Kaos ve Mitoloji (3): Ovidius’un Kaotik Yaşamı

Ovidius’u anlamak, şiirinin tadına varmak, günümüz okuyucusu için pek kolay değildir. Yalnızca sevgiye, kadın-erkek ilişkilerine dayanan bir görüşle onun şiir evrenine, duygu alanına gireceğini sanan bir okuyucu, daha başlangıçta yanlış bir yola sapmış demektir.

Kaos ve Mitoloji (3): Ovidius'un Kaotik Yaşamı

Kaos kavramının ilk olarak mitolojik metinlerde karşımıza çıktığından ve bu mitolojik metinlerin edebi biçim anlamında şiir türünde olduğundan bahsetmiştik yazı dizimizin önceki bölümlerinde.

Kaos kavramından ilk bahseden ozanlardan Hesiodos ve yüzyıllar sonra kendisinden etkilenen ve Batı dünyasındaki pek çok edebiyatçı ve sanatçıyı etkileyen Ovidius’tan bahsetmiş; gerçek hayatın ve gerçek hayatı konu alan sanat eserlerinin, edebi metinlerin, şiirlerin; hatta bizzat sanatçı ve ozanların kendilerinin, kendi hayatlarının kaotik birer sistem ya da öğe olabileceğine değinmiştik.


Bu yazıda, kaosla başlayan ve en önemli eserlerinden biri olan Dönüşümler’den ve yaşamından önceki yazımızda kısaca bahsederek giriş yaptığımız Ovidius’tan ve elbette ki yine kaos kavramından bahsedeceğiz bu kapsamda. Zira mitologya kitaplarının çoğu, kaynak olarak Augustus zamanında yaşamış olan Latin şair Ovidius’u alır.

Ovidius, yalnız Roma’nın değil, çağdaş Batı şiirinin de en güçlü, besleyici, eskimez kaynaklarından biridir. Dönüşümler şiiri, günümüz Batı mitolojisinin bütün konularını içerir, daha doğrusu bu yapıt, hızlı ve özensiz bir biçimde yazılmış olmasına rağmen, Yunan-Roma mitolojisini, söylencelerini ve öykülerini bir bütünlük içinde veren başlıca yapıttır. Bana kalırsa, Hesiodos’tan bile daha gözde olan, efsane ve destanların kendisi efsane olmuş yazarı Homeros‘tan daha ayrıntılı, daha özlü bir nitelik taşır. Bir Romalı olmasına karşın, Anadolu‘ya da gelmiş, bir süre orada yaşama gereğinde bırakılmıştır. Ovidius’u anlamak, şiirinin tadına varmak, günümüz okuyucusu için pek kolay değildir. Yalnızca sevgiye, kadın-erkek ilişkilerine dayanan bir görüşle onun şiir evrenine, duygu alanına gireceğini sanan bir okuyucu, daha başlangıçta yanlış bir yola sapmış demektir. Onun şiirlerinde, Anadolu-Yunan-Roma ilkçağının bütün öykülerini, söylencelerini, gönül oyunlarını bulmak kolaydır; ancak bu kolaylık, ilkçağı bilmeye, bir bütünlük içinde anlamaya bağlıdır.

Şöyle bir çevremize bakınalım, göreceğimiz ağaçların, çiçeklerin, otların, akarsuların, büyük kayaların, dağların insanın düşünce gücünün ulaşamayacağı bir çağda hep diri olduğunu, birer insan niteliği taşıdığını bilmeden görürüz. Bu doğa varlıkları başlangıçta seven, sevilen, özleyen, kıskanan, yeren, alaya alan, eğleyen, kızan, gülen, çekiştiren ve benzeri nice insana özgü eylemin örneğiydi, hepsi insandı. Duvar deliklerinde dolaşan kertenkele, göllerde vakvaklayan kurbağa, ağaçların doruklarında tedirgin edici sesler çıkaran karga, saksağan, sevimli kuğu, barışçıl güvercin, yılan, boğa, inek, kartal, doğan, atmaca, kırlangıç birer insandı, değişik eylemleri yüzünden tanrılarca başka varlıklara dönüştürüldü. Ozanca düşünürsek evrende önce insanla ilgisi olmayan canlılar yaratılmış, sonra da kişiler bunların dönüşmesinden yaratılmıştır diyebiliriz. Oysa önce insan vardı, sonra yaptığının karşılığına uygun bir nesneye dönüştürüldü. Nitekim bu yapıtta söz konusu edilen canlı varlıkların hepsi birer insan duygusunu yansıtır. Ovidius’un şiirine göre, doğal canlılar sayısında insan duygusu vardır diyebiliriz neredeyse ki bu pek de yanlış bir benzetme sayılmaz. Ayrıca, nasıl ki bu dönüşümler sonucunda geriye dönüş genelde mümkün olmazsa, klasik bir kaotik süreç olan türbülanstan sonra bir garip çekicinin etkisiyle oluşan yeni düzende de kaotik yapılara ilişkin“geri dönüşsüz zaman” ilkesi gereğince eski düzene dönüş mümkün değildir. Bu durum daha sonra yine Ovidius’un “Metamorphosis of Narcissus” adlı mitolojik öyküsünde ayrıntılı olarak ele alınacaktır.

 

Kamu yaşantısının kendisine göre olmadığını düşündüğü için üstlendiği adli görevleri bırakarak kendini tamamen şiire veren, şair arkadaşıPompeius Macer‘le birlikte Yunanistan‘ı dolaşan ve şiirleri, Orta Çağ’ın sonuna kadar Avrupa sanatı ve edebiyatını önemli seviyede etkilemiş olan Ovidius’un yaşamında fırtına (türbülans) dinmiyor, kaos devam ediyordu. Çünkü İ.S. 8’de,  bir zamanlar kendisini çok sevmesine rağmen, İmparator Augustus tarafından devlete ihanetle suçlanarak bugün Romanya sınırları içinde bulunan Tomi‘ye sürüldü. Kültürlü Roma şehirlilerin Dönüşümler ve onlarca kaba, eğlenceli, açık saçık şiirlerin şairi olarak bahsettikleri “Büyük Ovidius”un sürgün edildiği yer hakkında “başkentten çok uzak, barbarlarla dolu, Karadeniz’de korkunç bir yerler”, İmparator Augustus’tan ise“tanrımız” diye bahsettiklerini öğreniyoruz Anne Rice‘ın Pandora adlı romanından. Ancak bu tanımlamaların gerçeğe dayalı bilgilerden çok onların beklentilerini yansıttığını tahmin etmek çok güç değil.

Ovidius, uzun yıllar boyunca Tomi’de sürdürdü yaşamını ve kitapları bütün Roma’da yasaklanmış ve toplatılarak yakılmıştı. Kitapçılarda ya da halk kütüphanelerinde onun çalışmalarını bulmak olanaksızdı. Ancak entelektüellik açısından ender görülen bir olgunlukla Ovidius’a ve onun erotik yazılarına büyük bir sadakat hisseden edebiyata meraklı ileri görüşlü zengin soyluların kendilerine ait Dönüşümler’in kopyalarını ya da Ovidius’a ait herhangi başka bir çalışmayı yakmaya hiç niyetleri yoktu ki günümüze kadar ulaşabildiler. Ayrıca söz konusu kitaplar, Roma dışında, söz gelimi Atina’da ya da M.Ö. 189’da Romalılar tarafından serbest şehir ilan edilen ve daha sonra M.Ö. 25’te tamamen Romalıların kontrolüne geçen antik Frigya kenti Antioch’ta (bugünkü Antakya) son derece popülerdi ve neredeyse her dükkanda kolaylıkla bulmak mümkündü. Popüler okumanın çok moda olduğu ve parşömen ruloları olarak ya da el yazması kitaplar halinde her yerde kitapların bulunduğu o dönemde, birçok kitapçı, kitapları çoğaltmak için bütün gün çalışan Grek kölelerden takımlar oluştururdu.

Taşlama ve kinayeyle ilgili gelişmiş bir anlayışa sahip edebiyatsever aristokrat Romalıların, kendilerine hayatın güzelliklerine sarılmayı öğreten ve hayatı için çok endişe ettikleri Ovidius’un affedilmesi Roma’ya, evine dönmesi için talepte bulunmayışlarının tek nedeni, korkuydu Pandora’ya göre. Bu korkudan dolayıdır ki dopdolu, iyi eğitim almış Romalı beyinler olarak, birbirlerine güvendikleri kendi küçük grupları dışında çok gerekmedikçe asla Ovidius’tan bahsetmiyorlardı. Çok gerektiği durumlarda ise onun çok haklı sebeplerden dolayı Augustus’tan ceza aldığını, birer Romalı olarak imparatorun kararına saygılı olmak zorunda olduklarını ve onun bir daha asla Roma’ya dönemeyeceğini çok iyi bildiklerini söylüyorlardı. İçlerinden biri, Ovidius’un affedilmesi için gidip kendisi de bir şair olan ve yazmış olduğu Ajax adındaki şiiri sonra iyi olmadığı gerekçesiyle kendi elleriyle yakan imparatora yalvarmaya niyetlenecek olsa, diğerleri bunun hala çok tehlikeli olduğuna dair kendisini güçlükle de olsa ikna ederek vazgeçiriyordu. Ancak Baltık kıyıları gibi Roma dışına yaptıkları seyahatlerin gidişinde Ovidius’a ulaştırılması için kendi aralarında para topladıklarını ve bu seyahatlerin dönüşünde, Ovidius’tan aldıkları haberleri meraklılarına ilettiklerini ve edindikleri eski ve yeni çalışmalarının iyi kopyalarını birbirlerine hediye ettiklerini ifade ediyor Anne Rice.

İmparator Augustus’un Daphne şiirlerinin ilk versiyonu kendisine ait olan Ovidius’a sürgün edecek kadar çok kızmasının sebebinin, adı kötüye çıkmış, -yine Pandora’nın ifadesiyle tam anlamıyla bir yosma olan- kızı Julia’yla ilgili olduğu hakkında bazı söylentiler dolaşıyordu o dönemde. Ancak imparatorun kızının aşk hayatıyla Ovidius’un arasında nasıl bir bağ olduğunu kestirmek çok da kolay değil açıkçası. Ovidius’un Romanya’daki küçük bir köye sürgün edilmesinin sebebinin yazmış olduğu açık saçık eserler olduğu ileri sürülmektedir ancak bunun hangi eseri olduğu konusunda çeşitli fikirler mevcuttur. Bazıları, neredeyse herkes tarafından Roma’ya hiç kimsenin beklemediği kadar çok şey verdiği düşünülen İmparator Augustus’u sinirlendirenin Dönüşümler’de tanrılar arasında geçen cinsellik hikâyeleri olduğunu iddia ederken, bazılarıysa Ovidius’un erken dönem çalışmalarından, üç ciltten oluşan Aşk Sanatı‘ndaki dönemine göre (hatta bazılarınca günümüzde de) müstehcen bulunan öyküleri suçlamıştır. Kaba ve basit bir dille özetleyecek olursak, Aşk Sanatı‘nın birinci cildi, erkeklere dişileri nasıl tavlayacaklarından; ikinci kitap, tavladıkları dişileri nasıl ellerinde tutacaklarından; üçüncü kitap ise dişilerin bu durum karşısında nasıl davranmaları gerektiğinden bahsetmektedir:

Şuh bir kahkaha attı ve en güzel, en içten öpücüklerini sundu kadın.

Öyle öpücüklerdi ki, sallandırır Jove’un elinden çatallı bir şimşek.

Bir işkencedir, aldığı güzel öpücükleri düşünmek o arkadaşın!

Aynı çeşitten olmaları ne acı! Ah ne acı!

Daha önemlisi, bu öpücükler ona öğrettiğimden daha iyiydi,

Kadın, yeni bilgilere sahipti sanki.


Fazla güzellerdi –kötüye işaret! Dili eşlik ediyordu her birine.

Hiç durmadı, öptü benim dilimde…

Doğal olarak bu üç kitap kendi dönemi içinde skandal olarak yorumlanmış ve şairin sürgününe neden olmuştur. Ayrıca eser, cinsel hazzın karşılıklı olması gerektiğini savunduğu için de hor görülmüştür. Bu noktada, Amores’teki öykülerin, toplumu, dolayısıyla da Augustus’un kızını kötü yönde etkilediği düşünülebilir. Zira Augustus’un döneminde birçok ‘reform’ yaşanıyordu ve insanlar eski değerleri koruma uğraşı içindeydi. Kısacası Caesar Auustus ve Ovidius arasında gerçekten yaşananların neler olduğu bir sır olarak kalsa da; burada da, Ovidius’un yaşamını kaosa sürükleyen garip çekicinin, imparatorun kızı gibi eserlerinden etkilenen ve Shakespeare’in çok sonraları yazdığı pek çok tiyatro oyununda olduğu gibi, “aşk” olduğu söylenebilir.

Ovidius’un yaşadığı dönem, Roma yönetiminin inişler çıkışlar gösterdiği bir çağdır. Şiirlerinde, bu çağın insanlarını bulmak, Roma yönetiminin bütün girintili çıkıntılı boşluklarını görmek zor değildir. İnsanların, öteki doğa varlıklarına dönüşmelerine yol açan eylemlerin hepsini, Romalı yurttaşların kişisel ilişkilerinde aramalıyız. Bu şiirleri tarihin, kazıbilimin verilerine dayanarak açıklamaya çalışırsak, karşımıza değişik yüzleri olan bir Roma insanı dikiliverir.

Özellikle gönül ilişkilerinde, sevgi olaylarında, Roma insanının tutumu, davranışı çok ilginçtir. En yüksek düzeyde bulunan yöneticisinden, en aşağı aşamada yaşayan bireyine değin Roma insanı “sevişen varlık”tır diyebiliriz. Anadolu’da ilkçağdan günümüze kalan ve Ferzan Özpetek’in filmine de konu olan şu ünlü “Roma hamamları”nın kalıntıları arasında gezerken, ilkçağı iyi bilen bir okuyucunun kulakları, sevişme eylemlerinden çıkan yürek gıdıklayıcı seslerle dolar boşalır. Bunu Ovidius’un Dönüşümler yapıtında, diğer yapıtlarından farklı olarak biraz daha değişik bir konu kılığında görürüz. Zira Ovidius yalnızca insanları değil, tanrıları, tanrıçaları seviştirmeyi de çok sever. En güçlü bir çapkının yapamayacağı bir gizli işi, en beceriksiz bir tanrının, tanrıçanın başarıyla gerçekleştirdiğini Ovidius’un sürükleyici diliyle, kimi yerde iç gıcıklayıcı biçemiyle anlamakta güçlük çekmeyiz.

Tanrılar, tanrıçalar, adeta yalnızca çapkınlık için, birbirlerini baştan çıkararak sevişmenin tadını yoğunlaştırmak için yaratılmış kişiliklerdir. Kimi yerde insan, beklenmeyen bir hızla göklere ağar, kimi yerde en yüce sayılan bir tanrı umulmadık bir düşüşle yerin dibine gömülür, hepsi sevişme, sevme yüzünden. Bu karşıt eylemlerde, duygulanmalarda, insan denen varlığın, bütün görkemiyle ortalıkta dolaştığı görülür.

Ovidius’un şiirinde duygu bakımından hep karşıtların çarpıştığı unutulmamalı. Övme-yerme, sevme-tiksinme, kıskanma-yeğleme, çekiştirme-yatıştırma, dikbaşlılık-uysallık, alçaklık-yücelik, erdem-erdemsizlik, özlem-kaygı, güçlülük-zayıflık, başarı-başarısızlık, beceri-beceriksizlik, güzel-çirkin, uyumlu-uyumsuz, düzen-kargaşa, kozmos-kaos gibi sayısız nitelik, özellik. İnsan bu sayılan nitelikler içinde iniş çıkışlar gösteren, daralan-genişleyen, yükselen-inen bir varlık özelliği gösterir.

Özleyen insan, özlediği ortamda yaşayabilmek için, düşgücünün bütün olanaklarını kullanır. Komşu kızına duyduğu derin sevişme isteğini yerine getiremeyen bir genç, düşgücünün aydınlığında en erdemli tanrıçanın yatağına girme, onunla tükeninceye değin sevişme olanağı ve kolaylığı bulur. Ovidius’un şiirinde böyle tanrısal bir yatan-kalkan kişinin yorgunluğunu, gücünün azalmasına karşın sevişme tutkusunun daha da arttığını sezeriz. Ancak Ovidius’un yapıtlarının kaotik içeriği söz konusuysa, asıl, sonraki yazımızın konusu olan“Metamorphosis of Narcissus” öyküsünden bahsetmek gerekir.

Kaynaklar

Anne Rice (2007), Pandora (Çev:İlkin İnanç), Martı, İstanbul.

Ovidius (1994), Dönüşümler (Çev:İsmet Zeki Eyüboğlu), Payel, İstanbul.

İlgili yazılar

Kaos ve Mitoloji (1): Yunan Mitolojisi ve felsefenin doğumu

Kaos ve Mitoloji (2): Mitolojik Şiirler ve Kaotik


Kaos ve Mitoloji (4): Narcissus’un Dönüşümü