Kadına yönelik şiddet bir tesadüf olabilir mi?

Sosyolojik olarak, uygarlığa koşut olarak giderek azalması beklenen ama Türkiye’de tam tersi biçimde artan “kadına yönelik şiddet” bir tesadüf olabilir mi?

Kadına yönelik şiddet bir tesadüf olabilir mi?

Kadına dair (1)

Kadına yönelik şiddet eğilimi ve olaylarının oransal olarak olağanüstü artış göstermiş olması bilerek ya da bilmeyerek iktidarın söylem ve davranışlarının toplumda var olan feodal, gerici ve sağlıksız kişilik yapılarındaki sosyal ve kültürel genetiği uyaran ve davranışa dönüştüren bir etki yaratıyor olma olasılığı göz ardı edilemez.

Örneğin aşağıda yer alan bazı sözlere ve değerlendirmelere bakıldığında bu ifadelerin kültürel ve toplumsal genetiğimizde var olan ilkel ve sağlıksız duyguları davranışa dönüştüren olumsuz etkiler yaratıyor olma olasılığını görmezden gelmek olası değildir.

İktidarın kadın konusundaki bazı değerlendirme, tutum ve davranışları, bu konuda sağlıksız toplumsal kişiliğimizin dışavurumunda zincirleme bir reaksiyona etkisi yaratmadığını söylemek, yarattığını söylemekten daha zordur.

Çünkü iktidar, devlet demektir. Devletin sözü, tutumu devlet-birey ilişkisinde bir yönerge ve bir algı meselesini de beraberinde getirir.

Önce şu birkaç ifadeyi anımsayalım. Örneğin bu lafları duyan, devletin bu tutumundan kendine pay çıkaran, üstelik aile içi “baba şiddetine maruz kalan annesini” görerek büyüyen ama gelişmemiş ve sapkınlık eğilimi olan bazı  “erkekler” neler yapmaz?

Kadına dair yapılan bazı açıklamalar

1. Eski Aile Bakanı Fatma Şahin: “Kadına şiddet konusunda; Biraz algıda seçicilik var. Medya, yapılan çalışmalardan çok, negatif bir haberi manşet yaparak, toplumda, sanki çok büyük şekilde olaylar büyüyormuş gibi bir algıya neden oluyor. O yüzden burada tüm fotoğrafa bakıp, neler yapılması gerektiği konusunda çalışıyoruz.”

2. Eski Başbakan, bir kadın gazeteciye verdiği röportajı anlatırken; “Bana bir keresinde bir gazeteci geldi, karşıma geçti, bacak bacak üstüne attı. Makyaj çantasını çıkardı, sanki benle alay ediyor. Ben de o zaman il başkanıyım. Başladı sağını solunu pudralamaya. ‘Sayın Başkan’ dedi, ‘siz makyaja da karşısınız’ dedi. Ben kullanmam dedim. Sizin herhalde ihtiyacınız var dedim. Şaşırdı, hani var ya kaportası dökük araçlar olur, makyaj yaparlar dedim”.

3. Eski Başbakan: “Kadınla erkeğin eşitliği fıtrata ters”.

4. Eski Meclis Başkanı Bülent Arınç: “Toplum ahlakı tartışması ile ilgili olarak; İffet çok önemli. Sadece bir isim değil Kadın için de bir süstür, iffet. Erkek için de bir süstür. İffetli olacak. Erkek de olacak. Zampara olmayacak. Eşine bağlı olacak. Kadın ise o da iffetli olacak. Mahrem- namahrem bilecek. Herkesin içerisinde kahkaha atmayacak. Bütün hareketlerinde cazibedar olmayacak, iffetini koruyacaksın”.

5. Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek: “Tecavüz ve kürtaj tartışması ile ilgili; Anası olacak kişinin hatasından dolayı çocuk niye suçu çekiyor. Anası kendisini öldürsün. Beden sana ait, can Allah’a ait. Sen kalkıp kürtaj yaparsan bunun adı cinayet olur”.

6. AK Parti’li İnsan Hakları Komisyonu Başkanı Ayhan Sefer Üstün: “Tecavüz ve kürtaj konusu ile ilgili olarak; Tecavüzcü, kürtaj yaptıran tecavüz kurbanından daha masum. Tecavüze uğrayan da kürtaj yaptırmamalı. Bosna’da kadınlar tecavüze uğradı ama doğurdular”.

7. AK Parti Ünye İlçe Yöneticisi Süleyman Demirci: “Başörtüsü ile ilgili olarak; Örtüsüz kadın perdesiz eve benzer. Perdesiz ev ya satılıktır ya da kiralıktır.”

Şiddet eğilimi olan erkek bu sözleri duyunca ne yapar?

Gerek sosyolojik ve gerekse sosyal-psikoloji açılarından bakıldığında bazen bir “vaka” olarak değerlendirilecek olan, bazen de hastalıklı ve/veya sapkınlık olarak görülen ama son tahlilde gelişmemişlik, ilkellik olarak ortaya çıkan şiddet eğilimi olan bir erkek bu sözleri duyunca davranışlarını neden dizginleme ve kontrol etme ihtiyacı duysun ki?

Ve dahası tüm bunlara paralel olarak gerçekleşen cinsel suç işleyenlere yönelik cezai yaptırımlarda hafifletici nedenlerin uygulanıyor olması yanında cezaların önleyici mahiyette olmamasını da eklerseniz, son yıllarda cinsel içerikteki suçların giderek artıyor olmasının daha iyi anlayabiliriz.

Kadına dair (2)

Erkeğin kadına “çocuk yapın” demesindeki değer sistemi ve kadının “kurtuluşu”

Kim olursa olsun, ne iş yapıyorsa yapsın ve ne niyetle söylerse söylesin bir erkeğin bir kadına “doğur”, “çocuk yap” dahası “üç, beş tane yap” diyebilmesi kadar onu ikincileştiren, edilgen kılan,  bir söylem ve yaklaşım olamaz.

Bu tam anlamıyla cinsiyetçi “eril egemen kimliğin” bir ifade biçimidir. Kadına çocuk yapma ve doğurması gerektiği buyurganlığının altında onu yönetme hakkı ve hissi ve algısı yatar.

Bir baba dahi kızına, “çocuk yap” diyebilme hakkını kendinde görebilir mi?

Ancak bir koca/eş, kadına/eşine “bir çocuğumuz olabilir mi?” deme ayrıcalığına sahip olabilir. O kadar.

Devleti temsil etmek bir kişiye bu hakkı ve özgürlüğü vermez. Tam aksine bir aygıt olan devleti olumsuzlar. Devlet gücünün kamusal olmayan kötü temsilini örneklendirir.

Çocuk yapmanın, doğurmanın kararı çocuk yapanın ve doğuranındır. Bu kamusal bir iş olmadığı gibi yönerge, emir ve nasihat konusu ve alanı da değildir.

Ve ne yazıktır ki, bazı bayanlar böylesi yaklaşımları anlayışla ve gülerek karşılıyorlar. Bunun nedeni de yukarıda açıklanmaya çalışılmıştı zaten.

Bir erkeğin bir kadına doğur deme hakkı yoktur

Bir erkeğin bir kadına “doğur” deme hakkı yoktur ve olamaz. Eğer oluyorsa bu durumda kadın üreme ve çoğalma aracı/metası konuma düşer. Bu kadar basittir bu. Çocuk yapmak hakkı ve özgürlüğü ile çocuk yapmamak hakkı ve özgürlüğü kadına aittir öncelikle. Burada anlaşılmayacak hiç bir şey yoktur.

Üç ve daha fazla çocuk isteyen erkek, bu isteğini kendisi doğurarak gerçekleştirebilir. Ama böylesi bir özellikten ve ayrıcalıktan yoksun olduğunu düşünerek ve kabul ederek kendisinden daha yeterli ve özellikli olan kadına saygı duymayı öğrenmelidir. Çünkü bu özellik kadınları görevli kılmaz sadece ayrıcalıklı kılar.

Bu algı ve bilinç, erkeği hükmeden olmaktan çıkaracak olan tek şeydir.

Üreme’nin bir ihtiyaç olduğu anlayışı ve bilgisi çok eskimiş bir bilgidir. Üremenin cinsellikten öte bir şey olduğu ise anlaşılması gereken eşitlikçi bir yaşam biçiminin en temel göstergelerindendir.

Erkekler bunu anladıklarında insan olmanın onurunu daha çok yaşayacaklardır muhtemelen. Çünkü karşı cinsini eşitin gördüğün sürece ve birçok açıdan kadının daha özellikli olduğunu anladığın sürece onun haklarının ve özgürlüklerinin daha fazla farkına varırsın. Bu erkeği ilkellikten arındıracak ve daha uygar kılacaktır.

Bunun mücadelesi için, kadına baskı sorununun kaynağını ataerkil toplumsal yapıya bağlayan feminist hareketlerin göreceli olarak kazanımları elbette olacaktır. Kadına baskı sorununun kaynağını kapitalist sistemde gören diğer Marksist ve sosyalist feminist hareketler de ciddi kazanımlara neden olabileceklerdir. Ancak kadın sorununu sadece cinsiyetçi bir baskıdan ziyade bir sınıf sorunu olarak gören ve sömürü sistemine topyekûn karşı çıkılarak çözümleneceğine inanan ve savunan Marksizm ve Sosyalizm cinsel kimlik üzerinden yürütülecek bir mücadeleyi ve kazanımları çözümleyici görmeyecektir.

Dolayısıyla birbirleri ile aynı sosyal sınıfın insanlarının gerçek eşitliğine dayalı bir yaşam biçimini savunan görüş doğaldır ki, kadını da en az erkek kadar toplumsal ilişkilerin ve üretim ilişkilerini merkezine alarak onu bağımsız ve daha özgür kılarak bunu başarabilecektir. Bunun dışında kalan her türlü çözüm egemen olanın insafına ve lütfettiği kadarına kalmış demektir ve asla kabul edilemez. Sorunun çözümü egemenleri ve egemenliği yok etmekten geçer çünkü.

Kadına dair (3)

Kadın erkeğin değerlisi mi? Yoksa eşiti midir?

“Kadın erkeğin eşiti değil, değerlisidir” söylemi kişinin kendi bakış açısı ve dünyasındaki kadını, ona verdiği önemi ve onu oturttuğu yeri tanımlamak için kullanılmıştır elbette.

Oysa birisini değerli kılmak, senin ona değer atfediyor olmanla gerçekleşen bir durum değildir. Onun birey olarak yaşamdaki yeri, konumu ve özellikle üretim ilişkilerindeki yer alışı ile ilgilidir.

Bunun bilmiyor ya da bilinmek istenmiyor oluşunu kabullenmek değil ama iyi anlamak gerekir.

Kadının değer kazanması ona atfeden veya değer biçen erkeğin bu tavrının ve gücünün ortadan kalkmasıyla ve tüm nesnel koşullarda birey olarak erkeğin eşiti olunca gerçekleşir ancak.

“Kadının erkeğin eşiti değil değerlisi” olduğu bir anlayış ve düzende kadına ne kadar değerlidir desen de, cinsiyet kimliği üzerinden bir konumlandırma yapmışsın demektir. Geriye kalan “güzel” bir sözden ibarettir hepsi. Çünkü bu mantıkla yürürseniz, sonuçta değer atfedilen, değer biçilen meta/kişi olmaya devam eder kadın.

Kadın önce birey olarak anayasal, yasal ve kamusal alanlarda sadece yazılı olarak eşit değil, yaşamsal ve kültürel olarak da erkeğin eşiti olmadığı sürece, dahası korunan, kollanan olmaya devam etmek zorunda kaldığı sürece bu olumsuz sistematik yaklaşım değişmeyecektir.

Birileri kadını değerli görüp yanında süs eşyası gibi taşımaya, birileri kadını değerli görüp “çocuklarımın anası” demeye, birileri de kadını “bir şeyi” görüp ona saygı gösterilmesini isteyebilir. Ama ne kadar iyi, ne kadar samimi olunursa olunsun bu anlayışlarda “kadının adı yoktur.” Kadına atfedilen, uygun görülen değer biçmeler vardır. Yani lütfedişler vardır.

Kadına dair (4)

Kadının kurtuluşu erkek ile savaştan mı geçer?

Esasen kadının kurtuluşu diye bir şeyden daha öte, ezilenlerin ve sömürülenlerin kurtuluşu diye bir şey vardır. Kadının kurtuluşu erkekler ile mücadele ederek ve erkeksiz bir toplum amacı oluşturmak ile gerçekleşecek bir şey değildir.

Bu bir aldatmaca ve bir şaşırtmacadır.

Oysa gerçek kurtuluş mücadele alanının ve amacın kadınların üretimde ve üretim ilişkilerinde ve bunları düzenleyen yönetsel güçte kadının, kadın olarak değil birey olarak varlığının sağlanması ile ilgilidir. Bunun için ise tüm ezilen, sömürülen insanların üretim ilişkilerinde ve mülkiyet ilişkilerinde kaplayacakları alan ve sahip oldukları güç ile ilgilidir.

Cinsel kimlik üzerinden verilecek ve kazanılacak bir zafer asla söz konusu değildir.

Sorun kadın erkek sorunundan öte bir sorundur ve asıl mesele kadının toplumsal yaşamda ve toplum ilişkileri düzenlemesinde elde edeceği güç yani iktidar ile ilgilidir.

Erkeklerin dün olduğu gibi bugün ve yarın da kadın üzerinde devam ettirecekleri şiddet aslında bir sonuçtur. Feodal toplumsal yapının ve kapitalizmin kadını sömürü aracı olarak farklılaştırmasının sonucudur.


Erkeklere söverek, erkekleri cinsel suç objesi görerek sadece sonuçlara ilişkin değerlendirmeler yapmak ve çözümü bu açıdan koymaya çalışmak yanılgısından kurtulmak gerekir. Asıl sorunsal ve çözüm, erkek egemen üretim ve üretim ilişkilerinin yönettiği erkek iktidarı ve son tahlilde kadını emek açısından daha kolay sömürülecek obje olarak niteleyen ilkel kapitalizm, vahşi kapitalizm ve küresel kapitalizm olduğunu görmekten geçer.

Kurtuluş, kadın ve erkek demeden insanları emek ve ücret açısından eşit gören toplumsal yapılanmalar ve sistemlerdir.

Çünkü toplumcu ve kamucu yapılanmalarda insanlar cinsiyetlerine göre kategorize edilmezler ve üretim ilişkilerinde cinsiyetlerine göre rol almazlar. Dolaysıyla eşitliğin sağlandığı toplumsal yapılarda kadın gerçekten eşit olduğu için bağımsızlaşır ve bağımsızlaştığı için de özgürleşir.


Kadının seçme seçilme hakkı: 82 yıl sonra Türkiye’de kadın

Tehlikenin Farkhunda mısınız?