst noktada yer alan 1982 Anayasası’nın, Kanun Önünde Eşitlik başlıklı 10’uncu maddesinde;

“Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir. (Ek fıkra: 7.5.2004-5170/1 md.)

Kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir. Devlet, bu eşitliğin yaşama geçmesini sağlamakla yükümlüdür. (Ek cümle: 7.5.2010-5982/1 md.)

Bu maksatla alınacak tedbirler eşitlik ilkesine aykırı olarak yorumlanamaz. (Ek fıkra: 7.5.2010-5982/1 md.)

Çocuklar, yaşlılar, özürlüler, harp ve vazife şehitlerinin dul ve yetimleri ile malul ve gaziler için alınacak tedbirler eşitlik ilkesine aykırı sayılmaz. Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz. Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde (…)(1) kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadırlar” denilmek suretiyle ortaya çıkartılmıştır.

Peki, gerçekten de ülkemizde kadın ve erkek eşit midir? Cinsiyete dayalı ayrımcılık yargı kararlarında göze çarpmakta mıdır? Türkiye’de kadınlar adaletin tecelli edeceğine samimiyetle, yürekleriyle, zihinleriyle inanmakta mıdırlar?

Kadınlara yönelik kasten öldürme, kasten yaralama, cinsel saldırı suçlarına ait dosyaların sayısı gün geçtikçe artmaktadır. Gazetelerin manşetleri, hemen hemen her gün, mağdur bir kadının ya hayatının son bulması ya vücut bütünlüğünün zarara uğraması ya da kişiliğine yönelik aşağılayıcı ve onur zedeleyici fiillere maruz kalması konulu haberlerden oluşmaktadır. O halde yukarıda ele aldığımız kanun maddesinin lafzı yani sözel ifadesi matbaadan çıkmış kurumuş mürekkebin kağıttaki izi olarak mı kalacaktır yoksa o kanunun ruhuna uygun olarak realitede layıkıyla uygulanıp kadınların hakları, onurları onlara teslim edilecek midir?

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kanun teklifleri arasında kadın cinayetlerinde haksız tahrik indirimi ile iyi hal indirimlerinin kaldırılmasının gündeme alındığı görülmektedir. Peki, sırf kanundaki bu düzenleme ile sorunu kökten çözmek mümkün müdür? Bu teklifler şayet yasalaşırsa, kadınlar derin bir oh çekerek huzura erecekler midir?

Esasında bu sorunun cevabı basit bir akıl yürütmeyle yani muhakeme ile bulunabilir. İç hukukumuzda en temel metin olan Anayasanın, “Anayasanın bağlayıcılığı ve üstünlüğü” başlıklı 11. maddesinde ” Anayasa hükümleri, yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri bağlayan temel hukuk kurallarıdır. Kanunlar Anayasaya aykırı olamaz” denilmek suretiyle devleti oluşturan üç erkin (kuvvetin) Anayasa maddeleri ile bağlı olduğu hüküm altına alınmıştır.

Şu halde üç erkten biri olan yargının temel direği olan, mahkemelerde davaları karara bağlayan, Türk Milleti Adına diye başlayan gerekçeli kararların altına imza atarak adaleti dağıtan hakimlerin kararlarını tesis ederken cinsiyetçi yaklaşımlara paye vermemeleri gerekmektedir.

Yine üst mahkeme olan Yargıtay’da görevli olan hakimlerin de cinsiyet eksenli kararları iki kere vicdan süzgecinden geçirmeleri ve buram buram cinsiyet ayrımcılığı kokan kararları istikrarlı bir biçimde bozmaları, böylece bu tip kararlara ilişkin yerleşik içtihat anlayışı oluşturmaları gerekmektedir.

Kadınların maruz kaldıkları olayların ceza hukuku boyutu yanında bir de özel hukuk boyutu olduğu da su götürmez bir gerçektir. Yukarıda açıkladığımız maddi kişilik değeri olan vücut bütünlüğünün ihlali, zarar görenin bedenin maddi bir zarar meydana gelecek şekilde bozulmasını ifade etmektedir. Ülkemizde kadınların öldürülmek, tecavüz edilmek, işkenceye uğramak, sakat bırakılmak gibi bedensel bütünlüğüne yönelik haksız fiillerde kantarın topuzu kaçmıştır.

Yaralar kapanır, morluklar, çürükler elbet iyileşir, peki dövülen, sövülen, tecavüz edilen, hakir görülen kadının manevi dünyasında yani duygusal kişilik değerlerinde açılan yaralar acaba kapanır mı; acaba sızıları diner mi?

Ülkemizde adli yargı kolunun üst derece (kontrol) mahkemesi Yargıtay’dır. Yargıtay, içtihatlar aracılığıyla, kanunların şüpheli, belirsiz noktalarını aydınlatıp onlarda bulunan boşlukları doldurmaktadır. Bu yönüyle içtihatlar yardımcı hukuk kaynaklarıdır. Yargısal içtihatların içinde öyle bir tanesi vardır ki; bu içtihat tipine bağlayıcılık gücü tanınmıştır. Bunlara içtihatları birleştirme kararları denilmektedir. Bağlayıcılık gücünden ötürü, içtihatları birleştirme kararları hukukun asli kaynakları arasında sayılmaktadırlar. Şu halde, kadınların özel hukuk anlamında korunmalarının yolu da tüm hakimleri bağlayan, onların keyfi olarak nitelendirilebilen tüm kişisel karar verme imkanlarının önünü kesen içtihatları birleştirme kararlarının oluşturulması ile mümkün olacaktır.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, bir boşanma davasında, sosyal paylaşım sitesi Facebook’tan başka erkeklerle fotoğraflarını paylaşan kadının eylemini, bunu öğrenmesi üzerine onu döven kocanın eyleminden daha ağır bir kusur saymıştır. Kurul, koca lehine 10 bin lira tazminata hükmeden yerel mahkeme kararını onamıştır. Elbette, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun işbu hükmü bir içtihadı birleştirme kararı değildir ve hukukun asli kaynağı olarak kabul edilemez.

Ne var ki; bu davaya benzer davalarda kadınların kişilik değerlerinin rencide olmasının, kocaların bu hükümden cesaret alarak karılarını dövmelerinin ve akabinde bu şekilde şiddetin mazur görülebilen bir eylem olmasının önü açılmıştır. Hukuk, her birey için eşit olduğuna göre bu içtihattaki kriter esas alındığında yarınki gün koca Facebook’tan başka kadınlarla çekilen fotoğraflarını paylaşırsa kadın da kocasını dövebilecektir. Fiziksel şartların eşit olmayışından ötürü bir kadının bir erkeği dövebilmesi şayet özel eğitim almamış ise mümkün müdür? O halde, bu içtihat cinsiyetçi yaklaşımla kaleme alınmıştır.

Yargıtay’ın bu kez bir ceza dairesinin kararına bakalım:

Yargıtay 5. Ceza Dairesi’nin 07.04.2010 Tarih 2010/657 Esas 2010/2746 Karar sayılı içtihadında, cinsel saldırıya maruz kalan kadının ruh sağlığında meydana geldiği iddia edilen bozulmanın “kalıcı olup olmadığının” belirlenmesi ve kararın ona göre verilmesi gerektiği ifade edilmiştir. Davaya konu olayda bir kadına ruh sağlığını bozacak şekilde cinsel saldırıda bulunulmuştur.


Hangi doktor, kadının ruh sağlığında tecavüz sonrasında meydana gelen bozulmanın kalıcı olup olmadığının teşhisini koyabilir. Ruhun evi olan kalbin, doktorun içeriye göz atmasına müsaade eden bir penceresi olmadığı gibi stetoskobunun işiteceği düzeyde acısının sesi de yoktur.

Lucius Annaeus Seneca’nın ifade ettiği gibi “Hafif acılar konuşabilir ama derin acılar dilsizdir.”

Sonuç olarak, adalet ve düzen tanrıçası Themis’in bir kadın olduğu adalet dağıtıcıları tarafından unutulmamalı ve kadınların kişilik hakları, eşitlik hakları korunarak cinsiyetçi ayrımcılık şüphesini akla getirebilecek her içtihattan, her hükümden imtina edilmelidir ki; Türkiye’de kadınların adalete duydukları güven örselenmesin ve Tanrıça Themis’in Türk kadınları için döktüğü gözyaşları da dinebilsin.


Kadın kadınlığını yaşayamazsa ne olur?