Bu korku hapishanesine neden mahkum olalım ki?

Her düşüşün bir de çıkışı olduğunu hatırlamamız gerekiyor. Çünkü tarihin akış şekli bu. İnsanlık tarihi dediğimiz şey düşüşler ve yükselişlerden ibaret bir zaman zinciri değil mi? Bu korku hapishanesine neden mahkum olalım ki?

Bu korku hapishanesine neden mahkum olalım ki? dünyayı güzellik kurtaracak bir insanı sevmekle başlayacak sait faik abasıyanık

Ben Şirinler’i hiç görmedim

Küçüklüğüme dair en net hatırladığım şey Şirinler’in giriş cümlesidir: “Eğer iyi bir çocuk olursan sen de bir gün şirinleri görebilirsin.”

Ben hiç Şirinler’i görmedim. Ben hiç Şirinler’i gören birini tanımadım.

Anne ben iyi bir çocuk olmadım mı?

Herkes mi yaramazdı?

Biz neden Şirinler’i göremedik?

Yoksa Şirinler yok mu?

Bu dünya Gargamellerin dünyası mı?

Neden hep kötüler kazanıyor?

Bu dünyanın kötülüklerinden yeterince nasibini almışlar olarak sanırım hepimiz Şirinler’in pembe dünyasında yaşamadığımızı biliyoruz. İçinde yaşadığımız bu dünya -ne yazık ki- Şirinlerin dünyası olmaya o kadar uzak ki. Bu kadar vahşeti ve acıyı en fazla Gargamel’e benzetebiliriz herhalde. İşin kötü tarafı ise bu kaosa alışmış olmamız.

Bu, insanın kendi akıl  ve ruh sağlığını koruyabilmesi adına bir savunma mekanizması olabilir belki ama bu alışmışlık beraberinde yabancılaşmayı da getiriyor. İtiraf etmekten geri duruyor olabiliriz ama gerçek tam olarak da bu. Saldırı haberlerinde ölü sayılarını karşılaştırıyoruz, kötü haberleri bir parmak hareketiyle okumadan geçiyoruz ve ya en fazla 3 dakika süren ‘büyük’ kahrolmalar yaşayıp günlük hayatımıza kaldığımız yerden devam ediyoruz.

Nasıl bencil insanlara dönüşüyoruz?

İnsan hayatının bu kadar ucuz olduğu bir dünyada, her yaşanan olaya kahrolsaydık evet büyük ihtimalle çoktan delirmiştik -bu daha mı kötü bir şey çok da emin değilim ama, neyse..- . Ancak bunun arasında, kendimizi hayatın gerçeklerinden ve hepsinin de ötesinde yarına dair hayallerimizden ve umutlarımızdan bu kadar da soyutlamayacak başka bir şey olmalı, olmak zorunda. Çünkü bu halin, ne kadar toplumsal meselelere karşı duyarlı bireyler olduğumuzu söylesek de, hala vicdan sahibi olduğumuzu iddia etsek de, hepimizi gün geçtikçe daha da bencil insanlara dönüştüreceği gerçeği kabak gibi ortada duruyor.

En olmaz dediğimiz şeyleri yaşadık

Bunun emareleri uzunca bir süredir ortada değil mi zaten? İstediğimiz kadar kabul etmek istemeyelim, reddedelim, görmezden gelelim durum bu. “Böyle bir süreçte başka ne olabilirdi ki?” düşüncesinin dört bir yandan yükseldiğinin farkındayım. Bu kadar uzun bir süre boyu, bu kadar akıllıca ve ince ince yürütülen bir algı operasyonun bu sonuca varması elbette ki çok doğal. Kendimizi en güvende hissettiğimiz yerlerde bombalar patladı, en olmaz dediğimiz şeyler yaşandı.

Bu kaosun çözüleceğine dair umutlarımızı paramparça ettiler

Son iki yılda bodrum katlarında yakılan insanları, kıyıya vuran bebekleri, sokak ortalarında bekletilen cenazeleri, her gün bir başka isimle başlayan işçi cinayeti haberlerini, tecavüze uğrayan-öldürülen-bıçaklanan-taciz edilen kadınları gördük. Gerçekleri söyleyen herkesin tutuklandığını, katillerin birer birer serbest bırakıldığını gördük. Bu kaosun çözüleceğine dair umutlarımızı teker teker paramparça ettiler. Yaşanan her bir olayda verilen çok net bir mesaj vardı “Boyun eğersen yaşarsın, karşı çıkarsan ölürsün.”

Peki insan yaşarken ölemez mi?

Bu yaşamak değil! Korku içinde dört duvar arasına saklanarak, otobüse binerken tedirgin olarak, tehlikeden ‘uzak durmaya’ çalışarak yaşanmaz. Hayat böyle bir şey değil ki! Karın ortasında açan nergisler var bu topraklarda. Nazım’ın şiirleri var. Ayaş domatesinin kokusu var. Şu ana dek var olmuş her bir insanın ayrı ayrı hayalleri var.

Vahşetin ayaklarımıza bağladığı ağırlıklardan kurtulmak zorundayız. Yarın değil, on dakika sonra bile değil. Hemen, şimdi, şu anda!

Bu korku hapishanesine neden mahkum olalım ki?


Her düşüşün bir de çıkışı olduğunu hatırlamamız gerekiyor. Çünkü tarihin akış şekli bu, insanlık tarihi dediğimiz şey düşüşler ve yükselişlerden ibaret bir zaman zinciri değil mi?

İyilerin kazanması yalnıza filmlerde olmaz. Yaşamın içinde de iyiler kazanabilir. Sonuçta o filmleri yaratan da insanların kendisi. İyilik de kötülük kadar insanlara özgü. Mutlu sonlar da vahşet kadar insanlara özgü. Bu kötülük sonsuza kadar süremez. Hitler Almanyası’nın gerçekliğini gördüğümüz kadar Sovyetleri, IŞİD vahşetini gördüğümüz kadar Küba’yı, bu topraklardaki baskı ve zulmü gördüğümüz kadar direnişte ısrarcı olanları görmek zorundayız.

Umut hala var, orada bir yerlerde duruyor… Ve içten içe hepimiz biliyoruz ki “Dünyayı güzellik kurtaracak.


Kutuplaşmaya dur diyelim! Yolumuz ışık, rotamız sevgi olsun

Umberto Eco: Dünyayı ben yönetseydim