Şehitler ölmez, Çanakkale geçilmez!

Bak arkadaşım burası Çanakkale! Burada toprağı sıksan şehit kanı akar ve şehitler asla ölmez! Kendilerine yakın bulduklarına ziyarete gelirler…

Şehitler ölmez, Çanakkale geçilmez! 18 mart çanakkale zaferi

Yer Çanakkale..

Yıl 2001, yani tam on altı yıl önce…

Öğrencilik yıllarım…

Yalnız yaşıyorum, çünkü tiner kokulu odası olma mecburiyetinde bir Güzel Sanatlar öğrencisiyim malum evde kalıyorum…

Arka tarafında kocaman bir bahçesi olan bir apartmanın en alt kot dairesindeyim ve öğrenciliğimin son bir buçuk yılını da bu manalı evde geçirdim…

Öğrencilik dedim fakat sanki eve yerleştim, sanki ev benim. Arka bahçeye maydanoz, marul bile ektim. Epeyce vakit geçiriyorum evde; kendim ve bahçeden ara sıra içeri sızıp yemeği yiyen kedilerimle…

Efendim öğrencilik anılarıma derin girmeyeceğim merak etmeyin, yalnızca size küçük fakat yaşamım boyunca unutamadığım ve unutamayacağım bir anımdan bahsetmek istedim. Öyle uzunca da değil anlayacağınız dilde, hemen iki satırda…

Geceler süren yoğun ders çalışma, yani final dönemindeyim…

Bir yandan sözel derslerimin sınavları, bir yandan da bitirme zorunluluğunda olduğum resim çalışmalarım, boyumu aşan ebatta tabloları resmetme durumları… Ve gece diğer geceye bağlanıyor yeri geldiğinde hiç uykusuz, şayet öğrencilik yaptıysanız siz de bilirsiniz. Dayanabildiğim noktaya kadar bir azim ve istekle çalışıyor sonra da yatak odama gidip uyuyorum sabah tabi ki yine okul, sınavlar ve yine sınavlar…

Derken baharın başlangıcındayız ve ben yine saatler süren ders çalışma sonrası artık dinlenme zamanım geldiğini düşünerek çalışma odamın hemen arkasındaki yatak odanın kapısını açtım, odamda kocaman bir yatağım ve sol duvara dayalı bir gardırobum… Oda da öyle büyükçe bir oda değil hani sadece dinlenmelik. Yatağımın başucunda ise atalarımızdan kalma bir alışkanlıkla ve de öğrenci yoğunluğunda ara sıra açıp okuyabildiğim Kur’an-ı Kerim… Her gece olduğu gibi duamı edip uykuya daldım..

Sabaha karşı bir ses! O da ne?

Banyoda biri var ve musluğu açmış suyu akıtıyor bildiğiniz… “Ama bu nasıl olur?” diyorum. Çünkü ben yalnız yaşıyorum ve evde tek başımayım. Hemen Besmele çekip doğruluyorum yatağımdan. Terliklerimi giyip banyoya gitmeye niyetliyim. Niyetliyim ama yalnızım ve bir kadınım. Korku filmlerini fazla izlemişliğimden olsa gerek ki önce mutfağa dalıyor elime hemen bir ekmek bıçağı kapıyorum. Burada kendime ben de güldüm siz de gülebilirsiniz elbette…

Derken bir cesaret banyo kapısındayım, elimi kapı koluna uzatıp Ya Allah deyip içeri dalacağım. Tabi burada anlatırken her şey çok senaryo kurgusu kıvamında. O gece, o kapıda bacaklarımın titreyişini hala yaşıyorum. Neyse banyodan hala su sesi geliyor, biri suyu kullanıyor belli ki ve elimde bir ekmek bıçağı bir taraftan dua ile dalıyorum içeri efendim… Artık kapıyı bir cesaret açtım! Bir de ne göreyim?

Ne musluk akıyor ne de içeride biri var!

Nasıl olur ki bu? Kapının ardındayım su sesi geliyor, musluk akıyor ben kapıyı açıyorum musluk kapalı…

Tamam, dedim sanırım rüyayı gerçek sandın, biraz fazla da uykusuzsun hali hazırda normal, normal diye söylenerek hemen yatağıma döndüm. Yine dua edip uykuya daldım epeyce bir vakit sonra… Derken yine su sesi geliyor banyodan ve ben yine uyanıyorum. Banyo kapısının başındayım. İçeride hala musluk kullanılıyor açıyorum kimse yok…

Efendim hani Allah sizi inandırsın tam 10 gün bu şekilde ben gece elinde bıçak, dilinde dua bildiğiniz Agahta Christie romanından fırlamış bir karakter gibi sürekli evde olan fakat aynı zamanda olmayan bir varlığın ya da varlıkların peşindeyim. Kime anlatsam tipik bir deli karakterini hemen yapıştıracak alnıma..

Tabi bu arada annemi davet ediyorum yanıma. Annem bu ara olmaz, çok işim var diyor, yıkılıyor fakat durumu da anlatamıyorum telefonda telaş etsin istemiyorum. Derken hemen ikinci alternatifime geçiyorum. Okuldan sürekli kitap alışverişi yaptığım ve kendime yakın bildiğim bir hocama durumu anlatıyorum. O da bana B vitamini ilaçları veriyor, kendi benzer anılarını anlatıyor gönderiyor. Demiştim ya kime anlatsam inanmaz ha ben de üçüncü ve son alternatifime geçiyorum. Apartmanın girişindeki kuaför dükkanının sahibinin kız kardeşi olan Hatice’ye açıyorum bu kez durumumu, anlatıyorum güzelce, hani sakin sakin öyle benim gibi korkmasın diye…

Aa o da ne? Hatice ben anlatırken gülümsüyor hafiften bir yandan da beni dinliyor. Ben sözlerim bitiriyor ve merak içinde soruyorum Hatice’ye, neden gülümsediğini, bunda mutluluk duyacak ne olduğunu, neden şaşırmadığını?

Hatice bana diyor ki: Ne kadar şanslısın, sana geliyorlar ziyarete, sabah ezanı vakti senin banyona abdest almaya geliyorlar, seni kendilerine yakın buluyorlar..

Sonra devam ediyor:

“Bak arkadaşım burası Çanakkale, burada toprağı sıksan şehit kanı akar ve şehitler asla ölmez, kendilerine yakın buldukları bedenlilere ziyarete bile gelirler, senin banyona abdest almaya da gelirler burada böyle hikayeler, anılar çok olur, şimdi sen kimseye de bunu anlatma çünkü herkes benim gibi tepki vermeyebilir ve bu durumdan da asla korkma tam aksi sevin ve dua etmeye devam et…”

Hatice gayet olası yaşamına devam ediyor sonrasında, saç kesimi için yeni müşterisi geliyor ve müsaade istiyor benden, işine devam ediyor…

Bense müthiş bir şaşkınlık ve tarifi imkansız bir duygu ile ayrılıyorum oradan ve merdivenleri iniyor kapımdan içeri adımı atıyorum…

Sonra da diyorum ki: Evet, Ey Şehitler bu topraklar asıl sizin eviniz bense burada yalnızca bir kiracıyım…Görünmez olmanız hiçbir şeyi değiştirmez ve devam ediyorum, öyle kulaktan dolma, dil ezberinde söylediğimiz sözler gibi değil bu kez, bizzat yaşayarak ve tüm kalbimle:

Şehitler ölmez, Çanakkale geçilmez! Ne mutlu Türküm diyene!

Gelibolu: Bir cephe iki komutan