O kapıdan geçene kadar hiçbir gerçekliğim yok!

‘Neden buradayım?’ sorusunu ilk sorduğumda, toplumun bana verdiği cevaptan başka hiçbir gerçekliğim yoktu. Doğmuştum. Bazen mutlu, bazen mutsuzdum. Öldüğümde, kainatın ömrüne oranla belki de bir göz kırpışın milyarda biri kadar süren ‘tek defalık’ hayatım boyunca işlediğim sevap ve günahlara göre ya hazdan ya acıdan çıldıracağım bir sonsuz ödüllendirme ya da cezalandırma mekanına gidecektim. Bu kadar basit.

O kapıdan geçene kadar hiçbir gerçekliğim yok!

O kapıdan geçene kadar… Ve sonrası…

İnsan ve insanlar arası ilişkileri gözlemleyip, üzerilerine düşünceler geliştirip yazmayı arzu edenlerin işinin ne kadar zor olduğunu anladım. Özellikle, tüm canlıların yeryüzünde varoluş sebebine dair büyük hakikati görenlerin… Bu hakikati ne kadar içselleştirmiş olmalarının önemi yok. Sadece bu gerçekle yüzleşmiş olmak bile kalemin kağıt üzerindeki hareketini felç etmeye yetiyor. Bu yüzleşme ruhu özgürleştirirken; zihnin ve bedenin kendilerini kayıp hissetmelerine (hissetmek doğru bir fiil olmasa da) neden oluyor.

‘Neden buradayım?’ sorusunu ilk sorduğumda, toplumun bana verdiği cevaptan başka hiçbir gerçekliğim yoktu. Doğmuştum. Bazen mutlu, bazen mutsuzdum. Öldüğümde, kainatın ömrüne oranla belki de bir göz kırpışın milyarda biri kadar süren ‘tek defalık’ hayatım boyunca işlediğim sevap ve günahlara göre ya hazdan ya acıdan çıldıracağım bir sonsuz ödüllendirme ya da cezalandırma mekanına gidecektim. Bu kadar basit.

Bu basit cevabın kabulünün sorgusuz sualsiz devam ettiği bilinçsiz yaşantım, ‘Neden buradayım?’ sorusunu ilk kez sorduktan sonra, herhalde 10 sene sürmüştür. Hiçbir şekilde bana ait olmayan bu yapay anlayıştan kurtulma ihtiyacını yirmilerimin ortasında hissetmemle kendimi felsefenin kucağına bırakmam bir oldu. Dünya toplumunun ‘Filozoftur’ diye resmi olarak onayladığı birçok düşünce adamının yazdıklarını okudum.

Antik Yunan ve Roma dönemi felsefecileri, Hristiyanlığın yükselişinde ve düşüşünde yetişen düşünürler, varoluşçular, nihilistler… Evreni ve varoluşumuzu mekanizmle açıklayan ve madde dışında hiçbir gerçeklik tanımayan materyalistler veya ‘düşünce’ye bağlayıp ondan türeten idealistler…

Doğru cevabın tasavvuf felsefesinde gizli olduğunu sezmiştim… Yine de varoluşu; sahibinin; duygu, düşünce ve davranışlarımızı yargılayan ve bu yargılar sonucunda bizleri bu hayatta veya sonrasında ödüllendiren veya cezalandıran bir Tanrı olduğu bir okula benzetmiştim. Öğrenmemiz gereken bir şeyler vardı, ne de olsa burası bir okuldu.

Bir şeylerin bilgisine ulaşmak için oluşturulmuş bu dualist düzende kötü, iyinin bilgisine ulaşmamız için vardı. Bu bilgiye ulaşamadıkça, hayatımıza tekrar tekrar aynı fenalıklar ‘getiriliyor’ veya aynı felaketleri tecrübe edebilmemiz için tekrar tekrar bedene ‘yerleştiriliyorduk’. Yeni görüşümde varoluşumun sebebi ‘öğrenme’ ‘zorunluluğu’ idi. Sert ve acımasız yollardan iyiliği öğrenmek zorunda olduğum zorunlu dersler silsilesinden oluşan bu okulda pek tabii ki öğrenci olduğum için diğer öğrencilere not vermem yasaktı. Yani yargılamam yasaktı. Ama sahibi olan Tanrı yargılıyordu, bu onun özünü oluşturan şey değil miydi? Fakat bu yasağı deliyordum. İnsanı ve insan ilişkileri içerisinde olan biten ne varsa gözlemliyor, üzerine düşünüyor, ‘iyi’ ve ‘kötü’ ana başlıkları altında sıralandırıyor, son yargıyı da oluşturduktan sonra kağıda döküyordum.

Bir süre sonra geriye dönüp tüm yazılarıma baktığımda korkunç çelişkiyi farkettim. ‘Yargılamamalı’ diyor ve yargılıyordum. ‘Bunlar birer tespit yazısı’ ise arkasına saklanabileceğim en makul argümandı. Ama bunun doğru olmadığını içten içe çok iyi biliyordum. Bireyler ve toplumlar hatta türümüz için ‘yanlış düşünüyor ve davranıyor’ dediğim o kadar çok pasaj vardı ki. En bunaltanı ise bu türün dışında bir varlık olmadığım için, kendimi yargılamaya devam ediyor olmamdı. Yanlıştım, haksızdım, yetersizdim… Yapmamam gerekenler, yapmaya zorunlu olduklarım… Aile, toplum ve nihayetinde Tanrı tarafından bana ‘yanlış’ ‘haksız’ ve ‘yetersiz’ etiketlerinin yapıştırılması; yani yargılanma korkusundan dolayı kendimi yargılıyor, acı çekiyordum.

Yeryüzünde varoluşum(uz)a dair edindiğim daha doğrusu oluşturduğum bu realite de benimle 5-6 sene yaşadı.  Kısa ömrümde en çok acıyı bu süreçte çektim. Her zaman bir şeyleri yapmaya zorunlu idim, her zaman birilerine bir şeyi borçlu idim. Bir insana, aileye, topluma maddi ve manevi borçlu hissettiğim, onaylanma zorunluluğu ile özgürlük arasında sıkıştığım bu dönemde gerilediğimi ya da an azından bir noktada çakılı olduğumu düşünüyordum.

Her birimiz hazır olduğumuz gerçeklere yönlendiriliyoruz. Yönlendirenin her zaman benim iyiliğim için olsa da, benim dışımda olduğunu sanıyordum. Bunu yapanın ben olduğumu söyleyenlere kulaklarımı kapamıştım.

Geçen senenin son 3 ayında hayatımda radikal ve büyük değişiklikler oldu. 29 yaşıma elveda derken hep elimin altında olan ama göz atma ihtiyacını dahi hissetmediğim bir kitaba başlamama vesile olan olaylar yaşadım. Bundan tam 10 sene önce annem elinde bu kitapla geldiğinde ‘Boşver, new age zırvalıklarıdır. Para kazanmak için insanların maneviyatını sömüren, içinde yalandan başka bir şey olmayan bir kitaptır’ dedim. Bir sayfasını dahi okumadım. İyi ki okumamışım.

Aynı yargıya peşinen düşmemeniz için adını vermiyorum.


Ben ‘Hakikat‘ ile yüzleştiğimi biliyorum. Yüreğimde en ufak bir şüphe bile yok.

Gerçeklik sandığım, düz gitmeme engel olacak ve beni yolumdan geri çevirecek kadar güçlü rüzgarların estiği bu yerden ayrılmak için çok dar bir kapıdan geçmem gerektiğini biliyorum. Kapıyı gördüm ve rüzgarlara direniyorum.

Şimdi artık yeni bilinç düzeyime göre hissedip, düşünüp, yazacağım. Bu bir karar değil, olanın ifadesi. ‘Yargılamanın’ yanlış veya yasak değil, mutluluğum(uz)a hizmet etmeyen bir düşünce ve davranış olduğunu bilerek yazacağım. Bu kitaptan öğrendiklerimi değil bana ‘hatırlattıklarını’ kağıda dökeceğim.  Öğrendiğimiz hiçbir şey yok. Sadece kendimizi hatırlıyor ve ne olduğumuzla yüzleşiyoruz. Ve yüzleştiğimiz şeyin güzelliğini tarif etmek için kelimeler yetecek mi diye düşünüyorum…