Alis yalanlar diyarında!

Bu senin son şansın. Mavi hapı alırsan hikaye sona erer. Yatağında uyanırsın ve inanmak istediğin her neyse ona inanırsın. Kırmızı hapı alırsan Harikalar diyarında kalırsın. Ben de tavşan deliğinin gittiği yerleri gösteririm. Unutma, sana vaat ettiğim tek şey gerçek, daha fazlası değil…

Alis yalanlar diyarında!

Masalların ve hayallerin daima büyülü bir yeri ve anlamı vardır hayatımızda. Sınırları daraltılmış bir dünyanın içinden hangimiz Alice gibi sıyrılmak istemedik? Hangimiz ormanların ihtişamından gizli diyarlara açılan kapıya ulaşmak için can atmadık? Bir yalan uydurduk ve uydurduğumuz yalana kendimiz bile inandık. Kapı hayallerimizdi, orman ise yalanlarımız…

Kimliğin örtüşen halleri çarpıklaşmış zıt kutuplar gibi alabildiğine savaşıyordu; içinde karşı konulmaz ve de dayanılmaz bir içgüdüyle oluşmuş merak duygusu hiç de hafife alınır ölçüde değildi. “Geç kaldım” diyen bir ses.. Sesin geldiği mesafe zihnin derinliklerinde kendisiyle alay mı ediyordu yoksa gerçekte bu sesi duymuş muydu, ayırt edemedi Alis… Çocuk saflığıyla gözlerini açıp etrafı kolaçan etti, neler olduğunu anlamaya çalıştı. Tam da o sırada olağan dışı beyaz bir tavşan’ın konuştuğunu, üstelik yeleğinin cebinden köstekli saatine bakarak telaşlı telaşlı koşuşturduğunu fark etti. Bir insandan farkı olmayan bu tavşanla hiçbir vakit karşılaşmadım ama küçükken belki de birçok kez hayal ettiğimi, kendimi Alis’in yerine koyarak harikalar diyarında gezindiğimi bilirim. Masalların sürükleyici albenisi dışında gerçeklerle yüzleşme kısmını büyüyünce elbette ki sevemedim. İsterdim ki hayat masallardan ve masalların anlattığı güzellik ve yaratıcılıklardan ibaret olsun. En azından sonu iyi bitsin.

Gerçeklerin hep aldatıcı bir yönü var!

Uydurma hikayelerin bile doğruluk payı varken, tezat bir biçimde gerçeklerin hep aldatıcı yönü var. Belki de masalların en güzel tarafı bu. Düşlerin ötesine geçerek ne kadar yalan bir dünyada yaşadığımızı peyderpey hatırlatıyor bize. Bir tavşan konuşur mu ya da bir kedi? Alis’in ironik ve karmaşık dünyasında kağıtların bile bir dili var! Toplumun dinamikleri tıpkı şaşkınlık veren unsurlar gibi çelişkili ve saçma görünen bir durumu temsil ediyor olsa da nispeten ruhumuzun aynasını yansıttığı aşikar. İnsanoğlunun bütün bu gereksinimi, hayal alemine duyduğu özlem, zaman içinde saklı ve birikmiş, haksızlıklarla dolu bir yaşamın ötesinde bambaşka bir dünya arayışından başka nedir ki?

Bir ormandasınız, “geç kaldım” diyerek saatine bakan telaşlı tavşanı takip ettiniz, edersiniz de… Kim görse şaşkınlığından bu tuhaf durumun, düş mü gerçek mi diye düşünmeden, merakla takılır peşine. Sonra tavşan deliğinden bakan Alis gibi aniden diğer bir kapıda buluruz kendimizi. Soruların, sorgulamaların, paradoksun ve kavramların çöküşünde… Zırhsız, zeminsiz, çırılçıplak kalıvermesi gibi insanın… Bir anda tedirginliğin yerine baş döndürücü şekilde aydınlanma yer alsın. Kendinizi başka bir dünyada başka bir kapının kilidini açarmış gibi düşünün. Bu yeniden doğuşun yaşam bulmuş halidir. Fizik dünyasında da gelinen nokta her şeyin teorisi olduğuna göre belki de doğru çizgidesiniz. Bu noktanın ötesinde de ne olduğuna dair fikirlerimizi birleştiren masal ya da düşlerimiz de olabilir. Olasılıkların çoğu zaman zihnin farkında bile olmadan spontane bir geçiş süreci yaşadığını, Alis’in tavşan deliğine açılan dünyasından, gerçekliğin değişken özelliğini görebiliriz. Zaman artık kırılan, bükülen bir yanılsamadır aynı zamanda…

“Aman Tanrım! Bugün de ne tuhaf şeyler oluyor! Daha dün her şey eskisi gibiydi. Acaba dün gece değiştim mi ben? Dur bakayım: Bu sabah uyandığımda aynı mıydım? Bir değişiklik duymuştum gibi geliyor. Ama aynı değilsem, değişmişsem, yeni bir soru çıkıyor ortaya: Ben kimim o zaman? İşte asıl bilmece bu!”

Yeni nesil için merak duygusunun giderek kaybolması şaşırtıcı değil!

Hiç tereddüt etmeden bir grubun dominasyonu altında, egemenliğin başkalarınca kontrol edildiği ortamlarda muazzam yaratıcı düşünmenin, fikirlerin, öneri ya da eleştirilerin veyahut kelimelerin ne önemi olur ki? Eğer bir bağımlıysanız, korkularınız varsa, tel örgülerle çevriliyse hayatınız hiçbir vakit gerçeklerle yüzleşemeyecek, körü körüne inanacaksınız demektir. Mesela şehirlerde oturan insanların kırsal kesimlerde oturan insanlara oranla daha fazla nüfusa sahip olduğunu söyleyebiliriz artık. Şehir yaşamının sağladığı pek çok avantaj var mutlaka, daha güzel, modern ve konforlu yapıya sahip olması gibi… Fakat yeni nesil için merak duygusunun gitgide kaybolması, ilgi alanının yalnızca klavyenin tuşları ve ekranı olması şaşırtıcı değil. Pratik beceriler konusunda eksik olduğu kadar hayal dünyaları da daralıp, yok oluyor. Oysa doğa ve doğada kazanılabilecek el becerileri, ustalaşmalar olmadan yarış atı misali herkesin tek bir düşüncesi var ayak diremeden, rest çekmeden tek: Rekabet yani gerçek dünyanın paradigması içerisinde.

En zor şartlar altında yaşamış ve birtakım hayat memat sorunları atlatmış insanlar, hayatı hem pratik hem deneysel hem de içgüdüsel yaşadıkları için birçok sorunun üstesinden gelebilecek güce sahip daha başarılı bireyler oluyorlar. Çünkü etrafını çevreleyen engellere karşı kendi kararlarını ortaya koyabilecek cesareti göstermek, hatalı bir hamle de olsa hiçbir yerde kazanamayacağı deneyimi kazandırıyor insana. Daha geniş bir perspektiften bakmasını sağlıyor.

Alis Harikalar diyarı eğitim sisteminden, otoriteye, bilimden sanata ve yaşama dair her şeyi eleştiri unsuru yapmıştır. Orada geçen diyaloglarda günümüzde yaşadığımız sorunları kapsadığı içindir ki gerçekler dünyasına gönderme yapıyor; gerçek ve düşün ayırdına varabilmek için her ikisinin varlığını kabullenmek gerekiyor öncelikle…

“Her şey bulunduğumuz yere göre değişiyorsa ve anladığımız kadarsa, gerçek diye bir şey yoktu. Dünya anladığımız kadarlardan oluşuyordu ve belki de biz birçok şeyi yanlış anlıyor ve aktarıyorduk. Her şeyi usa vuruyor sınırsız bir varoluşu sınırlı bir akılla anlamaya çalışıyorduk.”

Hangi yöne gitmem gerekiyor?

Sorunun cevabı nereye gitmek istediğine göre değişir. Nereye gittiğim çok da umurumda değil. Bir yere varayım yeter ki. O zaman ne yöne gittiğin fark etmez. Yeteri kadar yürürsen emin ol bir yere varırsın.

Ülkenin ve dünyanın dört bir yanında her tarafın çölleştirildiği, inşaat alanlarının hakim olduğu, otopark yerleri, hafriyat alanı, çöplük vs. haline geldiği, her gün sayısız canlı türünün yok edildiği ve ebediyen yeryüzünden yüzlerce türün silindiği ekolojik yıkımı da düşünecek olursak, bir zaman sonra Alis’in Harikalar diyarını düşleyen zihinleri bile mumla arar olacağız.

Yaşayan canlı kürenin absorbe edemeyeceği kadar muazzam bir kirlenmeyle yaşıyoruz çünkü. Aşırı iklim olayları, orman yangınları, sular seller altında kalan ülkeler, savaşlar, salgınlar, açlık ve kıtlıklar… arada yağmacılar ve istifçiler…

İnsan doğası gereği rekabetçi, birbirini yemeye, yenmeye, geçmeye ve ezmeye yönelen bir anlayışta değildir. Rekabetçi ve kapışma yerine insan doğası daha iyi şartlar oluşturabilmek için özgür bir ortamda işbirliği, paylaşma ve müşterek yaşayabilme bilinci ve ruhuna sahip olandır.

“Bu senin son şansın. Mavi hapı alırsan hikaye sona erer. Yatağında uyanırsın ve inanmak istediğin her neyse ona inanırsın. Kırmızı hapı alırsan Harikalar diyarında kalırsın. Ben de tavşan deliğinin gittiği yerleri gösteririm. Unutma, sana vaat ettiğim tek şey gerçek, daha fazlası değil…”

Neye inanacağını bilmek aklın ve yüreğinin bileşimleri olmalıdır. Zamanın akışında sana yol gösteren de terazinin hangi tarafının ağır bastığını gerçekten gören ve kabullenen gözlerindir.

Beynimizdeki elektrik sinyalleri: Ya hayat bizim sandığımızdan farklıysa?