İnsan içre alem: bir seyir öyküsü

Adına “ben” dediğimiz bedenden başlayıp aleme doğru olan, sonra alemin ölçülebilen en geniş yerinden hücrelerimizin zerresine uzanan bir yolculuk…

İnsan içre alem: bir seyir öyküsü

İnsan içre alem: bir seyir öyküsü

Zaman zaman internette gezinirken evrende ne kadar küçük olduğumuzu gösteren videolarla karşılaşırım. Bu tür videoları her izlediğimde değişik hislere kapılmakla beraber her defasında aklımda tek şey beliriyor, tek şey görüyorum: yolculuk. Önce adına “ben” dediğimiz bedenimizden başlayıp “alem”e doğru olan, sonra “alem”in şu anda ölçülebilen en geniş yerinden hücrelerimizin zerresine uzanan bir yolculuk… Önce ben’den bütüne, sonra bütünden zerreye…

“Ben” dediğime bakınca -ki zaten günü çoğumuz bu şekilde geçiriyoruz-, ne kadar da önemli “Bana ait” dediklerim, “Benim!” dediklerim. Yaşım, cinsiyetim, ırkım, dilim, öfkem, hırsım, nefretim ve aslında sevgim de, saygım da… Nasıl da tekim, nasıl da biriciğim, öyle de özelim. Bir “ben” varım, bir de etrafımdakiler. Bir “ben” varım, bir de onlar. Bir “ben” var, bir de alem.

Bir alem var ki; ben ne ki…

Aleme bakınca işin boyutu değişiyor tabii: “ben” dediğimin nokta kadar hükmü kalmıyor kocaman bütünün içinde. Üstelik “ben” dediğimin içinde her ne varsa da öyle… Bir alem var, “ben” neyim ki?… Bir alem var ki oofff! “ben” ne ki?

İyi de, hangisi makbul? “Ben de bir var’ım, ben de varım” desem kibrim göğü deliyor; “Koca alemde neyim ki?” desem egoma ters. Var mıyım, yok muyum? Hep miyim, hiç miyim?
İkisi de değil’den yana kullanıyorum cevap hakkımı – ki net bir cevap da yok aslında, malum herkesin cevabı başka. Yine de kocaman bir döngünün “içinde” yolculuğun daim olanı makbul olabilir mesela.

Döngü diyorum, önemli bir kelime olabilir. Yokların var edildiği, var olanların zamanı gelince evrendeki herhangi bir şeye –mesela toprağa– karışarak dönüştükleri bir yolculuk… Bazen hep bazen hiç, yine de ne tam hep ne tam hiç olduğumuz bir yolculuktan bahsediyorum. Bütünü makroya alınca bir alem görüyorum, insan alem içinde; insanı makroya alınca insanın içinde başka bir alem. Her şeyin birbirinin içinde ve bu döngüye dahil olduğunu görüyorum. Bir şeye dahilsek artık onun dışında olamayız ya, bu durumda “Bir ben varım bir de alem,” bakışında kibrin göğü deldiği doğrudur. “BEN” ile başlayan her cümlede de belki… Bu durumda “Ben neyim ki?” bakışı da pek eksik yahu! İçimizdeki kocaman aleme yazık.

Bu ikilem kafamı zamanında çok karıştırmıştı ta ki kendimi ve alemi ayrı ayrı, egomu ve etrafımdaki insanların -her nedense- benimle olan dertlerini yine ayrı ayrı izlemeyi bırakıp kendimi izlemeye başlayana kadar. Bir gün “Değil mi ki bu döngünün içinde bir yolculuktur her nefes aldığımız anda bilfiil yapıyor olduğumuz, öyleyse her birimiz birer yolcuyuz,” deyip başladım kendimi seyretmeye. Kendimi seyretmeye başlamakla beraber daha önce hiç çıkmamış olduğum bir yola çıkmış da oldum aslında.

Yol’a, yolculuğa dair söylenecek ne çok şey var… Benimse burada asıl amacım yoldan ziyade kendimi seyretme şeklimi anlatmaya çalışmak…

Bir “kamera” ile yola çıktığımı hayal edelim. Yolda yürürken attığım adım, gittiğim yol nazarında bu kamera benden yükseliyor. Yani 10 adım yol gittiysem, 10 adım nazarında benden yukarıya çıkan bir kamera, bir göz düşünelim. Dolayısıyla 1000 adım gittiysem bu yolu, 1000 adım kadar yükselmiş oluyor. Epey yol aldıktan sonra ne zaman dönüp arkama baksam ve desem ki “Arkadaş! Ne uzun yol gitmişim ama!”, kameram sesleniyor: “Buradan bakınca aynı noktadasın”.

Milyon adım yol da gitsem milyon adım yükselecek ya benden, oradan bakınca aldığım yol kadar yolun başında olacağım. “Az gittim, uz gittim. Bir de döndüm baktım ki bir arpa boyu yol gitmişim,” tekerlemesindeki bir arpa boyunu hayal edebiliyor musun? Dolayısıyla bu yolun sonunda bir yere, bir hedefe varamayacağım da aslında. Bu noktada da “döngü”yü daha iyi anlıyorum.

Kamera yorumsuzdur

Bir fotoğraf çektiğinde kameran karşındaki her ne ise onu çeker ya güzel çirkin demeden. Sen biçersin fotoğrafa o değeri, kamera yorumsuzdur. Benim kameram da öyle yorumsuz, öyle tarafsız ayrıca. Mesela yolda giderken yapmamam gereken (yapmamam gereken çünkü ayıp, çünkü günah, çünkü kötü ve çirkin) bir şey yaptım; birine yalan söyledim diyelim. Yalan söyledim diye ahlanıp vahlanmamın bir önemi yok kamera için.

Ona ne zaman “Yalan söyledim bak, şimdi bu pembe miydi, beyaz mıydı? İyi mi yaptım, kötü mü?” diye soracak olsam, o bana sadece “Yalan söyledin,” der. “Olan” her ne ise onu söyler işte. Bu noktadan sonra bakarım, o davranış bana yakışır mı, yakışmaz mı? Yakışırsa devam etmeyi, yakışmazsa da dersimi alıp bir daha o davranışı tekrarlamadan yoluma devam etmeyi öğrendim kameramdan. Çok daha fazlasını da öğrendim; çünkü o beni hiç yargılamadı. Üstelik kameramın “cık cık cık”ları da yok. Günahı-sevabı, ayıbı, kusuru, güzeli-çirkini, iyisi-kötüsü de yok. Kameramın “iki”si yok; tek bir şeyi gösterir: “olan”ı…


Böylece kendimle uğraşıyor oluyorum ya, başkalarını yargılamaya da öyle büyük vakitler kalmıyor. Ne zaman başkasının yaptığı bir şey bana değse, biliyorum ki yeterince kendimle ilgilenmiyorum; kamerayı ihmal ediyorum. Yol farkındalığımın ilk ürünüdür kamera. Beni yolda tutanımdır. Kendi yolumda…

Şimdi ben bu “kendimi seyretme sistemi”ne kamera adını veririm; sen üçüncü göz dersin; başkası çıkar “Kalbimin sesini dinliyorum; sonuçta özümde iyiyim,” der; bence hepsi aynı amaca hizmet ediyor. Tam olarak aynı değil, ama zeminde aynı işte. Hepsi insanı bir şekilde yolda tutuyor; bazısı şartlı bir şekilde yolda tutuyor olsa da…

Velhasıl dostlar, yolcu biziz ve yol da aslında…
Ayrı gayrı yok bu hikayede.


Mutsuzluk gelene kadarki mutluluk

PAYLAŞ
Önceki yazıBaşkanlık gelecekse sana ne CeHaPe?
Sonraki yazıKırıkkale Valisi öğrenciyi makam aracıyla okula götürdü

1990 yılı Aralık ayında İstanbul’da dünyaya geldi. 2004 yılında Çankırı Nevzat Ayaz Anadolu Öğretmen Lisesi’nde öğrenim görmeye başlamasıyla beraber öğretmenlik hikayesine ilk adımını attı. 2012 yılında Marmara Üniversitesi İngilizce Öğretmenliği bölümünden mezun oldu. 5 yıldır çeşitli özel okullarda İngilizce Öğretmenliği yapmaktadır. Mayıs 2014’te gönüllü arkadaşları ve öğrencileriyle birlikte sahneye koyduğu “The Beatles Musical – I wanna sing my song” adlı müzikal oyun ile yeteneklerinin yalnızca öğretmenlikle sınırlı kalmadığını görüp tiyatro, müzik gibi sanat dallarıyla ilgilenmeye başladı. Mayıs 2016 itibariyle kişisel blogunda yazılarını paylaşmaktadır.