Hakikatin tokadını yemiş Türkiye Cumhuriyeti

Türkiye Cumhuriyeti’ne 16 Nisan 2017 akşamı hakikatin son tokadı yapıştırıldı. Bu tokat neyin hakikatiydi? Bu hakikat, halkın ucube bir anayasa teklifine vermiş olduğu ‘evet’ cevabı hiç değildi. ‘Evet’ yalnızca sonuçtu.

Hakikatin tokadını yemiş Türkiye Cumhuriyeti

İnsan egosu en çok da var olduğunu bildiği hakikatleri inkar etme eğilimindedir. Ruhumuzun aslında üstüne bastıra bastıra vurguladığı hakikatleri görmezlikten, bilmezlikten gelmek egomuzun var olma biçimidir. Ego, ancak bu şekilde başkalarının gözünde kabul göreceğini, yalnız kalmayacağını, düşüncelerinin onaylanıp alkışlanacağını düşünür. Bu yüzden, hepimiz kendimize aslında kendimizin dahi inanmadığı tatlı yalanlar söylemekte çok ustayızdır.

Bu yalanlara inanmayan, hakikati yüzümüze vuran insanlar ise çoğunluk tarafından dışlanmaya, ‘anormal’, ‘uyumsuz’, ‘aklını kaçırmış’ gibi damgalar yemeye mahkumdurlar. Bu damgaları yiyen insanlar genelde hakikatle barışlarını yapmış, egolarını kendilerine esir etmiş insanlar oldukları için bu tip damgaları yemeye aldırış etmezler. Hakikat denizinde yüzmek onları öylesine serinletir ki, bu yenen damgalar kumsalda güneşlenirken üstlerine yapışmış birkaç kum tanesi kadar değer taşır. Suya girer girmez akar gider bu kum taneleri…

Türkiye Cumhuriyeti’ne 16 Nisan 2017 akşamı hakikatin son tokadı yapıştırıldı. Bu tokat neyin hakikatiydi? Bu hakikat, halkın ucube bir anayasa teklifine vermiş olduğu ‘evet’ cevabı hiç değildi. ‘Evet’ yalnızca sonuçtu.

Bu hakikat, Türkiye’nin Lozan’la elde ettiği toprak bütünlüğü haklarını oldum olası hazmedememiş olan emperyalizmin, 1949’da Türkiye’nin köleleştirilme ve  dışa bağımlı hale getirilmesinin ilk adımı olan ABD’nin Marshall yardımlarıyla başlayan stratejik planının son tokadıydı.

Misak-ı milli sınırlarımızı emperyalist devletler hazmedemediler

Atatürk, Lozan görüşmeleri devam ederken 17 Şubat – 4 Mart 1923 tarihinde toplanan İzmir İktisat Kongresi‘nde yapmış olduğu konuşmasında kurulan yeni hükumetin ve misak-ı milli sınırlarının emperyalist devletler tarafından hazmedilememiş olduğunun ve bu hazımsızlığın yıllar içinde kolay kolay geçmeyeceğinin de farkında olduğu için milletimizi şu sözleriyle uyarmıştır:

“Bu kadar feyizli (verimli), bu kadar kudretli olan yeni hükümetimizin düşmansız kalacağını farzetmek doğru değildir. Bunun için çok kundaklar koyarak münhedem etmeğe (yıkmaya) çalışacak ve suikasde teşebbüs edecekler bulunacaktır. Bütün bunlara karşı silahımız, iktisadiyatımızdaki (ekonomimizdeki) kuvvet; resanet (sağlamlık) ve muvaffakiyetimiz (başarımız) olacaktır.”

Ancak emperyalizm kendisini, Atatürk’ün ölümünden 10 yıl kadar sonra Türkiye Cumhuriyetinin mevcudiyetinin fikir babasını kaybetmesinden doğan boşluğu fırsat bilerek, ülkenin başında bulunanlara kabul ettirebileceğinin farkındaydı. Marshall yardımlarıyla başlayan stratejik planın ikinci adımı, ABD’nin Türkiye’de demiryollarının gelişimine engel olması, Türkiye’yi karayollarına mahkum edip, araca ve petrole bağımlı hale getirmesidir. Bugün hala daha Türkiye, o zaman alınan bu kararların bedellerini araç üretmek için ithal ettiğimiz hammaddenin ve petrolün dış ticaret açığımız ve dış borçlarımız üzerindeki ağır yüküyle ödemektedir. Mevcut hükumetin milli gelirimize direkt katkı yapacak yatırımlar yerine önceliği yol ve köprü yatırımına vermesi de yine bu politikanın bir sonucudur.

Köy enstitüleri kapatılarak Türk halkının düşünce sistemine gem vuruldu

Üçüncü adım ise 1945 yılında çok partili sisteme yeni geçmiş Türkiye’de halkın çoğunluğunu oluşturan köylünün sosyo kültürel gelişimini sağlayacak, eğitilmesini, bilinçlenmesini ve birey olmasını amaçlayan köy enstitülerinin, hem tarıma olan ekonomik katkısını hem de demokrasinin güçlenmesine olan katkısını tehdit olarak gören emperyalizmin 1954 yılında baskıyla kapattırmasıydı. Eğitimsiz bir toplum düşünmeyi bilemez. Düşünmeyi bilmeyen bir toplum ise birey olmanın önemini, özgürlüğün ve demokrasinin anlamını idrak edemez. Yapılmak istenen Türk halkının düşünce sistemine gem vurmaktı.

Dördüncü adım ve bana göre de bu stratejinin en önemli adımı, Türkiye’ye tamamen dışarıdan enjekte edilmiş olan fiktif  PKK terörü sorununu ve aslında PKK terörüyle hiçbir zaman ilgisi olmadığı halde aralarında hep fiktif bir ilişki kurulan Kürt sorununu kökünden çözecek olan Güneydoğu Anadolu Projesinin (GAP) durdurulup, yok edilmesiydi.

Bunlar Türkiye Cumhuriyetinin dışarıdan ekonomik gücüne vurulan darbelerken, bir yandan da cumhuriyeti içeriden çürütecek stratejik adımlar atıldı. Devletin içine Fetö’nün yerleştirilmesi, ordunun güçsüzleştirilmesi ve 15 Temmuz’da başarısızlığı kat-i olan darbe senaryosuyla  emperyalizmin Fetö ve hükumeti kullanarak cumhuriyetin hukuksal varlığına ve orduya vurduğu son darbe.  Başarısızlığı baştan kat-i olan darbe planı referandum sonucunun harcı olmuştur. Zira, darbe planı ordunun güçsüzleşmesi, genelkurmayın yetkilerinin milli savunma bakanlığına bağlanarak siyasi iktidarın emrine girmesi, hükümetin OHAL’i  kullanarak anayasa mahkemesinin önünü kapatıp, anayasaya aykırı bir anayasa teklifini meclisten geçirmesiyle sonuçlanmıştır.

Stratejinin son adımı TBMM’nin yetkisini elinden almaktı

Hazırlıkları 70 yıldır devam eden, aralarda Türkiye Cumhuriyetinin varlığına atılan irili ufaklı bir sürü tokadı bulunan bu stratejinin son adımı ise milletin meclisi olan TBMM’nin elinden tüm güçlerinin alınıp, Türkiye’nin tüm yönetiminin bir adama, o adamın da kendilerine bağlanmasını sağlayan bu ucube anayasa referandumu idi.  Bu tokat emperyalizmin cumhuriyete ‘ya benim dediklerimi yaparsın ya da yok olursun, yapmıyorsan başına benim sözümden çıkmayan öyle hizmetkarlar bulur getiririm ki, seni yok ederim’ diyen son tokadıydı. Bu, halkın özgür iradesine, ancak halkın gücüyle güçlü devlet olunacağına, halkın devlet için değil, devletin halk için var olduğuna, meclisin halkın hak evi olduğuna inanan, bu inançla ayakta kalan cumhuriyete atılan son tokattı.

https://www.youtube.com/watch?v=R_NCpPphqDg

Hiçbir zaman emperyalizmin ezici gücüne inanmadım.

Bu inançsızlığım kendi gücünü eline almış ülkeler için geçerli tabii ki.  Ülkelerin gücü sağlam ekonomik temellere sahip olmalarından geçer. Elinizde gerektiğinde açabileceğiniz sağlam kartlarınız yoksa kendi senaryonuzda oyuncu olmaktan öteye geçemezsiniz. Bu kural insanların kişisel hayatları için de, ülkelerin kaderleri için de geçerlidir.

Emperyalizm gücünün yettiğini yönetir, yetemediğine dokunmaz. İnsanoğlu da böyledir. Ekonomik olarak ayakları üzerinde duran birisini çıkarlarınız için kullanamayacağınızı bildiğiniz için onu kullanmaya yeltenmezsiniz. Eğer ki, amacınız kullanmaksa maddiyatın gücüyle satın alabileceğiniz güçsüze yeltenirsiniz. Devletlerin kendi çıkarlarını ön planda tutmalarından daha doğal bir şey yoktur çünkü kendi halklarına karşı sorumludurlar. Dünyanın hem ekonomik hem de savunma olarak en güçlü ülkesi olan ABD’nin de, perde arkasındaki sessiz emperyalist İngiltere’nin de Ortadoğu’da kendi çıkarları için Türkiye’nin güçsüz kalmasını istemelerinden, çıkarları doğrultusunda onu manipüle etmek istemelerinden daha doğal ne olabilir ki?

Türkiye maalesef kendi gücünü, ekonomik iradesini hiçbir zaman eline alabilmiş bir ülke olamadı çünkü toprağına sahip çıkmayı beceremedi. Türkiye çok verimli topraklara sahip, genç nüfusu fazla olan, tarımda iş gücü potansiyeline sahip bir ülke olmasına karşın tarımda git gide güçsüzleşen bir ülke haline getirildi. Tarımına hakim bir ülke toprağına hakim bir ülkedir. Bu gerçeğin farkında olan ve Türkiye’nin emperyalizmin karşısında ancak tarımla durabileceğinin farkında olan Atatürk yine 1923 İzmir İktisat Kongresinde bu gerçeği şu sözleriyle dile getirmiştir:

“Efendiler; Kılıç kullanan kol yorulur, fakat sapan kullanan kol her gün daha çok kuvvetlenir ve her gün toprağa daha çok sahip olur.”

Ancak ne yazık ki, AKP döneminde 2001’den günümüze kadar nüfusumuz %20 oranında artış gösterirken ekilebilir tarım alanları %15 oranında düşüş göstermiştir. Şeker pancarı üretimi yine emperyalizmin baskılarıyla iktidar tarafından bilinçli olarak düşürülmüş, pancar eken çiftçimiz mağdur edilirken, Bursa’da tarım alanlarımızın çoğu Cargill adında nişasta bazlı kimyasal şeker üreticisi Amerikan şirketine peşkeş çekilmiş, nişasta bazlı kimyasal şeker üretimi önündeki kotalar kaldırılarak, Ülker’le ortak olduğu Bursa’daki fabrikasında bu şirketin nişasta bazlı kimyasal şeker üretiminin yolunun açılması sağlanarak ve ülkeye Amerika’dan GDO’lu mısır ithal edilerek hem dış ticaret açığımıza katkıda bulunmaları hem de halkımızı zehirlemelerine olanak sağlanmıştır.

Türkiye Cumhuriyeti emperyalizmin kendisinin değil, onun uşağı olmuş, kişiliksiz, dirayetsiz, vizyonsuz, ülke çıkarlarından çok kendi mezheplerinin çıkarları peşinde koşan, yalnızca devlet yönetme kabiliyetinde değil aynı zamanda finansal zekada da yetersiz insanlardan oluşan iktidarların kurbanı olmuştur.

Sorun 70 yıldır emperyalist güçlerin üzerimizde uyguladığı stratejilerde değil, o stratejilerin üstümüzde uygulanmasına izin veren, kendi halkına karşı sorumluluk hissetmeyen, Türkiye’nin çıkarlarını kişisel çıkarlarından üstün tutmayan, Türklükle uzaktan yakından ilgisi olmayan, Türk kanı taşımayan, milli duygulardan yoksun, bu ülkeyi kuranları, kurulduğu tarihi, rejimini dahi hazmedemeyen, aslında bu ülkeyi hiç sevmeyen yalnızca oturduğu koltuğun gücünü seven taşeron iktidarlar, muhalefet liderleri ve onlara koşulsuz itaat eden bazı milletvekillerindedir.

15 yıldır tek bir seçim kazanmayı başaramayan CHP’ye ne demeliyiz?

Peki ya, Atatürk’ün partisi olmakla övünen, güya cumhuriyetin bekçisi ana muhalefet partisi CHP’ye ne demeliyiz? 15 yıldır tek bir seçim kazanmayı başaramayarak, vatanı emperyalizmin kucağına oturtan, adının içinde ‘halk’ kelimesi geçmesine rağmen halkla iletişim kurmanın yolunu bir türlü keşfedememiş, ülkenin menfaatlerini ön plana çıkartmaktan çok AKP seçmeninin gözüne girmeye çalışan popülist politikalarıyla misyonunu, vizyonunu, yönünü kaybetmiş, ambleminde bulunan altı okun anlamından kopuk, köhneleşmiş, hantallaşmış CHP’den mi cumhuriyeti koruması için medet umacak kadar hakikatten uzağız?  Yoksa, hepimizin işine mi geldi ve hala geliyor hakikati çarpıtıp, kendimizin bile inanmadığı bir yalana inanmak?

CHP’nin referandumun iptali için AİHM’e başvurma kararı ise ülkedeki hukuk ve adaletin çürümüşlüğünün, cumhuriyetin resmen yıkıldığını bütün dünyanın gözleri önüne seren ispatıdır. Ülkede halkın hakkını savunacak hiçbir hukuki merci kalmamıştır ki,  Avrupa’dan kendi halkımızın hukuksal haklarını koruması için medet umacak kadar hakikatten uzağız.

CHP’nin hakikati ise şudur:

CHP cumhuriyete sahip çıkmak için çok geç kalmıştır ve CHP bundan sonra yola başarısızlığı tescillenmiş mevcut başkanının liderliğinde devam etmekte ya da Baykal gibi bayatlamış bir isimle cumhurbaşkanlığı seçimine girmekte ısrarını sürdürürse asimile olmaya mahkumdur, tıpkı MHP gibi.  Cumhurbaşkanlığı adayı için kendi içinden, Atatürk ilkelerini içine sindirmiş ancak bunu siyaset malzemesi yapmayacak, hem sağı, hem solu, hem Kürdü, hem dindar kesimi, hem Gezi gençliğini kavrayabilecek, halkın her kesimini kucaklama kabiliyeti olan, mezhep ve etnik köken üzerinden siyaset yapmayacak, liyakat sahibi, zeki ve partinin ‘halkçı’ kimliğini temsil edebilecek bir aday çıkartamazsa kendi sonunu hazırlar, ki böyle adaylar parti içinde olmasına karşın bunlar ön plana çıkartılmamaktadır.

Halkın demokratik haklarının cebren ve hile ile gasp edilerek haysiyetinin ve şerefinin çalınmış olduğu bir referandum sonucunda bile CHP’nin hala daha devrim niteliğinde kararlar alma cesaretini gösteremeyip, kendini köhneleştiren isimler etrafında dönüp durması kendini imha sürecini hızlandırmaktan başka bir amaca hizmet etmez. Bu CHP’nin asimilasyondan önceki son sapağıdır.

Sorun yalnızca bu seçilmiş iktidarlarda ya da seçilmemiş muhalefette mi, bunları seçip başımıza getiren halkın hiç bir suçu yok mu derseniz, cevabım hayır yok. Bilinçli olarak cahil bırakılmış halk, önüne sunulandan kötünün iyisini seçiyor. Halkımızın cahil kalması da bu yöneticilerin eseridir. Yukarıda yazdığım üzere 1954’de köy enstitülerinin kapatılmasıyla başlayan halkın cahil bırakılıp, uyanmasının, düşünmesinin önüne geçilmesi de emperyalizmin stratejisi ve bu stratejinin oyununa alet olan ülke yöneticilerinin eseridir. Bu strateji son 15 senede medya kanallarının gücü kullanılarak, kültürümüzün ve değerlerimizin yozlaştırılmasıyla devam etmiştir.

Türkiye’de iktidar isterse evlilik programlarını ve  ‘Acun’ programlarını bir günde yayından kaldırıp yerine daha düşündürücü, bilgilendirici programlar koyabilir değil mi?

Türkiye’de iktidar isterse kız çocuklarını okutmayan ailelere çok ağır yaptırımlar getirebilir değil mi?

Türkiye’de iktidar isterse mevcut okulları imam hatiplere çevireceğine Doğu’da daha çok okul açabilir değil mi? Üstelik de sırada bu kadar atama bekleyen, çaresizlikten aklını kaybedip, anadan doğma soyunup kendini sokaklara atan öğretmenlerimiz varken.

Ama hangi yönetim ister eğitimli, düşünen, hakikati arayan bir toplumu? Ancak vatanını Atatürk kadar gerçekten seven bir iktidar ister.  Bu hipnotizma etkili programlarla beyni uyuşturulmuş, ne söylerlerse ‘hee’ diyecek, böylece de sandıkta kendi lehlerine oy kullanacak bir toplumu hangi iktidar adayı istemez ki? Ancak vatanını Atatürk kadar gerçekten seven bir iktidar istemez.

Bundan sonra hakikat senaryosu neyi yazacak? 16 Nisan akşamı AKP değil, emperyalizm kazanmıştır. Tayyip Erdoğan’ın emperyalizmin gözünde kişisel olarak bir varlık değeri yoktur, onların gözü Ortadoğu’nun tek taşı Türkiye’dedir. Onlar için bundan sonra Erdoğan gider, Merdoğan gelir, fark etmez kim olduğu, esas olan rahat yol alabilecekleri bir rejim, güçsüz bir askeri savunma ve dışa bağımlı bir ekonomiye sahip Türkiye idi ve şu an istedikleri noktadalar. Önleri açıktır bundan sonrası için.

Türk Milletinin karakteri

Atatürk, yine 1923 İzmir iktisat kongresindeki konuşmasında yeni kurulan meclisin misyonunu ve Türk milletinin karakterini şu sözleriyle dile getirmiştir:

“Efendiler;

Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Hükümetinin milletten aldığı veçhile  istiklal-i tam, (tam bağımsızlık uyarınca), hakimiyet-i Milliye (millet hakimiyeti) umdelerine (ilkelerine) istinaden milleti zengin, memleketi mamur (imar) etmekten ibarettir.

Bu umde (ilke) icabı (gereği) bütün cihan bilmelidir ki, artık Türkiye halkı; hakimiyetini hiçbir şahıs ve makama veremez. Hakimiyet demek şeref demek, namus demek, haysiyet demektir. Bir milletten bu evsaf-ı medeniye (medeni özelliği) ve insaniyesinin (beşeriyesinin) terkini talep etmek onu insanlıktan çıkarmak demektir.”

Türk Milletinin geldiğimiz noktadaki hakikati ise şudur:

Atatürk ve vatan sever silah arkadaşlarının kurmuş olduğu millet hakimiyetini temsil eden TBMM’nin elinden şöyle ya da böyle hakimiyeti alınmıştır. Bundan sonra Türkiye bulunduğu bölgede emperyalizmin gölgesi olduğu müddetçe daha çok söz sahibi bir konumda olabilir. Emperyalizmin amaçlarına hizmet ettiği müddetçe ekonomik olarak da kendi gücüyle değil ama dışarıdan sağlanan girdilerle bir şekilde gemisini yüzdürebilir. Ancak Türk milleti, hakimiyetini tek bir şahıs ve makama vererek şerefini, namusunu ve haysiyetini kaybetmiştir. Bunun telafisi ancak Atatürk gibi düşünen milyonların hakikate uyanıp, birleşerek haysiyetine sahip çıkmasıyla mümkündür.

Hakikat su gibidir, akar yolunu bulur ve akarken toplumları değil, önce bireyleri bulur. Toplumun çoğunluğunun inandıklarının hakikatle bir ilgisi olmadığını bize zaman gösterir. Suyun akıntısının yolunu değiştirmek ise hakikat denizinde yüzmekten ürkmeyen bireyler sayesinde mümkündür ancak.

AKP çoğunluğu değil azınlığı temsil ediyor!

Önceki yazıSivilcelerden kurtulmanın yolları: Sivilce akne nasıl geçer?
Sonraki yazıTürk sinemasının klasikleri yeniden Beyaz Perde’de
8 Kasım 1974 Ankara doğumluyum. 1998 yılı Bilkent Üniversitesi İktisat Bölümü mezunuyum. 2000 senesinden itibaren dış dünyamdan gelen büyük değişimler beni iç dünyamla derin bir bağlantı kurma yolunda yönlendirdi. 2000 senesinden itibaren içsel yolculuğumda almış olduğum yol, dış dünyamdaki yaşantımda büyük değişikliklere neden oldu. Bu süre içerisinde hayatımdan kendimle ilgili bana çok şey gösteren bir yığın insan geçerken, iş hayatımda da çeşitli iş değişiklikleri oldu. Şu an geldiğim noktada, dış dünyamda yaşadığım her şeyin ruhsal yaşam amacımı gerçekleştirmemde aracı olduğuna ve bu aracın amaca hizmet ettiği sürece her zaman değişebileceğine inanıyorum. Taşıdığımız isimlerin frekanslarının da yaşam amaçlarımızı gerçekleştirmede büyük bir etkeni olduğuna olan inancımdan dolayı, 2016 yılında ismime, profesyonel bir isim analistinden almış olduğum danışmanlık neticesinde ‘Melisa’ ismini ekledim. Aile işimizden dolayı çocukluğumdan itibaren hep ticaret ve iş hayatının içinde bulundum. İnsanları tanımanın en kestirme yolunun ticaretten geçtiğine inanırım. Ticaret hayatım boyunca Türkiye’de her kesimden insanla iş ilişkim gereği muhatap olduğum için Türk halkını çok derinden analiz ve tetkik etme fırsatım oldu. Bu analizler beni siyasete olan ilgim neticesinde siyaset ve yaşam üzerine yazılar yazmaya teşvik etti. Yazılarımı şimdilik amatörce Facebook sayfamda ve Yaşam Senaryosu adlı bloğumda yayınlıyorum. İndigo Dergisinde yazmak benim için belki de profesyonelce yazmaya adım atmak için ilk adım olacaktır. Geçen yıl almış olduğum karar neticesinde, 3 ay önce ABD’nin Washington D.C. şehrinde yaşamaya başladım. Buradaki hedefim, bir yandan ticaret hayatıma devam ederken, bir yandan da Georgetown Üniversitesinde politika, din, terörizm, dış ilişkiler gibi konuları kapsayan ‘Master of Arts in Liberal Studies’ mastır programına katılıp, bu konular üzerine araştırma yapmaya ve yazmaya devam etmektir.