Rachel Corrie niçin suçluydu?

İsrail dozerleri Gazze’de bir Filistinli’nin evini yıkmak istediğinde 23 yaşındaki Amerikalı barış eylemcisi Rachel Corrie, yıkımı engellemek için bedenini siper etmişti. Ne bedeni, ne de Amerikan vatandaşı olması dozerleri engelleyebildi.

Gazze'de İsrail dozerleri bir Filistinli'nin evini yıkmak istediğinde Amerikalı barış eylemcisi Rachel Corrie bedenini siper etmişti.

Rachel Corrie. 10 Nisan 1979’da Amerika Birleşik Devletleri’nin, Washington eyaletine bağlı, Olympia şehrinde doğdu. Biliyorum, Amerika Birleşik Devletleri’nin her vatandaşı, suçluluktan önce güçlüdür. Çünkü ABD, dünyanın polisidir.) (Buradaki parantez kapama işareti ”gözkırpmalı gülücük” maksatlı konulmuştur). Fakat Rachel’i, tüm Amerikalılar gibi ‘güçlü’ değil de ‘suçlu’ olmaya iten sebepler daha küçük yaşlarında başlamıştır bile.

Rachel Corrie suçluydu, çünkü ”Bir rüyaya inanmıştı”

Daha 10 yaşında iken, 12 Aralık 1989 yılında, ilkokuldan mezun olduğu dönemlerde ‘Dünya Çocuklarının Durumu, basın konferansında ‘suçluluğunun’ ilk adımlarını atmıştı. Bakınız işte buram buram ”suçluluk” kokan o cümleler:

”Buradayım çünkü önemsiyorum. Buradayım çünkü her yerde çocuklar ıstırap çekmekte. Çünkü kırk bin insan her gün açlıktan ölmekte, Buradayım çünkü o insanların çoğu çocuklar. Anlamalıyız ki fakirler hep yanımızda ve biz onları görmezlikten geliyoruz. Anlamalıyız ki bu ölümler önlenebilir! Anlamalıyız ki üçüncü dünya ülkelerindeki insanlar da tıpkı bizim gibi düşünür, endişelenir, güler ve ağlar! Anlamalıyız ki onlar bizim rüyalarımızı görüyor, biz de onların rüyalarını! Anlamalıyız ki onlar biziz, biz de onlar!

Rüyam; 2000 yılına kadar açlığı bitirebilmek! Rüyam; fakirlere bir şans verebilmek! Rüyam; her gün ölen kırk bin insanı kurtarabilmek! Rüyam gerçekleşebilir ve gerçekleşecek; eğer hepimiz geleceğe bakıp oradaki parlayan ışığı görebilirsek. Eğer açlığı görmezlikten gelirsek o ışık sönecek. Eğer hepimiz yardımlaşır ve beraber çalışırsak o ışık yarının umuduyla büyüyecek ve özgürce parlayacak…”

Rachel Corrie niçin suçluydu?

10 yaşındaki bir kız çocuğu için fazla ”düşünceli” ve bir o kadar da ”suçluluk” içeren cümleler bunlar. Çünkü yaşıtları Barbie bebeklerle oynayıp, Hollywood’daki modellere benzemeğe çalışırken sen bu kadar ”vicdani” düşünebiliyorsan, suçlusundur Rachel! Keşke hepimiz onun kadar suçlu olabilsek…

Rachel Corrie suçluydu, çünkü empati yeteneği ”gereğinden” fazla gelişmişti

Dünya barışını istiyordu. Dünyanın başka yerlerinde ölen insanların acısını taa yüreğinde hissediyordu. İlk gençlik çağlarında, bu hissin de etkisiyle olsa gerek, Gazze’deki mülteci kampındaki yaşıtları ile mektuplaşmaya başladı. 5 – 6 arkadaşıyla birlikte 2. İntifada yıllarında Gazze’ye, Refah Mülteci Kampı’na gitmeğe karar verdi. ”Yaşıtları ve hemşehrileri olan ‘erkek’ler, Irak’ı işgale hazırlanırken”…

Gazze’ye vardığında, 7 Şubat 2003 yılında anasına yazdığı ilk mektubunda da şöyle diyordu:

”Bugün, bir zamanlar evlerin bulunduğu yerlerde, yıkıntıların tepesinde yürürken, sınırın öte tarafındaki Mısırlı askerler, yaklaşan bir tankı haber vermek için bana “Kaç! Kaç!” diye bağırdılar. Ondan sonra ise el salladılar ve “İsminiz nedir?” diye sordular. Bu dostça merakta rahatsız edici bir şey var. Bu bana hatırlattı ki hepimiz diğer çocukları merak eden çocuklarız: Tankların yolunda gezinen tuhaf kadınlara bağıran Mısırlı çocuklar… ”

Bu kadar ’empatik’ düşünecek bu kadar ”suçlu” olunacak, ”ne” vardı ki Rachel?

Rachel Corrie suçluydu, çünkü ”içten içe hissetmenin” her şeyi çözebileceğine inanıyordu.

Rachel Corrie niçin suçluydu?

7 Şubat 2003 tarihli mektubunda, annesine şöyle demişti:

”Hiçbir miktarda okuma, konferanslara katılma, belgesel izleme ve kulaktan dolma bilginin beni buradaki durumun gerçekliğine hazırlayamayacağı düşüncesindeyim. Görmeden bunu hayal edemiyorsun, ve gördükten sonra bile, bu deneyiminin hiç de o gerçekliği bütünüyle yansıtmadığının farkındasın.. ”

”Okula veya işe gitmek için çıktığımda, Mud Koyu ile Olympia şehir merkezinin ortasında bir kontrol noktasında bekleyen ağır silah donanımlı bir asker (işime gidip gidemeyeceğime, ve işimi tamamladığımda tekrar evime gidip gidemeyeceğime karar verme yetkisine sahip bir asker) olmayacağına emin olabilirim.

Dolayısıyla, eğer ben bu çocukların yaşadığı dünyaya ulaşmam ve kısa süreliğine ve de kısmen içine girmemden sonra nefret hissi duyuyorsam tersine, ‘onlar benim dünyama girselerdi’ ne hissedeceklerini merak ediyorum”.

Bu kadar ”içten içe hissedersen” elbette ki suçlu ”sen” olursun Rachel!

Rachel Corrie suçluydu, çünkü ”vazgeçebiliyordu”

Düşünün; ”Amerika’nın ‘refah seviyesi’ epey yüksek bir kentinde doğuyorsunuz ve ”konfor alanı” dediğiniz alandan çıkmayı göze alıp 2000’li yılların başında, ”yaşam kalitesi en düşük yerlerden biri” seçilen ”Refah Mülteci Kampı’na” gidiyorsunuz. Ben olsam yapmazdım. Hayır hayır, sen de yapmazdın, eminim! Çünkü konformist yaftasını herkese yapıştırıp; kendimizde gördüğümüzde öfkelenen tipleriz biz efenim. Vazgeçmenin sadece ”edebiyatını yapanlar” olarak değil de ”vazgeçebilen, genç bir kız” olarak bakalım isterseniz:

27 Şubat 2003 tarihinde annesine yazdığı mektuptan…

”Bana göre hepimizin her şeyi bırakıp, yaşamımızı bunun sona ermesi için çabalamaya adamamız, iyi bir fikirdir. Bana göre bu, artık ‘aşırı’ bir düşünce değildir. Ben hala, Pat Benatar dinleyerek dans etmeyi ve erkek arkadaşlar bulmayı ve iş arkadaşlarımın karikatürlerini çizmeyi çok istiyorum. Fakat bunun sona ermesini de istiyorum.

Hissettiğim şey güvensizlik ve korku. Hayal kırıklığı. Bunun dünyamızın ‘esas gerçeği’ olması ve bizim, aslında, buna ortak olmamızdan dolayı hüsrana uğradım. Benim dünyaya gelirken istediğim şey ‘bu’ olamazdı. Buradaki insanların dünyaya gelirken istedikleri bu olamazdı.

Sen ve babam bebek yapmaya karar verdiğinizde, beni getirmek istediğiniz dünya bu olamazdı. Capital Gölü’ne bakıp “İşte koca dünya, ben geliyorum!” derken, sözünü ettiğim şey bu değildi.

Rahat bir yaşam süreceğim ve belki, hiç gayret etmeden, soykırıma ortak oluşumun farkına bile varmadan yaşayacağım bir dünyaya geldiğimi söylemek istememiştim. Dışarıda bir yerlerde şiddetli patlamalar oluyor…”

İnsan bazı şeylerden vazgeçtiği müddetçe insanmış”, ‘bunu bize öğretmen’, ciddi bir suçtur Rachel!

Rachel Corrie suçluydu, çünkü ”kelimelere ve saatlere” değer verirdi

”Kelimelere değer vermek”. Aslında ne kadar da ‘önemli‘ değil mi? Yaşadığın ‘şeyi’ tam olarak anlatabilmek ya da ‘anlatabilmeyi istemek”. Ben mesela yaşadığım şeyi ”tam” olarak anlatamayan kelimeleri sevmiyorum. Eminim siz de benim gibisinizdir.

Ama Rachel de bizim gibiydi. Ve kelimelere verdiği ”değer”den ötürü, yazar olmak istiyordu. Hatta bir mektubunda bunu annesine “benim kelimelere çok önem verdiğimi biliyorsun” diyerek de anlatmıştı. Gerçi ”ilerleyen bölümde anlatacağım bir sebepten dolayı” yazar olamamıştı ama olsun. Annesine yazdığı mektuplar, onu bir yazarın yapabileceğinden daha ‘önemli’ bir konuma koymuştu bile.

Bir yazar olsaydı Rachel, eminim şu anda dünya onu tanıyor olurdu. İnanmıyorsanız bakın:

”Merhaba arkadaşlarım, ailem, ve diğerleri, (diğerleri biz oluyoruz bence)

Filistin’e geleli şu anda iki hafta ve bir saat oldu (”1 saat” bile mücadele için önemlidir; mücadelenin ”her saati” önemlidir demişti bizlere) ve buna rağmen gördüklerimi anlatmakta kelime bulamıyorum.

Benim için en zoru, Birleşik Devletler’e mektup yazmak için oturduğum zaman burada olup bitenler hakkında düşünmek – ‘lükse açılan sanal geçitle ilgili bir şey’. Buradaki çocukların pek çoğu hiç, evlerinin duvarlarındaki tank mermisi delikleri ve bir işgal kuvvetinin onları yakın civarlarda sürekli izleyen kuleleri olmadığı bir gün yaşamış mıdır, bilmiyorum. Tam emin olmasam da bu çocukların en küçüğünün bile hayatın ‘her yerde’ böyle olmadığını anlayabildiğini düşünüyorum.

Ben buraya gelmeden iki gün önce sekiz yaşında bir çocuk, bir İsrail tankı tarafından öldürülmüş ve çocukların birçoğu bana onun ismini mırıldanıyordu, “Ali” – veya duvarlarda onun posterlerini gösteriyorlar. Çocuklar bana ‘Keyf Şaron?’ ‘Keyf Bush?’ diye sorup, beni kötü Arapçamla konuşturmayı da çok seviyorlar, ben ‘Bush Mecnun’, ‘Şaron Mecnun’ deyince de gülüşüyorlar. (‘Şaron nasıl?’ ‘Bush nasıl?’; ‘Bush deli’. ‘Şaron deli’ )

Elbette ki tam olarak düşündüğüm bu değil ve İngilizce bilen bazı büyükler de sözümü düzeltiyor: ‘Bush miş Mecnun’… ‘Bush bir işadamı’. Bugün “Bush bir maşadır” demeyi öğrenmeye çalıştım, fakat tam doğru çevirisini öğrenebildiğimi düşünmüyorum.

Her neyse, burada, küresel hiyerarşinin işleyişinin, benim yalnızca iki yıl kadar önce olduğumdan çok daha iyi farkında olan sekiz yaşında çocuklar var – en azından İsrail konusunda.”

Gerçeği gördüğünün biz şimdi bile farkına varamadık Rachel! Şayet ”bizden önce görüyorsan gerçeği”, suçlusundur Rachel!

Rachel Corrie suçluydu, çünkü ‘aidiyet’ hissiyle hareket etmiyordu

Rachel Corrie niçin suçluydu?

(Burada ufak bir istisnayı bir kenara koyabilirim: ‘insanlığa aidiyeti’)

Rachel, ‘Müslümanları’ savunmaya gitmemişti Refah’a. Zira kendisi bir ‘müslüman’ değildi. Ee doğru orantı kurarsak burada: ”Rachel ‘Müslümanlığa’ bir ”aidiyet” bağı ile bağlı da değildi”. Hatta o öldükten sonra ‘Müslüman olarak ölmediği için şehit mehit sayılmaz kardeşim‘ diyenler bile olacaktı. Gerçi bu onun ne kadar umrunda olurdu, orası da ayrı…

Rachel, bir ‘ideolojiyi’ savunmaya gitmemişti Filistin topraklarına. Eğer bir ‘ideolojiyi’ savunmaya gitseydi bir yere, bu öncelikli olarak Amerika Birleşik Devletlerinin Resmi İdeolojisi olan ”sömürü”ye hizmet etmek için ‘Irak toprakları’ olacaktı. Ki Rachel’i ‘Gazzeyi savunma’ fikrine sokan durum, Amerika Birleşik Devletlerinin Irak’ı işgal etmesi ile oluşabilecek boşlukta İsrail’in de Filistin topraklarında sürdüreceği yıkım politikası idi. Çünkü ABD ne ise İsrail de o’dur!

Rachel bir ‘menfaati’ savunmaya gitmemişti Filistin’e. Eğer ‘menfaatini’ savunmaya gitseydi bir yere, Afganistan’a savaşmaya giderdi mesela. Hem Hollywoood’da da çokça işlenmiyor mu ”kadın askerleri” konu edinen filmler. Bildiğimiz kadarıyla parası da iyiymiş Amerika’daki ‘askerliğin’. Ya da bir yere gitmezdi ki ‘menfaatini’ düşünecek olsaydı.

Washington’da çok güzel bir şekilde işini kurar ya da yazar olacaksa karalar bir şeyler, her türlü ‘menfaatini’ edinirdi. ”O sadece insanlığın menfaatlerini savunmaya gitti Filistin’e ”. Bizim de mensubiyet bağı hissettiğimiz ”insanlığın”…

‘Bir yere ait olmadığın’ ve ‘insanlığın menfaatlerini düşünmediğin’ için suçlusun Rachel! Sana mı kaldı tüm Dünya’nın ‘Don Kişot’luğunu’ yapmak? Ne haddine!

Rachel Corrie suçluydu, çünkü ‘söylemi’ değil ‘eylemi’ seçti

(Hoş. Söylemleri de eylemlerinden geri kalır durumda değildi ama olsun.)

Bir ‘eylem’ kadınıydı. Tuttuğunu koparırdı. Bir bakmışsın kurşunların arasında, bir bakmışsın bir protestonun en ön safında, elinde de kağıttan yapılmış ve yanar vaziyetteki bir Amerikan Bayrağıyla. Bir bakmışsın su depoları patlatılmasın diye nöbet başında, bir bakmışsın küçük çocukların yanıbaşında, gülen bir pozla.

Ülkelerin yapamadığı ”barış”ı sen yapmaya çalışıyorsun Rachel, yanlış yapıyorsun bak. Kanunlarda değil ama halkın vicdanında ‘çok büyük‘ bir suçtur bu. Hem ne işin vardı orada? Amerika vatandaşı bir kız, yakar mıymış Amerikan bayrağını? Aslında yaktığı sadece bir bayrak değil, bir halkın ‘kurumuş vicdanları’ mıymış? Suçlusun Rachel! Burası senin hayalini kurduğun dünya değil, anlamadın mı hala?

Rachel Corrie niçin suçluydu?

Ahmet Hakan’ın Kanal 7’de haber sunduğu zamanlar…

Sofranın başına oturmuşuz. Akşam haberleri başlamış. Sakallı spiker okuyor haberi: ‘İsrail vahşetinin son kurbanı: bir Amerikalı’. 23 yaşında genç bir Amerikalı kadın, İsrail askerlerine ‘dur’ dediği için yaşamını yitirdi. Hem de dozerler tarafından ezilerek!

”Dün, İsrail dozerlerinin Gazze’de bir Filistinli’nin evini yıkacağını haber aldığında hemen evin önüne koştu. İsrail dozerleri evi yıkmak için harekete geçtiler. Bu sırada karşılarına genç bir kadın çıktı. Amerikalı barış eylemcisi Rachel Corrie’ydi bu. Ancak 23 yaşındaki Corrie’nin ne bedeni, ne de ‘Amerikalı‘ oluşu dozerleri engelleyebildi.

Bir İsrail askeri dozeri, hiç tereddüt etmeden genç kadının üzerine sürdü ve üzerinden iki kere geçerek Rachel Corrie‘yi vahşice öldürdü. Corrie’nin Amerikalı arkadaşı korkunç olay üzerine gözyaşlarına boğuldu. Corrie İsrail dozerleri tarafından ezilerek can verdi.

İşin ilginç yanı, ‘bir tek vatandaşının canı yandığında bile dünyayı ayağa kaldıran Amerika’ bu olayda sessizliğe gömüldü. Dışişleri Bakanlığı olaydan sonra İsrail’i kınamadı bile. Bakanlık sadece olaydan ‘üzüntü” duyduğunu açıkladı. Ve Rachel Corrie, böylece 2 kez ölümsüzlüğe ulaştı. Hem Filistin’li çocukların küçük yüreklerinde hem de Amerika’nın öldürülmesine ‘sessiz’ kaldığı vatandaşı olarak tarih sayfalarında.

Rachel Corrie’nin bedeni, Filistin’den gönderilirken Amerikan bayrağına sarıldı. İster miydi? Hiç sanmıyorum…

Aradan yıllar geçti. Rachel Corrie gemisi ile birlikte Filistinli çocuklara yardım gönderen ‘Mavi Marmara’ gemisi, Uluslararası Karasularında İsrail tarafından saldırıya uğradı. Geminin içindeki hem Türk hem de Amerikan vatandaşı olan ‘Furkan Doğan’ İsrail askerleri tarafından öldürüldü.

Rüyası 2000 yılına kadar açlığı bitirmek olan Rachel, rüyasına kavuşamadı. Hollywood Rachel’in adını ağzına almadı.

İsrail – Filistin meselesi hala aynı. Trump, Amerika bayrağı yakmanın ‘suç’ kapsamına girmesini istiyor. İsrail’deki mahkeme Rachel’in ‘kaza’ sonucu öldüğü kararına vardı. Yazımı hazırladığım esnada Mavi Marmara davasının ”ülkelerarası barış” dolayısıyla düşürüleceği haberleri geçiyor televizyondan. Ahmet Hakan tankların önüne çıkmaya şehir dışında olması ve bulunduğu yerde tank olmaması sebebiyle atılamadı.

Nazım Hikmet’in Asya – Afrika Yazarlarına şiiri hala kulaklarımda:

Kardeşlerim

Bakmayın sarı saçlı olduğuma

Ben Asyalıyım

Bakmayın mavi gözlü olduğuma


Ben Afrikalıyım

Ağaçlar kendi dibine gölge vermez benim orda

Sizin ordakiler gibi tıpkı…


Zen – A Woman: Zaman asla ölmez çember yuvarlak değildir