Kurumsal Sosyal Sorumluluk kavramının gelişimi

İşletmeler için “sosyal sorumluluk” kavramı yaklaşık 20 yıl önce ekonomik açıdan kar elde etmek için kullanılıyorken, kavram 2000’li yıllarda topluma fayda sağlamak amacıyla kullanılmaya başlanmıştır.

Kurumsal Sosyal Sorumluluk kavramının gelişimi

Kurumsal sosyal sorumluluk (KSS) her ne kadar yeni bir kavrammış gibi karşımıza çıksa da aslında tarihçesini milattan öncesine dayandırmak mümkündür. Örneğin Sümerler döneminde yazılan tabletlerde işçilerin dinlenme günleri ile ilgili bilgiler yer almaktadır. Ayrıca dinler tarafından da etik konulara dair çeşitli vurgular yapılmıştır. Geçmiş dönemlere yapılan atıflara rağmen kurumsal KSS’nin Amerika Birleşik Devletleri’nde ortaya çıktığı görüşü yaygındır.

Kurumsal sosyal sorumluluğun ABD’de ortaya çıkmasının çeşitli nedenleri bulunmaktadır.

Bu nedenleri felsefi, pragmatik ve ahlaki olmak üzere 3 kategoride belirtmek mümkündür. Felsefi nedenler: Amerika, serbest piyasa ekonomisini benimseyen bir tutum izlemektedir. Bu da çıkarlarla ilgili meseleleri meydana getirmektedir. Ahlaki nedenler: Hem dine hem de idealizmle ilişkilendirilmektedir. ABD, Protestan ahlaka sahiptir ve Protestan ahlak yapısına göre kar eden şirket topluma sadakatini hayır işleri yaparak göstermelidir. Pragmatik nedenler: Amerikan toplumunun özellikleri arasında yer alan ferdiyetçilik, çoğulcul demokrasi gibi kavramlar KSS’nin oluşumunda rol oynamıştır.

19. yüzyıl ABD’de KSS alanında gerçekleştirilen ilk çalışmaların yapıldığı yüzyıldır. 1890’lı yıllarda ise ticaret etiği dersi bir üniversitenin ders programında yer almıştır. 1902 yılında yapılan bir çalışmada işadamlarının uyması gereken kurallar sözleşmelere sadık kalmak, kimseyi dolandırmamak olarak tanımlanmaktaydı. Ancak ekonominin hacim kazanmasıyla birlikte hile ve dolandırıcılığa başvurma oranı artmıştır.

1.Dünya Savaşı’na şirketler fonlar ayırarak destek olmuşlardır. Böylece şirketler biraz da olsa olumsuz imajlarından sıyrılmış olsalar da 1920’li yıllara kadar şirketler sorumluluk konusunda eleştirilmeye devam etmişlerdir. Çünkü bazı görüşlere göre şirketlerin 1920’li yıllara dek amacı sadece karı yükseltmektir. Bu dönemde işletmeler ürünün kalitesi, işçilerin çalışma saatleri gibi konularla ilgilenmeyip, karı yükseltmeye odaklanmışlardır. Bu yıllarda algılanan sosyal sorumluluk kavramı kar maksimizasyonu ile sınırlıdır. Ancak şirketlere yöneltilen eleştiriler 1.Dünya Savaşı’nda şirketlerin topluma destek bulunmaları ile azalmıştır.

1920-1950 yılları arasını kapsayan dönemde kurumları sosyal sorumluluğa yönlendiren bazı nedenler şunlar olmuştur:

Şirketlerin giderek büyümesi, seri üretime geçmelerine neden olmuş böylece üretici ve tüketici arasındaki mesafe giderek artmaya başlamıştır. İlişkilerde güveni sağlama çabaları baş göstermiştir. İyi eğitimli yöneticilerin yetişmiş olması da kurumların sosyal sorumluluğa önem verme nedenlerinden biri olmuştur. Ticaret odası İş Etiği Komitesi de şirketlerin toplumlarına karşı bir takım sorumlulukları olduğundan bahsetmiştir. Bu dönemde sosyal sorumluluk kavramı etkisini arttırmış gibi gözükse de 1929 yılında tüm dünyayı etkisi altına alan ekonomik kriz, sosyal sorumluluk projelerini arka plana itmiştir.

1950 ve 1960 yılları arasında Bowen’in eseri sosyal sorumluluk için önemli bir referans olmuştur. Bowen’e göre iş adamları antlaşma hükümlerine uymalı, hile yapmamalı, tüketicilerin ve çalışanların insan haklarına saygı göstermelidir. Aynı zamanda Bowen, işadamlarının karar alırken sadece kendi çıkarlarını değil, diğer çevrelerin ekonomik ve sosyal durumlarını inceledikten sonra karar almasını ve işadamlarının devletle işbirliği içerisinde olması gerektiğinden bahsetmiştir. Ancak Bowen’in çalışmasına 3 farklı açıdan eleştiri getirilmiştir.

Birincisi rekabet ve sosyal sorumluluk kavramının birbiriyle zıt olması, ikincisi sosyal sorumluluk faaliyetlerinin maliyetleri yükseltmesi, üçüncüsü ise işadamının esas sorumluluğunun toplum değil, şirketin sahibine  karşı olmasıdır. Bu dönemde sadece Bowen değil, çeşitli kişilerin de çalışmaları bulunmaktadır. Örneğin Levitt’e göre işletmelerin sosyal sorumluluğa yönelmeleri doğru bir hareket değildir. İşletmelerin amacı kar maksimizasyonunu sağlamak olmalıdır.

Öte yandan Davis ise işadamlarının insani sorumluluklarını yerine getirmeleri gerektiğinden bahsetmektedir. Frederick ise 1950’li yıllarda 5 düşünce akımının oluştuğunu öne sürmektedir. Bunlardan birincisi kurum vicdanı oluşturmak, ikincisi şirketlerin karşılaştıkları problemlerle baş edebilmek adına Hristiyan ahlakından faydalanmak, üçüncüsü devletin dengeleyici bir rol oynamasını gerekli kılmak, dördüncüsü yazarların gücün bir grubun tekelinde olmasına karşı çıkmak, beşincisi ise kapitalist ahlaki revize etmek. Kısacası 1950 ve 1960 yılları arasında işadamlarının sosyal sorumluluğu üzerine vurgu yapılmış, sosyal sorumluluk kavramı genel itibariyle çalışanlarla ilgili konulara değinilmiş, topluma yardımcı olmak amacıyla bazı faaliyetlerin gerçekleştirilmesi öngörülmüştür.

1961 yılında ilk ders kitabı basıldı

1960-1970 arasındaki yıllarda ise şirketlerin para kazanma hırsı ile göstermiş oldukları olumsuz ve agresif tavırlar basının dikkatini çekmiş ve basın bu durumdan sıkça bahsetmeye başlamıştır. 1959 yılı itibariyle Amerika’daki çeşitli üniversitelerde şirketlerin sorumlulukları ile ilgili dersler verilmeye başlanmış, 1961 yılında bu konularda bir ders kitabı basılmıştır. Daha önceki dönemde olduğu gibi bu dönemde de çeşitli fikirler ortaya atılmış, şirketlerin topluma karşı olan sorumluluklarının ekonomik sorumluluklarından daha öncelikli olduğunu savunan ve savunmayan fikirler varlığına devam etmiştir. Ancak bu dönemde gerçekleşen tepkiler doğrultusunda şirketlerin faaliyetlerini yönlendirecek yeni uygulamalar meydana gelmiştir. 1960’lı yılların sonunda sosyal sorumluluk alanında yapılan çalışmalar uluslararası boyutta değerlendirilmeye alınmıştır.

1970’li yılların başında UNCIAD, küresel işletmeler için birtakım davranış kuralları oluşturmuştur. Bundan sonraki senelerde buna benzer davranış kuralları oluşturulsa da iş etiği ile ilgili normların ilk oluşumunu İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin kabulüyle başladığını savunanlar bulunmaktadır. 1970’li yıllarda çeşitli komisyonlar oluşturulmuştur. Bu komisyonların amacı tüketicileri ve çalışanları korumaktır. 70’li yıllarda KSS alanında çeşitli gelişmeler yaşanmıştır. Bu dönemde meydana gelen kadın hakları, tüketici hakları, çevrecilik hareketleri işletmelerin toplumsal konumunu revize etmesine sebep olmuştur. Şirketlerin topluma duyarlılığını arttırmak için dini cemaatler de destekte bulunmuşlardır. Örneğin çeşitli dini cemaatler biraraya gelerek Uluslararası Sosyal Sorumluluk Merkezi’ni kurmuşlar ve şirketlerin üzerinde önemli bir güç elde etmişlerdir.

Etik konusu

1970’li yıllarda KSS gelişme göstermeye başlamış, etik konusu ise şirket ve üniversitelerde ilgiyle karşılanmaya başlamıştır. Öyle ki bu dönemde ABD’de KSS konusunda 50 adet kitap basılmıştır. Konuyla ilgili olarak çeşitli araştırmalar kurumsal sosyal sorumluluğun tanımını yaparken yaşam kalitesi yönetimi, sosyal zorunluluk, kurumsal sosyal tepkisellik, kamusal sorumluluk gibi geliştirdikleri kavramlardan yararlanmışlardır. Sonuç olarak 1970-1980 arası dönemde KSS kavramı üniversitelerde, akademik çalışmalarda ve iş yaşamında sık bir şekilde karşımıza çıkmaktadır. Bu dönemin önemli özelliklerinden birisi de KSS ile ilgili ilk görgül çalışmaların gerçekleşmesidir. Yapılan çalışmalar istenilen sayıda olmasa da ilk olması açısından önem kazanmaktadır.

1980’li yıllarda ABD’deki iktidarların uyguladıkları kamu politikaları, dönemin meydana getirdiği sosyo-ekonomik durumlar, vergi politikaları gibi uygulamalar şirketlerin sosyal sorumluluğa olan ilgisini azaltmıştır. Bu dönemde hissedarlara karşı artan sorumluluklar tekrar önplana çıkmaya başlamıştır. Örneğin şirketler daha önce uygulamaya başladıkları sosyal işler uzmanı gibi uygulamaları gerçekleştirmekten caymışlardır. Ancak sosyal sorumluluk alanından her şirketin tamamen uzaklaştığından bahsetmek mümkün değildir.

Kurumsallaşma evresini tamamlamış şirketler sosyal sorumluluk uygulamalarına devam etmiştir. Kurumsallaşmış şirketlerde siyah ve beyazlar bir arada çalışmaya uyum göstermeye başlamış, yöneticiler çevreye duyarlılığın önemini iyice kavramıştır. Toplumun neye tepki göstereceğini tespit eden yöneticiler sosyal sorumluluğu terk etmenin vereceği zararların bilincinde olmuşlardır. Aynı zaman dilimi içerisinde etikle ilgili çeşitli gelişimler boy göstermeye başlamıştır. Örneğin İş Ahlaki Topluluğu kurulmuş ve etik alanında bir dergi yayımlanmaya başlamıştır. İş etiği alanında yazılan kitap sayısında da artış gözlemlenmiştir.

Paydaş kuramı 1980’li yıllarda Freeman tarafından geliştirilmiştir. Esasen paydaş kavramı uzun yıllar öncesindeki çalışmaların konusu olmasına rağmen, tanımı ve işlevi zaman içinde değişiklik göstermiştir. Buna göre paydaş tanımının geniş ve dar anlamda açıklaması yapılmıştır. Geniş anlamında daha çok gruplar kapsam altına alınırken, dar anlamında ise şirketin bağımlı olduğu gruplar kavram tanımına dahil edilmiştir. Yapılan diğer çalışmalarda sosyal sorumluluk, sosyal tepkisellik ve sosyal tepkilerin birbiriyle bağlantılı olduğu açıklanmaya çalışılmıştır. 1980’lerde KSS ile ilgili yapılan çalışmalar durağanlık gösterse de sosyal tepkisellik, iş etiği, paydaş kuramı gibi alanlarda çalışmalar yapılmaya devam etmiştir.

1990’lı yıllarda kurumsal anlamda yeni yapılanmalar süregelmiştir.

1991 yılında iş etiği ile ilgili bir dergi yayımlanmaya başlamıştır. 1990’larda meydana gelen mali sıkıntıların getirmiş olduğu olumsuz ortamı düzene sokmak amacıyla işletme alanında eğitim veren birçok kurum sosyal sorumluluk ve etik alanlarını kapsayan derslerin sayısını arttırma yoluna gitmiştir. Bu yılların başında CERES adı altında bir girişim oluşturulmuştur. Bu girişimde şirket sahipleri ve sivil toplum kuruluşları biraraya gelerek çeşitli konular üzerinde çözüm bulma ortamı yaratmıştır.

KSS, 90’lı yıllarda büyük gelişmeler göstermese de etik, paydaş gibi konularda çalışmalar yapılmış, kurumsal yurttaşlık ve kurumsal itibar kavramları öne çıkmaya başlamıştır. Kurumsal yurttaşlığın farklı açıklamaları yapılsa da genel açıklama şirketlerin kendi çıkarlarını koruyarak aynı zamanda toplumun da refahını arttırmak yönünde olmuştur. Kurumsal itibar ise paydaşları dışlamayacak şekilde eyleme geçmekten söz etmektedir. Bu dönemde KSS alanında yapılan çalışmaların çoğu paydaş kuramı üzerine olmuştur. Paydaş kavramı şirketlerin ilgi göstermeye başladığı kavramlardan biri haline gelmiştir. Dönemde akademik tartışmalar daha önceki dönemlere nazaran daha fazladır.

Wood, KSS’yi meşruiyet ilkesi, kurumsal sorumluluk ilkesi ve yönetsel taktir ilkesi olmak üzere 3’e ayırmıştır. KSS ile ilgili yapılan çalışmalar ise kurumsal sosyal performans kavramından ayrı olarak gerçekleştirilmiştir. Yapılan araştırmalardan genel olarak elde edilen sonuç, sosyal sorumluluklarını yerine getiren şirketlerin finansal performanslarının iyi olduğu yönündedir. Hoffman’ın bir çalışmasında Amerika’da kimya alanında faaliyet gösteren sanayi kolları çevreci hareketleri 1960’lı yıllarda bir tehdit, 1970’li yıllarda düzenleyici bir kurum, 1980’li yıllarda sosyal sorumluluk meselesi olarak ele almaya başlamıştır. Yapılan bir başka çalışma ise KSS’nin sosyokültürel unsurlardan, ekonomiden, sektörlerden etkilendiğini ortaya çıkartmıştır. 1995 yılından itibaren KSS’nin kapsamı genişlemeye başlamıştır. Şirketlerin biricik olmadığı, o yüzden şirkete gereğinden fazla anlam yüklenmemesi gerektiği belirtilmiş ve KSS önemli dergilerde yer almaya başlamıştır.

Ölçme ve değerlendirme

1990’lı yılların sonlarına doğru şirketler, sosyal sorumluluk kavramını ölçme ve değerlendirmeye tabii tutmuştur. Özel sektörün yanı sıra kamu kuruluşları da sosyal sorumluluğa yönelimlerini arttırma çabalarına girmiştir. Yine bu dönemde sivil toplum kuruluşlarının sayılarının artmasıyla beraber KSS ile ilgili uygulamalar çeşitlenmeye başlamıştır. KSS’nin yaygın hale gelmesi ile birlikte yeni iş imkanları ortaya çıkmıştır. Önceki dönemlerde devlet ağırlıklı bir yönü olan KSS, yeni oluşumlarla birlikte devlet ağırlıklı olmaktan çıkmaya başlamıştır. Küreselleşme ile birlikte güç kazanan çok uluslu şirketlerin faaliyetlerini düzenleyebilmek adına birtakım oluşumlar meydana gelmiştir. (Örneğin 2000 yılında Küresel İşbirliği Antlaşması gibi)

İnsan, hayvan ve çevre

2000’li yıllarda birtakım görüşe göre insan sağlığına, hayvan sağlığına, çevreye zarar vermeden üretim yapan şirketler gerçek sosyal sorumluluk faaliyetlerini gerçekleştirmektedir. Bu durumda bazı araştırmacılar tarafından yapılan KSS ile ilgili 2 vurgu önplana çıkmaktadır. Bunlardan 1.si KSS’nin gönüllülük esasına dayanması, 2.si ise toplumu ve çevreyi iyileştirme faaliyetlerinde bulundurmasıdır. Bir diğer görüşe göre, sorumluluk bilincine sahip olan şirketler paydaşlarına zarar vermemeli, eğer şirket toplumun zararına neden olacak bir davranış sergiliyorsa ise bunu acilen düzeltmelidir. 1990’lardan itibaren şirket sayısının artmasıyla toplumsal gelişime yönelik faaliyetler de artmaya başlamış ve sağlık, çevre gibi konularda topluma faydalı olmak amacıyla girişimler başlamıştır. (Örneğin bazı şirketler Afrika’daki AIDS hastalığına karşı destek olmuştur.)

Bu yıllarda kurumsal yurttaşlık kavramı da giderek yaygınlaşmaya başlamıştır.

Kurumsal yurttaşlık kavramının, kurumsal sorumluluk kavramıyla aynı anlamı taşıdığını savunanlar da bulunmaktadır. Paydaş kavramı bu dönemde de önemini korumaya devam etmiştir. Ancak şirketlerin ve paydaşlarının arasındaki ilişkilerin karmaşık bir hal alması paydaş yönetimi uygulamasının yerini ilişkilerin yönetimi uygulamasına bıraktığını savunan görüşler de olmuştur.

Sonuç itibariyle; KSS kavramı çeşitli araştırmacılar tarafından ele alınmış ve her biri kavramı kendi bakış açısına göre tanımlamaya çalışmıştır. Bu da kavramın genel geçer bir tanımının olmamasına yönelik eleştirileri de beraberinde getirmiştir. Kimi görüşe göre bu kavram akademik açıdan tekrar ele alınması gereken bir kavramdır. Ancak ne olursa olsun 19.yüzyılda adı geçen kavramın bugün geldiği nokta arasında önemli gelişmeler ve değişmeler meydana gelmiştir. KSS, önceleri işadamları ile sınırlanmışken bugün kurumların sorumluluğu altında yer almaktadır. Sorumluluklar geçmiş dönemlerde kar elde etme amacı ile gerçekleştirilirken sonrasında buna etik ve hukuksal boyut da eklenmiştir. Kavram kimi dönem yoğun tartışmalara neden olmuş, kimi zaman 1929 yılındaki ekonomik krizin var olduğu dönemlerde olduğu gibi durgunluğunu korumuştur. Kavramın ortaya çıkış temelinde dinin işlevi yadsınamaz derecede önemlidir. Diğer yandan toplumun göstermiş olduğu tepkiler de kavramın gelişmesini zorunlu kılmıştır. (1)

Türkiye’de kurumsal sosyal sorumluluk

Dünyada büyük tartışmalara yol açan sosyal sorumluluk kavramından elbette Türkiye de etkilenmiştir. Ancak şunu belirtmekte yarar var ki Türkiye, Osmanlı döneminden bu yana “hayırseverlik”, adı altında bir nevi sosyal sorumluluk uygulamalarını gerçekleştirmektedir. Hayırseverlik uygulamaları, içerisinde mistik, dini, manevi, vicdani öğeleri barındırmaktadır. Sevap kazanma amacıyla toplumun refahını sağlamaya yönelik faaliyetleri içermektedir. Osmanlı döneminde faaliyet gösteren Ahi birlikleri sosyal yardımlaşmayı içselleştirmiş esnaf örgütleridir.

Vakıfların tarihi ise Anadolu Selçuklu dönemine dayanmış olup, vakıflar halkın sağlık ve eğitim sorunlarına çözümler sunmak, yoksulların karnını doyurmak amacıyla hastaneler, aşevleri, medreseler oluşturmuşlardır. Sonuç itibariyle Osmanlı Devleti’nde KSS’ye benzer uygulamalar var olsa da vakıfların, günümüz şirketlerinde olduğu gibi sürdürebilirlik kaygısı bulunmamaktadır. KSS kavramı içinde hayırseverliği barındırsa da aslında hayırseverlikten birçok farkı bulunmaktadır. Hayırseverlikte iyilikler karşılık beklentisi olmadan gerçekleştirilirken, KSS’de kurumların istekleri doğrultusunda yardımlar yapılmaktadır.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla birlikte tek parti dönemi başlamıştır. Bu dönemde devlet önplana çıkarken, vakıflar eski gücünü yitirmeye başlamıştır. Böylece ahilerin ve vakıfların mistik amaçla gerçekleştirdikleri hayırseverlik, sosyal devlet kapsamı altına alınmış ve mistik değerden uzaklaşılmaya başlanmıştır.

Vakıfların kurulması

1960’tan itibaren holding sayılarının artış göstermesi ile birlikte hayırseverlik anlayışı tekrar bir canlanma içerisine girmiştir. Örneğin Vehbi Koç Vakfı’nın kuruluş amacı maddi imkanı yeterli olmayan kişilerin eğitim almasını sağlamak üzerinedir. 1980’li yıllarla birlikte devlet yeni bir ekonomik dönüşüm içine girmiş ve liberal ekonomiyi gerçekleştirme anlamında önemli adımlar atmıştır. Kamu İktisadi Teşebbüslerin özelleştirilmesiyle birlikte devletin sosyal alandaki vazifelerini holdingler üstlenmeye başlamıştır. Bu dönemde artan aile şirketleri de özel sektörün önemli bir parçası haline gelmiştir. Küreselleşme faaliyetleri ve devletin kamusal alandan çekilmesi ile birlikte sosyal sorumluluk faaliyetlerinde değişimler meydana gelmiştir. 1970’li yıllarla birlikte bugünkü KSS anlayışına yönelik gelişimler oluşmaya başlamıştır. Bu dönemde bir yandan hayırseverlik faaliyetleri diğer yandan KSS oluşumları devam etmektedir. 1980’lerden itibaren holdingler, vakıflarla birleşme yolunu tercih etmiştir. Özel sektör her ne kadar sosyal sorumluluk faaliyetlerine el atsa da toplumun büyük bir kesimi hala devletin yardımda bulunduğu kanaati yönündedir. (2)

Marmara Depremi

1999 yılında Marmara’da yaşanan deprem ile hükümetin yardım konusunda yetersiz oluşu bireysel ve kurumsal sosyal yardımlaşma faaliyetlerin oluşumunu sağlamıştır. Deprem sonrasında pek çok Sivil Toplum Kuruluşu toplumun refahını sağlamak amacıyla destek olmuşlardır. Birleşmiş Milletler, Türkiye’nin KSS uygulamaları üzerine eğilim göstermektedir. Birleşmiş Milletler, Türkiye’nin kalkınmasına yönelik 80 tane programı yürütmüştür. Sadece birleşmiş Milletlerin değil, birçok uluslararası kuruluşların yasaları da KSS uygulamalarını etkilemiştir.

Örneğin, Zararlı Madde Kullanımının Yasaklanması Yasası’na Türkiye’deki beyaz eşya ihracatçıları pazar dışında kalmamak adına uyum göstermek durumunda kalmışlardır. Şunu da belirtmek gerekir ki Türkiye’de KSS için hazırlanmış kanunlar olmamasına rağmen KSS’yi doğrudan ya da dolaylı yoldan etkileyecek birtakım kanunlar bulunmaktadır. (Örneğin Anayasanın 172. Maddesinin 4077 sayılı kanunu tüketici haklarının korunmasına yönelik olup, tüketicinin arızalı bir ürün veya hizmet alması durumunda telafi konusunu içermektedir.)

Bazı kanunlar ise kurumları, KSS’ye karşı teşvik etmektedir. (örneğin vergiden muaf olma durumu gibi) Aynı zamanda AB üyelik süreci ve Türkiye’nin imzalamış olduğu birtakım uluslararası antlaşmalar, Türkiye Kurumsal Yönetim Derneği gibi dernek ve merkezlerin var oluşu KSS’nin önemini arttırmıştır. TÜSİAD ve TOBB gibi kurumların KOBİ’lere yönelik gerçekleştirmiş oldukları faaliyetler de büyük önem taşımaktadır. Bütün bu olumlu gelişmelerin yanısıra birçok şirketin KSS faaliyetlerine katılımı konusunda eksiklikler görülmektedir. Türkiye’de gerçekleştirilen KSS faaliyetlerinin önemli bir kısmı yurtdışındaki KSS faaliyetlerine kıyasla oldukça geride kalmakta ve Türkiye’deki KSS uygulamaları proje bazlı seyir göstermektedir. (3)

Türkiye’de KSS’nin temelinde hayırseverlik anlayışı

Sonuç olarak, Türkiye’de KSS anlayışının temelinde öncesinde var olan hayırseverlik anlayışı yatmaktadır. Ancak KSS ve hayırseverlik yaklaşımı birbirinden bazı noktalarda ayrılmaktadır. Hayırseverlik gönülden gelerek yapılırken, KSS daha rasyonel ve planlı bir yapılanmayla gerçekleşmektedir. 1980’lerden itibaren Türkiye’nin ekonomik konjonktürü bir değişim sürecine girmiş, KSS kavramı da bu değişimden etkilenmiştir. Devletin sosyal sorumluluktaki etkisi holdinglere geçmiştir. Günümüzde uluslararasılaşma süreçleri, AB düzenlemeleri gibi uygulamalar KSS’nin önemini arttırmaya yarayan unsurlar olmuştur. Bugün Türkiye’de hayırseverlik faaliyetleri devam etmektedir ancak bu faaliyetler daha gizli bir şekilde yürütülmektedir.

Öte yandan KSS faaliyetleri de devam etmektedir. Holdinglerin web sitelerinde “Kurumsal Sosyal Sorumluluk” başlığı altında gerçekleştirdikleri KSS faaliyetleri en ince detaya kadar açıklanmış ve özellikle şirketler “Hayırsever” kavramını kullanmaktan kaçınmışlardır. Ancak holding vakıflarının web sitelerinde hayırsever faaliyetlerin devam ettiğini gözlemlemek mümkündür. Hayırseverlikten farklı olarak şirketler KSS faaliyetlerini medya aracılığı ile yayınlamayı tercih etmekte bu da yapılan yardımların gizli kalması gerektiği ya da gerekmediği yönünde tartışmalara sebep olmaktadır.

KAYNAKÇA:

YAMAK, Sibel, Kurumsal Sosyal Sorumluluk Kavramının Gelişimi, Beta Yayınları, 2007.

ALAKAVUKLAR, Ozan Nadir, KILIÇASLAN, Selcen, ÖZTÜRK, Engin Bağış, “Türkiye’de Hayırseverlikten Kurumsal Sosyal Sorumluluğa Geçiş: Bir Kurumsal Değişim Öyküsü”, Yönetim Araştırmaları Dergisi, Cilt:9, Sayı:2, 2009.

Türkiye’de Kurumsal Sosyal Sorumluluk Değerlendirme Raporu, http://csrturkey.org/wp-content/uploads/2013/03/CSR_Report_in_Turkish.pdf

1- Sibel Yamak, Kurumsal Sosyal Sorumluluk Kavramının Gelişimi, Beta Yayınları, 2007, ss.7-99.

2- Ozan Nadir Alakavuklar, Selcen Kılıçaslan, Engin Bağış Öztürk, “Türkiye’de Hayırseverlikten Kurumsal Sosyal Sorumluluğa Geçiş: Bir Kurumsal Değişim Öyküsü”, Yönetim Araştırmaları Dergisi, Cilt:9, Sayı:2, 2009, ss.103-143.

3- Türkiye’de Kurumsal Sosyal Sorumluluk Değerlendirme Raporu, http://csrturkey.org/wp-content/uploads/2013/03/CSR_Report_in_Turkish.pdf

Z Kuşağı çalışma önceliği: Maaş değil sosyal sorumluluk