Okulcu: Kapitalizm tezgahından geçen eğitim

Okulcu… Hani şu yoğurtçu, patatesçi, terlikçi gibi olan satıcılar işte… Ne sattığın önemli değil. Yeter ki sat! Sonunda para kazan ve kâr et… Eğitim nasıl kapitalizmin tezgahından geçiyormuş, gelin hep beraber öğrenelim.

Okulcu: Kapitalizm tezgahından geçen eğitim okul ücretleri servis parası

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı Ulaşım Koordinasyon Merkezi (UKOME), 27/04/2016 tarih, 2016/3-13 sayılı kararının, öğrenci ve personel taşımacılığına ilişkin özel esaslar başlığı altındaki 7. Maddesinin 1. Fıkrasının (a) bendi uyarınca ;

(Aynen yazıyorum.)

Devlet ve özel okulların yönetimi, okul aile birlikleri, okul vakıfları ve benzeri yetkili kurumlar; taşımacılıklarda, taşımacıya ve sözleşmeli taşımacıya UKOME kararında belirtilen yükümlüklerin dışında yükümlülükler yükleyemez (Ücretsiz öğretmen, personel ve/ya öğrenci servisi, bağış, komisyon, hususi otomobil ve/ya şoför, burslu öğrenci taşımacılığı, indirimli öğrenci taşımacılığı talepleri gibi). Ayrıca okulların sportif, kültürel ve bilgi yarışmaları ile resmi bayram organizasyonları, gezi, piknik, vb. taşıma hizmetlerinin ücretsiz yapılmasını talep ve teklif edemez.

Koyu yazılan yerlerde diyor ki, sen (Okul idaresi) bu işi verirken ekstradan işin hediyesini isteyemezsin. Yoksa böyle bir durumun varlığından haberiniz bile mi yok? Tabi ki bilmemeniz gayet doğal. Aksine, özellikle özel okullarda bu sayılanların hepsini en fahiş miktarlarda bağışlamadığınız (!) vakit o sözleşmeye imza atmanıza imkan yoktur. İşin trajikomik tarafı da, bu karar maddelerini hazırlayan UKOME’ye, üzerinde ilgili tüm bağışların taahhüt edildiği sözleşmelerin birer nüshasının teslim ediliyor olması… Dahası da var, bu sözleşmelerin birer nüshası da Emniyet Müdürlüğüne teslim ediliyor.

Sizin anlayacağınız, bir koleje çocuğunuzu yazdırıp servis parasını her ay tıkır tıkır ödediğiniz zaman, sahne arkasında şöyle bir mekanizma işliyor. Okul yönetimi diyor ki; sen bu ihaleyi almak için, belirli miktarda ücretsiz öğretmen, personel taşıyacaksın, okul gezileri veya çeşitli faaliyetler  için (Araç başına yıllık en az 500 km) ücretsiz taşıma yapacaksın. Bunlar daha bir şey değil. (Sıkı durun) Bir yıllığına en ez 2 veya 3 bedelsiz binek araç tahsis edeceksin diyor.  Okula, servis aracı başına yıllık, okul öğrenci sayısına göre değişkenlik gösteren bir oranla, 1500 TL ila 5000 TL arasında değişen miktarlarda bağışta bulunacaksın diyor. Bakın, iyi okuyun, bağış yapacaksın bana diyor…

Yoksa bu ihaleyi sana vermem diyor. Ben özel bir kuruluşum, istediğime taşıma işini yaptırırım diyor. İtiraz edebilir misin? Mantık olarak hayır….Peki okul kimin? Bir yardım kuruluşuna, örneğin; Türk Eğitim Vakfı gibi, elde edilen gelirlerin direkt olarak, tekrar eğitim için harcandığı bir müesseseye mi gidiyor? Hayır… Nereye gidiyor? Direk olarak patronun cebine…  Peki, bu bağışları, ihaleyi alan taşıma şirketi mi yapıyor? Tabiî ki de hayır… Artık direkt veya endirekt mi dersin, yoksa 35 metreden çatala mı dersin, röveşatadan veya ofsayttan, kontrpiyeden mi dersin, ne dersen de, bu gol her türlü size giriyor.

Peki, taşıma şirketleri bu şartları kabul ediyor mu? Kabul etmek ne kelime, resmen atlıyorlar, hatta bu aşk uğruna okul bahçelerinde birbirlerini bile vuruyorlar!

Nasıl yani mi? Bu nasıl mı oluyor? Hem bu kadar haraç verip hem de bu işe atlamak için keriz  olmak lazım diyorsunuz…

Neyse ben size kim keriz kim kereviz şimdi açıklayacağım…

Öncelikle şunu ifade etmeliyim ki, her zaman ki gibi, dersimi iyi çalışmış olmanın verdiği müthiş bir özgüven ve görevini layıkıyla yapmış olmanın ruh u revanı içinde, adeta bir “Teksoy Görevde” ciddiyetiyle, oturdum, üşenmedim, sizler için kalemi, defteri, hesap makinesini ele aldım ve “Yuh artık” dedirtecek kadar ilginç sonuçlara vasıl oldum desem yalan olmaz hani….

UKOME’nin İstanbul  için, 3-5 Km’ye kadar belirlemiş olduğu öğrenci taşıma ücreti aylık 230 TL’dir. Ortalama ± 500 öğrencisi bulunan bir okul için, 16 kişilik araçlarla taşıma yapıldığını düşünecek olursak;

±500 / 16 = ± 30 Araç eder. Yani bu okulun taşıma işi için ortalama 30 araç gerekiyor.

Öğrenci başı 230 TL ödendiğine göre, 230 TL x 16 koltuk =  3680 TL eder. Bir araç ayda 3.680 TL ciro yapıyor.

Ortalama 3.680 TL x 30 araç = 110.400 TL aylık ciro demektir.  110.400 TL x 9 Ay = 993.600 TL yapar.

Yani bu taşıma işi için ortalama 30 araç gerekirken, toplamda ortalama  993 bin TL civarında yıllık bir ciro söz konusu…

Şirket bu ihaleyi aldığında belirli bir komisyon karşılığında taşıyıcılarla sözleşme yapar. Bunların içinde kendi öz malı araçlarda olabilir. Şirket bu işiten en az % 30 komisyon alır. (Diğer piyasa işlerinden, fabrika vs. bu kadar komisyon alamaz. Çünkü onlar bu kadar ekmekli değildir.).  Şirketin komisyondan elde ettiği gelir bu hesaba göre ortalama 230 bin TL civarı olur.

Araç başı okul patronunun istediği haraç (Pardon) bağış, ortalama böyle bir işte en az 2.000 TL den az değildir. O da 30 araçta 60 bin canlı TL demektir.  230.000 – 60.000 = 170.000 TL. Bu canlı paralar ne şirketten, ne taşıyan arabacıdan ne de hazinenin kasasından çıkar. Bu para, her ay taşıma ücretlerini peşin peşin elden ödeyen velilerden toplanıp, taze taze, sıcak sıcak okul patronuna ödenir. Yani  bir ton para ödeyip, türlü zorluklarla, çocuğunun geleceği için daha iyi şartlarda okutmaya çalışan veliler, yani sizler, patrona bağış yapmış ve sevaba gitmiş olursunuz.

Bu işin sadece servis ile bittiğini sanıyorsanız, yanılıyorsunuz!

Bu işin daha yemeği, kıyafeti, kılı tüyü, bir sürü bağış yolları var!

Evet sevgili kereviz severler…

Dedim ya,

Okulcu işte! Hani şu yoğurtçu, patatesçi, terlikçi gibi olan satıcılardan olanlar var ya, işte onlar gibi…

Bu da okulcu işte! Yoğurt satana yoğurtçu, terlik satana terlikçi denmesinde bir beis yoksa, benim de başlıkta bu ifadeyi kullanmış olmamda bir sakınca yok demektir.

İhaleler ve Komisyonlar Cumhuriyetine hoş geldiniz.  Eğitime yatırım yapın Bayım, bu işte çok iyi para var. Etinden, sütünden, derisinden her şeyinden faydalanabilirsiniz.

Peki bu durum MEB okullarında farklı mı?

Neticede basından okuduğumuz okul bahçesinde kurşunlama olayları MEB’e bağlı okulların bahçesinde, tam da sözüm ona ihalelerin yapıldığı zamanlarda olmamış mıydı? Nitekim, 2015 yılının Ekim Ayında, Diyarbakır’da Valiliğe başvuran Servis Araçları Esnaf Odası’nın, okul müdürlerinin servis şirketlerinden rüşvet aldığına dair şikayet dilekçesi basına düşmüştü.  Ancak değişen bir şey olmadığı gibi, bu yıl bağış (!) oranlarına da zam geldiği bizzat yaptığım hafiyelik çalışmaları neticesinde gözlemlenmiştir.

İşin trajikomik  ve bir o kadar da matrak bir yanı daha var ki, her halde böylesine tezat bir durum ancak bizim eğitim sistemimize mahsus olabilirdi… Şimdi KPSS’ye girip öğretmen olmayı hak etmiş kaliteli (!) öğretmenler bir tarafta; ilgili sınavda başarısız olup öğretmen olamayan kalitesiz (!) öğretmenler bir tarafta… (Benim gözümde okulu bitirmeyi başarıp diplomasını almaya hak kazanmış her öğretmen başarılıdır.) Bu kaliteli öğretmenlerin çalıştığı devlet okullarında başarı oranı (Üniversite puanlarını baz alırsak), kalitesiz (!) öğretmenlerin çalıştığı özel okulların yarısının yarısı kadar bile değil! Kaliteli okulun kalitesiz (!) öğretmenleri, (kaliteli okula göre) daha kalitesiz olduğu düşünülen okulun kaliteli (!)  öğretmenlerinden, hem daha fazla çalışıyor ve hem de yerine göre neredeyse yarısı oranında maaş alıyor. (Matematik, İngilizce gibi birkaç branş hariç).

Sayın Cumhurbaşkanımız, ekonomi, sağlık, ulaşım gibi konularda başarılı olduğumuzu, ancak başarısız olduğumuz birkaç konudan birinin de eğitim ve öğretim olduğunu itiraf etti. Rant zihniyetiyle hareket edilen hiçbir kamu hizmetinde başarılı olunması imkansızdır. Kâr elde etmek zihniyetiyle yol yapabilirsin, köprü yapabilirsin, popülist seçim zamanı uygulamaları da yapabilirsin. En fazla ekonomin çöker, millet zamanı gelince bedel öder, belki de bir şekilde telafi eder. Ancak eğitim üzerinden rant elde etmeye kalkmak, yan unsurlarıyla bile olsa bu kurumlara kazanç kapası olarak bakmak, buna göz yummak, bir nesli, kültürü medeniyeti yok etmeye kapı aralamaktır.

Nasıl yani çok mu abarttım ben de?

İyi, o zaman, şunu bir oku bakalım hele!

OECD (Organization for Economic Co-operation and Development) diye bir örgüt var. Türkçesi, Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü… Şimdi sen, (Bu örgüt) kalk git eğitimle ilgili küresel  bir araştırma yap. (Genelde İsviçreli Bilim Adamları’nın Neşe’nin kepek sorunu veya erkeklerin neden ayaklarının daha çok koktuğu gibi gereksiz araştırmalarına ilgi duyan vatandaşlarımızın, bu tip eğitimsel araştırma sonuçlarına neden yeterince ilgi göstermediklerini de, ayrıca İsviçreli bilim adamlarından araştırmalarını can-ı gönülden diliyorum..)

İşte bu OECD’nin “2016 Tek Bakışta Eğitim” adlı, yukarıdaki kriterler doğrultusunda yapılan yıllık eğitim raporuna göre, Türkiye 38 OECD ülkesi arasından 35. Sırada yer aldı. Finlandiya listede ilk sırayı alırken, Estonya, Danimarka, Polonya ve Avustralya ilk beşi paylaştı.

Aynı listede sondan dördüncü sırada yer alan Türkiye’yi Güney Afrika; dünyanın önde gelen uyuşturucu kaçakçılarının ve baronlarının bulunduğu, mafyanın hükümet içindeki bakanlarına kadar satın aldığı, dünyanın en yüksek suç oranları şehirlerine sahip Meksika ve Brezilya takip ediyor.

Neden böyle oluyor acaba? Ne dersiniz?

Bence asıl sorun, tüzel veya özel kuruluşların çeşitli aşamalarındaki köşe başlarını mesken tutmuş “Bürokratımsı”, “Siyasimsi”, takım elbiseli şahsiyetlerin; eğitime, sağlığa, ulaşıma, vergiye, algıya, çalgıya,  bu “Okulcu” zihniyetli ağabeylerle aynı pencereden bakıyor olmaları…

Hep söylüyorum, fazla derinlere inmeye gerek yok. Olaylara düz mantıkla, bir “Pırasa Satan Adam mantığıyla” (Pırasa satan adam mantığı için lütfen bknz. Aşağıdaki biyografi kısmına)  bakmayı öğrenmediğimiz sürece, daha frikikten ne goller yeriz biz, en doksanından doksanından …

İyi de kardeşim, yok eğitim-meğitim, yok OECD, yok öğretmenlerin durumunu düşünmek, bu konuyla ilgili makale yazmak bana mı kaldı?

Bırakın işimize bakalım.

Nihayetinde biz de şunun şurasında Allah’ın bi servisçisiyiz!

Saygılar Efendim….

Kapitalizm: Özgür kölelik

Her konuda kendini büyük laflar etme mecburiyetinde hisseden yazarlar ordusunun olduğu bir dünyada, bu işin amale takımında bulunmanın ne kadar zor olduğunu bilemezsiniz... Hem öyle, yaldızlı üniversitelerin birinden de mezun olamadım. Toplumun, ( Her dönem ) içinde bulunduğu iddia edildiği açmazları, sosyo psikolojik süzgeçlerden geçirip, evirip çevirip kendi perdemden izletme kabiliyetim de hiç yok...Aksine olaylara düz mantıkla bakabilmenin ayrı bir kabiliyet olduğu görüşündeyim.. Memleket ekonomisinin hangi paremetrik istatiksel veriler doğrultusunda değerlendirilebileceğine kafa yormaktansa, pazarda pırasa satan adamın psikolojisini çözmeye çalışmayı yeğlerim. Nedense düz mantığım, beni hep karmaşık rakamların kesin olmayan sonuçlarından ziyade, pırasa satan adamın yaptığı işin sadeliği doğrultusunda," İstatiksel" olmayan resmi sonuçlarına kilitlenmeye zorluyor... Düz mantık şart vesselam....