İnsanlık tarihi ile eşdeğer olan soru: Gerçeğim Nedir?

Gerçek nedir? İnsanlık tarihi ile eşdeğer olan bu soruyu biraz manipüle ederek şöyle sormak istiyorum: Gerçeğim nedir?

İnsanlık tarihi ile eşdeğer olan soru: Gerçeğim Nedir?

Gerçeğim nedir?

Benim gerçeğim… Kendi gerçekliğim… Öz benliğim… Varlığımın hakikiliğini nasıl duyumsayabilirim? Herkesin kendisi ile ilgili yargıları vardır. Az çok herkes kendisi hakkında bir fikre sahiptir. Bunların doğruluğu nasıl tartılabilir? Mesele burada başlıyor. Kendimle ilgili düşüncelerim ve kendimle ettiğim sohbetlerimdeki edinimlerinin hakikiliğini nasıl anlayabilirim? Bunun için ayna metaforuyla anlatılmaya çalışılan bir başkasının varlığı gerekli midir? Yoksa bir başkasının varlığı ve farklılığından dış âlemi ve insanı tanıyıp kendi insanıma mı ulaşıyorum?

Ben kendimle ilgili düşüncelerimden emin değilsem başkasının benimle ilgili fikirlerine nasıl güvenebilirim? İç âlemimi bilmeyen birisi, benimle ilgili hangi konuda hüküm verebilir ki? O ancak benim dışarıdan nasıl göründüğümü söyleyebilir bana. Ancak bu konuda yardımcı olabilir.

Dışarıdan nasıl göründüğüm de çok önemli değildir. Çünkü Jung‘un tabiriyle dışarıdan nasıl göründüğümüz bir personadır. Ve durumsal olarak geliştirdiğimiz birçok persona yani taktığımız bir çok maske vardır. Bu maskeleri çıkarıp kendime ulaşmamın yolu yine kendimden geçiyor. Başkasının benimle ilgili düşüncelerinden değil de kendimin kendimle ilgili düşüncelerine sığınmak zorundayım.

Bu düşüncelere ulaşmaya çalışırken bir karmaşa içerisinde boğuluyorum. Kendime değer biçmek ve benliğim hakkında bir yargıya varmak da oldukça zor. Neyi neden düşündüğümü ve nasıl düşündüğümü anlayamıyorum.

Çevresel faktörler sanki beni git gide iç dünyamda daha derine iterken o derinlikte bir şey göremez hale geliyorum. Dışarı doğru huruç ettiğimde ruhumdaki zayıflık beni tekrar sığınağıma dönmeye zorluyor. Dış dünya tutarlılık, kararlılık ve girişkenlik istiyor. Ben ise düşünerek, sadece ve sadece düşünme eyleminin kendi doğasından ötürü bir tutarsızlık, kararsızlık ve çekingenlik halindeyim.

Tüm bunları ve bir yandan da dış dünyayı irdelemek hiç bitmeyecek gibi duruyor. Yoruluyorum. Çünkü hayatı yorumlamaya çalışıyorum. Asıl olan anlamak mı yoksa yorum yapmadan hayat ateşinin göbeğine kendini atarak bizzat onu yaşamak mı? Anlamak ve yaşamak ayrımım doğru oldu mu acaba? Anlayan yaşamış da sayılabilir belki…

Sayılmaz mı? Bence sayılır!

Belki…

***

Durmuş Hocaoğlu’na Bir Fatiha Denemesi: Kurban

Gerçek ile hayalin karıştığı nokta: Şizofreni