Yaşama inanç

Dinimiz olsun ya da olmasın, adını koyduğumuz bir simgeye tapınalım ya da tapınmayalım, ne istersek onu yapalım ya da yapmayalım ancak her daim bir inanç ile uyanalım.

Yaşama inanç ile uyanmak
Yaşama inanç

Babacım öncelikle sana düzgün bir şekilde yazamadığım için özür dileyerek başlamak istiyorum, her insanda olan bir şeyleri erteleme sıkıntısı ve bir şeye başlamadan önce duyulan korku bende de var.

Pek kimseye anlatamasam da her gün yaşamak öyle zor ki. Bunu benim söylüyor olmam da oldukça ironik. Dışarıdayım, istediğim çoğu şeye sahibim, başımda bir ev var, asla aç değilim, şanssız olabilirim fakat dünyanın geri kalan nüfusu ile karşılaştırıldığında oldukça avantajlı bir konumdayım.

Bu şekilde düşünerek hayatını oldukça tutarlı, düzgün yaşayabilen insanlar olduğunu biliyorum. Fakat böyle büyük çapta düşünceler her insanı bir aktiviste dönüştürmeyeceği gibi her insanı da tatmin edemez. Eğer kendimi sürekli şekilde başkaları ile kıyaslarsam ben ne olurum? Hayatım başka kişilerin hayatlarının gerisinde ya da ilerisinde olan bir kavram olmaktan fazlasına gidemez. Oysaki hayat bundan çok ama çok daha fazlası olmalıdır. En azından bu benim inancım. Hayat bir yarıştan ibaret olsa idi eğer insan huzurun ne demek olduğunu bilebilir miydi?

Herkes acılarını paylaşıyor mutlulukları paylaştığından daha çok. Herkes kederden bahsetmeyi tercih ederek sevinci göz ardı ediyor. Peki neden? Neden bir şarkının hüzünlü ve vurucu olması bizi daha çok etkiliyor? Neden marşlar ağır duygular içerince içimize daha bir fazla işliyor?

Mutluluk üzerine sonsuzca süren bir kitap düşünelim. Veya bir şarkı. Salt mutluluğa adanmışlar. Bu mutlak ruh haline nasıl katlanabiliriz?

Ancak acı böyle midir? Çoğu insan hayatlarının yalnız ve yalnız acıdan ibaret olduğuna inanarak yaşamaz mı? İnsan sürekli acı çekerek büyümez mi?

Bana kalırsa acı ile biz öyle iç içe hale gelmişiz ki mutluluğun dertsiz tasasız haline tahammülümüz dahi kalmamış. Acımız nerede bitiyor, biz nerede başlıyoruz unutmaya başlamışız. Hayata devam etmek için her gün her saat bir sebep ararken dahi acıyı düşünüyoruz. Sanki hepimizin kader ağları acı ile örülmüş gibi.

İdolize ettiğim bir figürün bana daima mutluluğundan, hayatının ne kadar inanılmaz bir seviyede olduğundan bahsetmesi yerine çektiği sıkıntıları, geçtiği o meşakkatli yolları anlatarak bana ilham vermesini tercih ederdim. Hem de hep.

Bu şekilde her zorun ardından kolayın geleceğini, her kötünün iyiye gideceğine dair inancım artar, kendimi bitmek bilmeyen bir illüzyonda yaşatmaya devam etmekte sıkıntı çekmezdim.

Sanırım bu sebeple izlediğim filmlerde ve okuduğum onlarca kitapta en önemli olan yegane şey bir karakterin nereden nereye gittiğidir, izlediği yollarda neler görüp geçirdiğidir.

Eğer bir karakter nihayetinde gülümsemeyi ve mutluluğu yeterince önemsemeyerek yaşıyorsa, elindeki fırsatların sahip olduğu güzelliklerin farkında değil ise, o karaktere bağlanmak neredeyse imkansız.

Ama eğer bir karakter yaşadığı her bir şeye rağmen mutlu olmanın değerini gerçekten özümsüyor, gerçekten de minnettar bir duruş sergiliyorsa o karaktere bağlanmak işten bile değil.

Bizim kurgusal olmadığımızı biliyorum. Ne yazık ki içinde yaşadığımız dünya ve bizi çevreleyen bu atmosfer istemeyeceğimiz kadar ağır. Belki bizi ezecek hatta yok edecek kadar ağır.

Ancak biz yine de bir yol buluyoruz. Yaşamak için, gülmek için. Her gün uyanıp insanlarla sağlıklı ilişkilerimizi koruyabiliyoruz. Gece aklımızdan ne geçmiş olursa olsun, uykumuzda ne kötülükler geçirirsek geçirelim nihayetinde ayağa kalkıp günümüzü yaşamak için çabalıyoruz.

Bunu neden yaptığımızı bilmesem de nasıl yaptığımıza dair bir inancım var. Bir inancım var çünkü biz güçlüyüz. Kim ne derse desin, doğanın kanunlarında ne kadar kırılgan, ne kadar kaybolup gitmeye açık olsak da biz güçlüyüz.

İnsan olmak belki de bundan bu kadar güzel. İnsanlar her ne kadar aksini iddia etse bile insan olmak güzel bir şey. Hem de ne güzel şey!

Yaşama inanç
Yaşama inanç

-Sık sık aklımdan geçen cümlelerden biri hislerimi özetler diye düşünüyorum; “İnsanları hep en iyi ve en kötü durumlarında bulurum. Hem güzelliklerini hem çirkinliklerini görürüm ve ikisinin nasıl aynı yaratıkta olabileceğini merak ederim.” (Bu cümle kitap hırsızından , eğer okumadıysan okumanı öneriyorum. Yazarı  Markus Zusak) –

Fakat bunu düşünürken belirli bir yaşı bilen her kişinin öğrenmek zorunda olduğu gerçeği unutmak imkansız, her güzel şeyin bir kusuru vardır. Her iyilik içinde bir kötülük. Her kötülük içinde bir iyilik. Ying ve yang. Dünyayı daha rahatsız edici derecede acıklı bir biçimde anlatan simge bulunabileceğine inanmıyorum.

Biz iyiyiz. Aynı zamanda da kötüyüz. Dünyaları yerle bir edecek kadar kötüyüz. Yıktığımız her şeyi onaracak kadar da iyiyiz. Yanıp yok olmayı hak edecek kadar zalim, küllerinden yeniden doğmak kadar büyük bir mucizeye sahip olabilecek kadar da onurluyuz.

Galiba – her ne kadar klişe olsa da- insanlar anka kuşuna benziyor. Ne yaparlarsa yapsınlar yeniden bir doğuş hakkında sahip olabiliyorlar. Kolektif olarak yaptıkları her bir kötülüğün yanında bulunan tek bir iyilik bile onlara gelecek için bir şans sağlayabiliyor.

Dünyanın binlerce yılda geçirip gördüklerine bakarak bu düşünceye dair inancım daha da artıyor. Asla geri dönüşünün olmayacağına inanılan sayısız badire görmedik mi biz? Sayısız mucizeye şahit olmadık mı? Yakın tarihimizdeki dünya savaşları  bize insanoğlunun gitmekten korkmayacağı sınırları, aşılan kırmızı çizgileri göstermedi mi? Peki biz bütün sınırlarımızı aştıktan, etik kelimesinin anlamını çürüttükten, asla geçilmemesi gereken yerleri geçtikten sonra dahi nasıl ayakta durabiliyoruz?

Nasıl yanıp yıkılan, yerlerde sürünen insanlar teker teker bir araya kalkıp güçlü bir devlet, güçlü bir hayat oluşturabiliyor?

Her savaşta iyilik meleklerine rastlıyoruz, başkaları tarafından yazılmış kurallara, kendilerine verilen zulüm dolu hayata baş kaldıran birileri. Bütün o umutsuzluğun arasında ayağa kalkıp “ben bu değilim” diyebilen tek bir insan.

İşte bu tek bir insanın varlığı bize yaşama hakkı tanıyor. Bize sonsuz gelecekler getiriyor. Başımıza geleceklerin en kötüsüne en layık olduğumuz, o kahreden savaşlardan sonra bile yaşamak için bir şeyimiz kalıyor.

Bu toprakların, doğanın önüme koyduğu her şeye karşın bir cam kadar kırılgan olduğumu bilerek her gün yataktan kalkıyorum ve o yataktan kalktığım her an değerli olduğumun bilincinde olarak yaşama adım atıyorum. Bir cam olacak isem kendim için en kırılmaz, en kusursuz ve de en parlak cam olmak istiyorum.

İnsanların – en azından akıl sağlığını korumak isteyenlerinin- de bu inanç ile hayata tutunmalarını ne de çok isterdim. Dinimiz olsun ya da olmasın, adını koyduğumuz bir simgeye tapınalım ya da tapınmayalım, ne istersek onu yapalım ya da yapmayalım ancak her daim bir inanç ile uyanalım.

Daha iyi bir güne, daha iyi bir hayata dair bizi umutlandıran, kulağımıza fısıldayan asla yıkılma şansı olmayan bir inanca sahip olalım. Diplerde bulduğumuzda kendimizi, bizi terk etmeyecek bir inanç olsun bu.

Ben hala bu inancı arıyorum. Bu inancı asla durmadan ve ara vermeden takip ediyorum. Peşinden gitmekten bir an bile vazgeçersem eğer hayatımın dönüşeceği şeye tanıklık etmek istemiyorum.

Bunları yazarken biraz da olsun ağlıyorum, özür dilerim. Gözyaşları o kadar istemsizce çıkıyor ki! Bazen insan ağlaması gerektiği durumlarda – toplum her şeyi belirlediği gibi ağlayacağımız veyahut ağlamayacağımız durumlara dair bile bir fikre sahip- ağlamıyor. Bütün gözyaşları içinde takılıp kalıyor. Bu ne kadar iyi ne kadar kötü bir şey tartışılabilir, ancak ben zor zamanlarda kendini kontrol edebilen insanlara daima hayranlık duymuşumdur. Ağlamak güçsüzlük belirtisi değildir fakat ağlamamak varken neden ağlamalıyız ki? Mutlu olmak varken neden mutsuz olalım ki?

Yine kendimi cevaplıyorum ve cevabın herkes için anlaşılır olduğunu umut ediyorum.

Kimsede böyle bir seçme şansı yok. İşte bu yüzden böyle lafları etmek asla ama asla kolay değil.  Bir insana ağlıyorken “neden ağlıyorsun, hadi gülsene” demek ne kadar absürt ve kayıtsız geliyorsa, bir insan mutsuz iken ” hadi mutlu ol” demekte bir o kadar kayıtsızdır. İkisinin de neden absürt ve kayıtsız olduğu oldukça açıktır. Hisler önemlidir. Saniyeler ya da dakikalar içinde değişmelerini beklemek hislerin önemini göz ardı etmektir. Ki bu da bir insanın kendine yapabileceği en üzücü şeylerden biridir.

Kendi hislerini görmemek.

Hislerimiz ile yaşarken, hislerimiz ile hayatımızı oluştururken onları unutmak, onları anlamaya çalışmamak ne rezil şeydir! İnsanın ömrü bu tür bir yanlış anlayıştan dolayı ne de çabuk kısalır!

Söylemek istediğime dönersek – hah ağlamaktan bahsediyordum- ağlamamak varken ağlamayı seçmek istemem ancak ağlamak beni seçer. Kendimi kontrol etmek isterim ancak asıl bilincim kontrol altında olmak istemez. Sahte bir ben yaratarak aslında olmadığım gibi davranmak, istemediğim gibi hareket etmek beni tercih edeceğim bir yaşam biçimine götürmez. Bundan dolayı her öğüt verenin dediği gibi ‘içimden gelen’ ne ise onu yapıyorum. Ağlıyorum. Bazen içimizden gelenler için özür dilememiz gerekir fakat hislerimiz için özür dilemek fazlasıyla yorucu. O yüzden özrümü de geri alacağım.

Şimdi böyle ağlıyorum dediğime bakma lütfen, hislerimi en saf şekilde hissedebildiğim tek zaman yazmanın başına oturduğum zaman. Belki de bu yüzden bir mektup, herhangi bir kağıt başına geçmek beni korkutuyor. Hiçbir zaman gizemli bir kimse olamadım, olmak isteyeceğimi de sanmıyorum. Ancak gizemim olmasa dahi içimde tutabileceğim her şeyi içidme tutmayı seçiyorum. Her düşündüğüm, her hissettiğim şeyi paylaşırsam ise benden geriye bana ne kalır?

Kendime özel kalması gerekenleri korumam lazım.

Fakat yazmak bu değil. Yazmak seni kendinden korkutacak kadar açık olmak demek. Yazmak asla söyleyemeyeceğin şeyleri bir yere aktararak içini rahata koymak demek. Bunu yapmak kolay olmayacak. Hem de hiç.

Buna rağmen denenecek. Kendine dürüst olmak için emek sarf edilecek. Kendini sorgulamaya cüret edilecek. Kendine ” ben kimim” ya da “ben kim değilim” diyebilecek kadar cesaret sahibi olunacak. Ve işte bu şekilde de hayat yaşanacak.

Biraz ağlatsa, biraz üzse dahi yazmak dışında tercih edeceğim bir şey yok bu dünyada. Yazmak mı yazmamak mı? Benim için bir soru bile değil, ömrümün sonuna kadar yazabilirim çünkü yazmaz isem ben ben olamam. Kendimi tanıyamam.

Herkesin tutkusu kendine has. Herkes farklı yollar deneye deneye kendini arıyor. Ben kendimi aramıyorum. Kendimi anlamak istiyorum. Ne yapmayacağımı, nasıl biri olmayacağımı bilmek istiyorum. Kötü bir insan olmak için her türlü sebebim olsa dahi olmayacağımı bilecek kadar kendimi öğrenmek istiyorum.

İnsanların hayatta kendilerini arayış yolculuklarında bu dediklerime dikkat ediyor olduklarını düşünmek istiyorum.

“Hayat sana limon veriyorsa limonata yap” tarzında komik oldukça fazla kullanılan bir söz var yabancılarda. Limon bu sözde kötüye atfen söyleniyor, limonata ise kötüden iyiyi çıkarmayı tasvir ediyor. Dünyanın en basit cümlelerinden biri bu kadar doğru olamazdı herhalde. Kötü bize gelirse gelsin, yakım yıkım kıyım her birini görüp geçirelim ancak yine de nereye varmak istemediğimizi, neye dönüşmek istemediğimizi bilelim.

Kötü olayların, kötü insanların bizi tanımlamasına izin vermeyelim. Kim olduğumuzu ya da olmadığımızı bize başkalarının anlatmasına izin vermeyelim. Başkalarının bizim kaderimizi belirleme haklarına sahip olduklarını düşünmelerine izin vermeyelim. Bize ne yaparlarsa yapsınlar onlara gerçekten bizi biz olmaktan çıkaramayacaklarını anlatalım, onların şekillendirdiği kuklalar olmayacağımızı ve asla yolumuzu terk etmeyeceğimizi gösterelim.  (not: kendi kendimizin efendisi olalım. Be your own man.)

Kendimize inancımız olsun. Bu dünyaya da. Dünyaları yeniden inşa etmeye gücü olan insanlar olduğumuzu anlayalım. Doğa her türlü felaketin ardından nasıl toparlanmayı biliyorsa biz de toparlanalım. Devam etmek , hayatı seçmek için sebep arıyorsak yalnızca etrafa bakmak bize yetecek. Doğa yegane idolümüz olacak ve her zaman yaptığı gibi bize yollar açacak. Yalnızca görmesini bilmek lazım bu yolları, daha fazlasına ne hacet…

Bu kadar insanın kendisi hakkında yazdıktan sonra buraya William Ernest henley’den güzel bir şiir koymadan olmayacak.

“Beni saran geceden başka
Kapkaradır o çukurda baştan başa
Hangi tanrılar bahşetmişse bana
Şükrederim yenilmez ruhum için onlara

Kötü şartlarda olsam bile
Ne korktum, ne ağladım kimselere
Kaderin pervasız darbelerinden bile
Kana bulansa da başım, eğilmedi asla

Bu gazap ve gözyaşı ülkenin ötesinde
Görünmez gölgelerin dehşetinden başka bir şey
Ve beni bulur o senelerin tehdidi
Bulacaktır da korkusuz

Kapı ne kadar dar olsa da
Cezalarım ne kadar ağır olsa da
Kaderimin efendisi benim
Ruhumun kaptanı benim”

Bu şiir Nelson Mandela’ya ilham veren oldukça ünlü bir şiirdir. ( William E. Henley verem hastalığı sebebiyle çocukluğundan itibaren çok acı çekmiş ve nihayetinde oldukça uzun dayanarak 53 yaşında veremden dolayı hayatını kaybetmiş. Kızı hastalıklı bir çocuk olarak doğduğundan 5 yaşında ölmüş ve hayatı hiçbir zaman kolay olmamış…Bu şiiri yazarken de kendi hayatına karşı bir mesaj vermiş)

Ağlamak içimden geliyor demiştim ya yazarken, en saf halimde olduğumdan gözyaşlarım istemsizce kaçıyor benden demiştim… Gerçekten yazmak belki de budur. Hissederek yazmak dedikleri budur. Bu yüzden ağlıyorumdur, bu yüzden yazdığım her şeyi  ta derinlerde hissediyorumdur. Öyle ise ne mutlu bana, hislerimden korkmamak için elimden gelen ne varsa yapmaya devam edeceğimin bir göstergesi olsun bu.

Ne kadar çekinirsem çekineyim hislerimden uzaklaşmak istemiyorum. İstemediğimi biliyorum. Geriye bunun bilincinde yaşamak kaldı.

Yazmakla alakalı şu düşüncelerimi açıklayacak bir cümle daha var “Yazmakta bir şey yok. Tek yapacağınız, daktilonun başına oturup, kanamak.” Kime ait olduğundan emin değilim, herkes bu sözlerin Ernest Hemingway’e ait olduğunu söylüyor, nihayetinde kime ait olduğu bir şey ifade etmiyor tabii, yazmanın ne demek olduğunu en basit biçimde anlatan bu sözü sürekli düşünüp duruyorum.

Yazmaya gerçekten başladığım an daima bu söz aklımda olsun istiyorum. İyi bir yazar nasıl olunur bu sözle anladım.

Seni çok seviyorum babacım. Görüşlerimizin ve hayata karşı bakış açımızın gittikçe farklılaştığını hissetsem de farklılıklarımızın bizi daha iyiye çekeceğine inanıyorum. Her gününü yararlı geçirmeye çalıştığın için seninle ne kadar gurur duyduğumu söylesem de o kadar az gelir ki!  Seni her şeyinle çok seviyorum ve varlığın için minnettarım. İyi ki varsın, iyi ki de benim babamsın.

“Daha beteri olamaz” diyebiliyorsak hala,
En kötüyü tatmamışız demektir.” – kral lear /Shakespeare

Yazar: Didem Nur YAYMAN