Şifacı mısın vay vay, teknikçi misin vay vay

Hangi tekniği kullanırsan kullan, bozuk olduğunu düşündüğün ve değiştirmek istediğin duyguyu değişime hazır olmayan zihinde değiştiremezsin. Aldatırsın, kandırırsın, geciktirirsin. Aldatılırsın, kandırılırsın, geciktirilirsin…

Şifacı mısın vay vay, teknikçi misin vay vay

Şifacı mısın vay vay, teknikçi misin vay vay

Etki altında bırakıldığında, kararın her türlüsü söz ile ağzından çıkacaktır. Etkiden kurtulduğunda, başladığını sandığın noktaya dönecek ve daha fazla bir yükle tekrar kendin çaresiz bulacaksın.

Sonrası mı?

Tabi ki “of ya, bu teknik de işe yaramadı” diyerek yeni teknik arayışına gireceksin. Herkesin “bana çare oldu” diyerek ballandıra ballandıra anlattığı binlerce liralık pekçok tekniği sırayla deneyeceksin.

Bu da mı tutmadı?

Öyleyse haydi tekrar başa dön ve üstelik yüklendikçe yüklenmeye devam ederek…

Aslında belki de sorununun en hafif olduğu, yani başladığın noktaya her döndüğünde zihin apaçık ya da gizli olarak seni daha da çok yoracaktır. Hatta bir de “ben iflah olmam” ya da “herkeste işe yarıyor, kesin bende bir tuhaflık var” depresifliği ile uğraşacaksın.

Bir de; katıldığın bu tekniklerde “sonuçta bu bir usta, baksana herkes huşu içinde, aman ben de çaktırmayıp işe yarıyor gibi yapayım” durumları yüzünden, şekilden şekle girecek üstelik eve döndüğünde kendine söylediğin yalanlarla boğuşacaksın.

Ta ki; sen içsel olarak “heyy sorun, seninle artık gerçekten başa çıkmaya hazırım” diyene kadar bu böyle devam edip gidecektir.

Hazır olduğumu nasıl anlayacağım diyorsun değil mi? İşte gerçek soru buydu!
Çok susadığındaki duyguyu bir düşün! O an su içmeyi ne kadar çok istediğini düşün!
Yaşadığın sorunu çözmeyi de, işte o suyu içmeyi istediğin kadar istemelisin.
Zihin bizim zihnimiz, elbette yardım almalıyız ama onu sadece kontrol edebilecek kişi biziz.

“Baskıladığınız bir şeyi çözdüğünüzü düşünmek, bir kandırmacadan ibarettir.”

Eh tabi, bu da bir nevi çözümdür. Baskılamak; susadığınızda meyva suyu içmek gibi birşeydir ama eninde sonunda asıl ihtiyacınız olan şeyin su olduğu, illa ki yüzeye çıkacaktır.
En büyük sorunlardan biri de şudur ki: Herhangi bir tekniğin ustasına gidip bir sorununu çözmek isteyen kişiye öncelikle “o sorunla gerçekten baş etmek istiyor mu” diye iyice bakılmalıdır.

Eğer bu sorun kişinin hayatını altüst ediyor ama baş etme direnci özde değil de sözde görünüyorsa,  sorunun özdeki halinin açılımı yapılmalıdır. Tabi ki bunu ancak konusunda gerçekten uzman biri ortaya çıkartabilir. Yoksa ömur boyu “ben neden böyleyim yaaaa” diyerek,  depresyona sebep olduğunu düşündüğünüz durum git gide ağırlaşacaktır.

“Ben 5 liramı alayım düzelirse bendendir, düzelmezse ondandır” diye düşünen “çağımızın iyileştiricileri” (adları her neyse) kesenizden çaldıkları gibi; mutluluğunuzdan, geleceğinizden, direncinizden, ruhunuzdan da çalacaklardır. Üstelik sadece sizden çalsalar yine iyi. Durumunuz yakın çevrenizdeki herkesi mutlaka etkileyecektir. Domino etkisi gibi…

Uzman kişi destek için gelen kişiye, su yerine meyve suyuyla da idare edebileceğini ama asıl ihtiyacı olan şeyin su olduğunu, aksi takdirde nelere maruz kalacağını sağlı sollu göstermelidir. İnsanoğlunun zihni kağıttan bir yap boz değildir. Dolayısıyla kimsenin bir sürü tekniklerle zihnimizi söküp takmasına asla izin vermemeliyiz. Her defasında yerinden oynayan zihin, merkez koordinatını kaybedecektir. Güldüğüme bakmayın, işin aslı budur.
Fevkalade karmaşık bir yapıya sahip olan zihnimize her saniye gerekli gereksiz bir sürü veri doldurmaktayız. Peki ya hani çöp kutularımız, formatlarımız?

Ne kutusu, hem de çöp kutusu!

Tabi ki çöp kutusu.
Zihin; evimiz değil mi?
Zihin evimizi temiz tutmazsak zihin kalitemiz ne halde olur?

Tamam tamam, biriktirmeyi seviyoruz eyvallah. Yahu herkesin yaşadığımız sorunlardan dolayı bizi anlamasını istiyoruz da, biz neden önce kendimizi kendimize anlatmıyoruz?
Çünkü; kendimizi, kendimize anlatmaktan korkuyoruz! Deli miyiz yahu?

“Bu da ne şimdi” dediniz mi? Bazılarınız dedi dedi.

Yoksa kendi kendine konuşanlara deli denildiği için mi kendimizle konuşmaktan çekiniyoruz? Yok yok, bu bahsettiğimiz şey o tür bir delilik değil, aman aman sakın korkmayın.

Birilerinin karşısına oturmadan önce kendi karşımıza oturalım! Aman he, öyle aynanın karşısına oturup konuşmaktan da bahsetmiyorum. İlla da “ayna karşısında kendimle konuşacağım” diyorsanız, hazır cilt bakımınızı da yapın ya da bir toz bezi alıp aynanızı parlatın.

Sonuçta öyle ya da böyle,  kendimizi karşınıza alıp sorun saydığımız durumu önce kendinize anlatıp, kendimize itiraf etmeli, sonra da gerçek bir uzmandan destek almalıyız. Hareket kabiliyetimiz, ancak kendi gerçeğimizi kendimize itiraf etmemizle başlayacak ve yol alacaktır.

Sinirlerimiz bozuk olabilir. Psikolojimizin bozuk olduğunu, dengemizi sağlayamadığımızı düşünebiliriz. Tüm bu sebepler dolayısıyla hayat kalitemizin düştüğünü ve yardıma ihtiyacımız olduğunu düşünebiliriz. Kimin yok ki…

“Ben bilmezsem önce beni, benden başkası nasıl bilir ki beni.”

Kendinizin size konuşan sesini duymazdan gelmeyin. O sese kulak verdiğinizde her teknik, hatta musluk tamir etmek bile şifanız olacaktır. Şaka değil.

“Ben bunu başaramıyorum” demeyin! Susadığınızı size söyleyen dedeniz değil, kendi sesinizdir.

“Bedenin ruhunla, ruhun bedeninle ortak çalışıyor.”

Arada bir illaki ruhumuzu ya da bedenimizi diskalifiye rolüne oturtuyoruz.

Mevzu uzun, yine dertleşiriz. Sonuçta diyorum ki; fabrika ayarlarınızla oynatmayınız. Birileri para kazanmak için fabrika ayarlarınızla oynuyor ve dertleri size değil kendilerine ekonomik kazanç sağlamaktır.

Zihin sizin, para sizin, tabi ki keyif de sizin…

Ama fabrika ayarı bozulan insan sayısı yükseldikçe tehlike kontrol edilemez boyutlara yükseliyor. Bu karmaşa çocuklarımıza, onların tüm hayatlarına ve tüm geleceğimize yansıyor.

Aman dikkat! Yap bozcu bir piyasanın kurbanı olmayalım.

Yolunuz açık olsun dostlar, selametle…

Hastalıkları düşünce gücüyle değil düşünmeyerek yenebiliriz!

1973 İstanbul doğumluyum. Çalışma ve ilgi alanlarımı sınırlamam pek mümkün değildir. Kimi zaman kalemim bana sırdaş olmuş, kimi zaman toplumun faydasına olan cümleleri dökmüş, kimi zaman da toplumun yaralarına dokunarak dile gelmiştir. Kalemi kullanırken en keyif aldığım taraf ise "sessizin sesi" olabilmektir. Yeri geldiğinde bir taşın sesi, yeri geldiğinde bir kedinin serzenişi, yeri geldiğinde konuşamayan engelli bir çocuğun dili, yeri geldiğinde ise bir saç örgüsünü dile getirebilmek en keyif aldığım şeylerden biridir. Hayatın her alanında gönüllü olarak faaliyet göstermekteyim. Bağımlılık ile mücadele, kadın ve çocuk istismarına karşı destek, eğitime katkı amaçlı kütüphanaler kurulması, yardımlaşma derneklerinde faaliyetler, tüketicinin her tür hakkı (sağlık, hukuk...) üzerine destek çalışmaları, kültür sanat projelerine koçluk, danışmanlık, tutuklu çocukların topluma kazandırılması amaçlı eğitim organizasyonları, kan bağısı, organ bağışı, ilik bağışı üzerine organizasyonlarda koordinatörlük, özel eğitim öğretmeni olmam sebebiyle engelli çocuklarımızın ailelerine danışmanlık, okullarda çocuklarımızın yardımlaşma güdüsünü pekiştirme amaçlı seminerler ve sayamayacağım daha pek çok alanda, neredeyse hiç durmadan yıllardır gönüllü olarak faaliyet göstermekteyim. Bu alanlarda hakkıyla faaliyet gösteren kurumların yanında bulunmanın yanısıra, mağdurların şahsen yanında istikrarla olabilmenin de güzelligini yaşayabilenlerdenim. Yönetiminde ya da genel kurulunda faaliyet gösterdiğim derneklerde doğru ekip çalışması ile "olmaz" denilenin aslında ne kadar kolaylıkla olabileceğini yaşayanlardanım. "Şunun uzmanıyım, bunun uzmanıyım" demek elbet güzel, ben direkt sahaya dalarak takım çalışmasına hızla uyum sağlayarak, iş ve zihin gücünü sergileyerek faydalı olmaktan keyif duyanlardanım. 1998 doğumlu dünya tatlısı, mutlu mu mutlu, sevimli mi sevimli, şamatacının teki olan zihinsel engelli Cansın adında bir oğulun annesiyim. Onun bana öğrettiklerinin arasında "sessizliği dinleyebilmek" en değerlilerinden biridir diyebilirim. İnsanoğlunun değer biçilemeyecek kadar değerli olan, ne kadar çok şeye sahip olduğunu unutmadan yaşamak ve bunu unutanlara da hatırlatabilmenin gururunu yıllardır şahsen yaşayanlardanım. Ailem olan İndigo'ya duyduğum sevgi, saygı ve sadakat 1 Ağustos 2011'de başladığım andan itibaren hiç bitmeden devam etmektedir. İndigo aileme ve siz okuyucularıma sonsuz sevgi, saygı ve teşekkürlerimi gönderiyorum. Ben 1 Ağustos 2011'den beri: Yazdım, yazıyorum ve yazacağım! Çocukluğumdan beri insanlık için çalışmalar: Yaptım, yapıyorum ve yapacağım! Daima huzurla kalmanız dileğimle...