Baykuşlar uyurken

Gün ağarmaya başlamıştı. Kentin kasvetli havası ağır ağır yeryüzüne süzülüyordu. Şiddetli bir fırtına vardı. Garın aydınlatmasından süzülen ışık rayların üzerinden gelmekte olan treni parlattı.

Baykuşlar uyurken
Baykuşlar uyurken

İçeride ve dışarıda bekleyen yolcular, kondüktörün de düdüğü çalmasıyla aynı yerde küme küme toplandı. Havanın soğuk olmasının ya da esen rüzgarın insanların üzerinde fazla bir etkisi yoktu. Ya hüzünlüydüler ya da sevinçli… Gelenlere gülümsüyor, gidenlere de üzülüyorlardı. Tüm duyguların bir arada olduğu yerdi burası. İşte pek çok hikayede burada oluştu ve kaldığı yerden yolculuğuna devam etti.

Ali, Alii diye bağırdı Miyasel hanım, trene binmekte olan oğluna. Ali döndü, döneceğim dedi, fazla sürmeyecek! Sarıldı ana oğul, çantasını bıraktığı yerden aldı Ali, trenin basamaklarından çıkarken anasına son bir kere daha baktı, sanki dönmemecesine gider gibiydi, sanki bir meselesi vardı da anasından gizler gibiydi.

Hatice köyden gelmekte olan yeğenlerine kavuşmuştu sonunda, konuşacak paylaşacak öyle çok konuları vardı ki, özlem gidermek için topu topu iki günleri vardı. Sonrasında iki yeğen yine köylerine, iş güçlerine dönmek zorundaydılar.

Kardelen, ailesinin yanından dönmekteydi okuluna, en yakın arkadaşları Suna ve Berke söz verdikleri halde gelmemişlerdi onu almaya. Bir an iç çekip dert etmemeye çalışsa da aklı onlardaydı, niye gelmediklerindeydi.

Tren garda bir süre daha bekledi.

Yolcular, inenler binenler hayli kalabalıktı. Ali gazetecilik bölümünde okumuş, stajını tamamlamış ve önemli konular üzerine araştırmalar yapmıştı. Birçok konuda bilgi sahibi, öngörülü bir gençti. Tek amacı gerçek olaylar üzerine doğru haberler yapmaktı. Gizli bir ajans tarafından çağrılan Ali, araştırma yaptığı konu ile bağlantısı olduğu için cesurca tek başına bu seyahate gitme kararı aldı. Annesinden gizlediği konu da buydu. Aksi takdirde hayatta izin alamazdı kendisinden. Her şeyi göze alarak bu olayı çözmeye kararlıydı.

Bir anda nasıl geldiği belirsiz bir delinin vagonun içinde ileri geri konuşarak bağırdığını fark etti Ali, kulak kabarttı istemsizce. İlk başlarda derdini anlamadı. Garip şeyler fısıldıyor, bir anda sesini yükselterek iki gün sonra kötü bir olayın habercisi olduğunu söylüyordu. Bir zincirin halkasıyız diyordu, tekrarladı tekrarladı ve yine tekrarladı, bir zincirin halkasıyız, bundan kaçış yooooook!

Deliydi nihayetinde, akıllıca gözükse de sözlerinin hiçbir geçerliliği yoktu. Derken Ali dedi, baktı yüzüne sen şahit olacaksın! Hahaahahaa diye gülümseyerek çekti gitti. Birden ürperdi Ali, adını nereden biliyordu, bir oyun muydu bu, komplo mu kurulmuştu acaba kendisine, kuşkuya düştü. Sonra az ötede oturan çocuğun da adının Ali olduğunu, annesi tarafından Ali yapma, Ali otur, Ali sus, Ali şımarma, Ali yeter! dediğini duyunca delinin de ismi oradan edindiğini anladı. Bu da onu rahatlattı.

Sonunda tren hareket etmek üzere başka bir memlekete doğru yol aldı.

Ali, üçüncü vagonun dokuz numaralı koltuğunda oturuyordu. Pencereden dışarıyı seyrederken aklından geçenleri, cebinden çıkarttığı küçük not defterine yazmaya koyuldu. Bir yandan tedirgindi, öbür yandan bu araştırmanın hayatını nasıl etkileyeceğini düşünüyordu. Tabii annesi de aklındaydı, onu bu hayatta babasız büyüten, yetiştiren anasına çok şey borçluydu.

Bütün gücüyle ona layık bir evlat olmayı istiyordu. Saatler geçti, uyuyakaldı Ali, sabahın olduğunu yorgunluğunu ve tedirginliğini bir nebze atmıştı üzerinden. Bir kahve almaya kalmadan varacağı noktaya gelmişti. Üstünü giyindi, çantasını sırtladı ve trenden indi.

Aradan iki gün geçti, Miyasel hanım oğluna birkaç saat sonra kavuşacağı için mutluydu. Ali’nin yokluğunda oldukça huzursuz olmuştu niyeyse. İlk defa yolculuğa çıkmıyordu ama bu gidişi onu hayli rahatsız etmişti.

Hatice, yeğenleriyle özlem gidermişti bu kısacık zaman zarfında. Gitmelerini hiç istemiyordu ama vakit gelmişti. O gün Hatice’nin doğum günüydü, yeğenleri ona pasta ve hediye almışlardı. Hatice, hediyeleri açtığında köyünde giydiği ve en sevdiği renkli şalvarı görünce heyecanlanmış, sevinmiş ve “gecikmeyelim döndüğümde altımda çıkarmayacağım” demişti. Köyü kokuyordu adeta, o küçücük muhteşem köyü, nasıl özlemişti. Fakat evlendiğinden beri çok sık gidemediğinin, eşinin göndermeme sebebi olduğunu örterek üzüntüsünü içinde yaşıyordu.

Çocuğu yoktu Hatice’nin, çoluk çocuk özlemini hep yeğenlerinde yaşadı durdu. Kaynanasıyla birlik olan nemrut kocasını da seviyordu üstelik, her şeye rağmen hayat dolu olan bu kadının, Hatice’nin keşfedilmemiş üstün bir yeteneği vardı, yazmak…

Okumaktan, kitaplardan kendini alamayan bu kadın ev işlerinin yanı sıra eşinden habersiz durmadan yazıyordu. Yaza yaza, kendini öyle çok geliştirdi ki, yeğenleri onun yazdığı romanın kendisine ait olduğuna inanamamıştı bile. İnanılmaz bir hikayenin son demlerini de yazdı mıydı bittiydi. Eşine de o zaman sürpriz yapmayı planlamıştı üstelik.

Kardelen, Berke’ye olan ilgisine karşılık Suna’ya tercih edilmesi çok moralini bozmuştu. Suna onun sırdaşıydı, dostuydu ve Berke’ye olan hislerini biliyordu. Bir haftalık boşlukta neler değişmişti. Hem sevdiği çocuktan hem de en yakın arkadaşından olmuştu. Fazlasıyla üzgün olduğundan, kendini yine gar’da buldu, umudunu kaybetmiş olarak memleketine bir bilet aldı. Kardelen, tıp’ta son sınıf öğrencisiydi, hayali cerrah olmaktı. Ailenin gurur kaynağı, azimli ve tek hayatta kalan çocuklarıydı.

Baykuşlar uyurken

Gündüz vaktiydi, hava yine soğuk ve kasvetliydi. Bu defa fırtına yoktu, yağmur damlaları vardı. Aksine çok da kalabalık değildi gar. Garın tellerinde üç sıra halinde, yan yana dizili baykuşların sesleri duyuluyordu. Oysa, bu saatte ortalıkta olmadıkları gibi seslerinin de çıkması ilginçti diye düşündü Miyasel hanım. Köklü bir ailenin zengin kızı olarak dünyaya gelen Miyasel hanım, erken yaşta babasını kaybettiği gibi eşini de bundan üç yıl önce iskemik kalp rahatsızlığından dolayı kaybeder. Bu korku Miyasel hanım da kaybetme korkusuna dönüşerek, oğluna da bir şey olacak endişesine dönüşür. Ali’yi korumak için elinden gelen çabayı sarf eder.

Bir gencin kendisine doğru yaklaşmakta olduğunu görür Miyasel hanım, elinde gazetesi vardır, bankta oturduğu yerin hemen yanına oturur delikanlı. Gazetesini açar, okumaya başlar. Bir kaza haberi gözüne çarpar Miyasel hanımın, endişesini başka yöne bakarak gidermeye çalışır. Oğlunu düşünür, saatine bakar, zamanın epey geçtiğini gelmek üzere olduğunu anlar. Gazeteye bir daha bakmaz.

Bu defa, dokuzuncu peronun üçüncü koltuğunda oturan Ali, tesadüflere bir türlü anlam veremez, zaten ondan önce düşüneceği bir meselesi vardır. Umduğu kadar doğruluğu ve derinliği olmayan bir konu için kendisini iki gün yormuş ve boşuna tedirgin olmuştur. İşini sevmese bunca zahmete katlanılır mıydı, daha yolun başındasın Ali dedi kendi kendine…

Tren gara yaklaşmak üzere, bir düdük sesi daha duyuldu uzaktan. Ali, toparlandı, koltuğundan kalkıp kapının olduğu tarafa yöneldi. Etrafa bakındı, arkasından inmek üzere olan yolcular geliyordu. Tren durdu.

Yeğenlerine sarıldı Hatice, gözyaşlarını zor tuttu. Onun yerine gökyüzü su tanelerini serpiyordu üstlerine. Yeğenler, trene doğru ilerledi. Ali, yanlarından geçti yeğenlerin. Geçerken de Ali’nin yere düşen not defterini gördü Hatice. Onlara doğru hızlıca hareket etti, birden dengesini kaybedip boşluğa doğru rayların arasına kaydı ve düşmenin etkisiyle bayıldı. Ne olduysa o an oldu, uzaklardan düdük sesi çaldı.

Son anda Berke ve Suna’yla yüzleşmek isteyen Kardelen ise, düdüğün sesini duysa da bir hamle yapıp trenden atlar. Kıl payı düşmekten kurtulur. Fakat bir anda boşluktaki Hatice’yi fark eder. Kimse saniyeler içinde düşen kadını görmez. Kardelen “yardım ediiiiin” diye bağırmaya başlar, öte yandan da trene yaklaşarak Hatice’ye elini uzatmaya, onu tutmaya çalışır. Bunu görenler, Kardelen’e doğru koşarlar. Kardelen Hatice’yi tutmak istese de başarılı olamaz.

O an çok geç olmuştur. Tren anlamsızca hareket ederken bir anda tekrar durur. Ali olayı Kardelen’den sonra fark edip treni durduran kişidir. Herkes korkulu gözlerle donakalır.

Kazada Hatice, bacaklarını kaybeder fakat yaşama kaldığı yerden romanını tamamlayarak devam eder. Yeğenlerinin aldığı şalvarı giyemese de, insanların başına gelen kötü olayların onlara başka türlü bir kapı açacağına inanır. Bu kapı, bazen talihsizliklerimizden çıkan sonuçlardır. Bu kapı, hayata tutunmayı, inatla pes etmemeyi öğretir bize…

Ukde: Rivayet odur ki; ölüm döşeğinde yatarken insanın hayatı gözlerinin önünden bir film şeridi gibi akarmış

İnsanın en büyük pratiği kendi hayatıdır, derler. Deneyimlerimizden çıktığımız yolculuğumuzda her durakta ve her yolda hayatın anlamına dair edindiğimiz her doktrin muazzam mucizelerle dolu biz insanlara münhasırdır. Benimse en büyük meramım, derin bir insan sevgisi ve anlayışı, bütün insanlara duyulan kardeşlik ruhu; insanların mutabakat içinde olmaları, dünyayı daha iyi algılayıp, daha yaşanılır bir yer olmaya muktedir, düşüncelerin özgür, barışın ve insanlığın hüküm sürdüğü, çocukların mutlu yaşadığı bir dünya inancı ve de hayalidir. Yazmaksa, olup bitenler karşısında herkesin sesi olmak, kıyılardan geçip, sokağın en işlek caddelerinden dokunmaktır hayata... Hayatın kendisine karışmak, düşünceye biat etmek demektir. Varoluşun en derin sebebidir yazmak...