Doğa fısıldıyor: Hatırla insan!

Kendini yaşamın kaynağı zanneden insan için, dışarıda ölüm sessizliği var lakin biraz duymasını bilene doğa hatırlatıyor kendini… Doğa fısıldıyor: Hatırla insan!

Doğa fısıldıyor: Hatırla insan!

Doğa fısıldıyor: Hatırla insan!

17 Ağustos 1999, acı, keder, ölüm, çaresizlik tüm bunların yanında ortak dile getirilen bir şey daha vardı: Yıldızlar. Herkes yıldızların arttığından bahsediyordu gökyüzünde. O kadar çoktu ki herkes için hatta bazıları yaklaştığını sanki elini uzatsa tutabileceğinide söylüyordu. Sahi gerçekten artmış mıydı yıldızlar? Eğer yolunuz daha önce sokak lambalarının olmadığı kırsal bir yere düştüyse orada da çok gelmiştir yıldızlar size. Milyonlarca yıldız.

Ben çocukken köye gittiğimde fark etmiştim bunu. Köy, İstanbul gibi değildi. O çok sevdiğim ara ara sohbet ettiğim yıldızlardan milyonlarca vardı. Sanki elimi uzatsam tutabilecek kadar çok. Üstelik İstanbul’daki gibi ışıkları az değildi sanki tüm geceyi onlar aydınlatıyordu.

Biraz yaş alınca anladım. Aslında gök burada da köyde de aynıydı. Ama burada yani İstanbul’da ya da herhangi bir büyük şehirde biz her şeyi o kadar çok aydınlatıyorduk ki, azıcık geliyordu yıldızın parıltısı. Her şey o kadar parlaktı ki, gecenin tüm güzelliğini boğuyordu.

Şimdi bir virüs hepimizi içeri tıkmışken, size de fazla gelmeye başlamadı mı kuş cıvıltıları? Sahi kuşlar yeni gelmişti bu memlekete yoksa biz kendi gürültümüzden duymaz mı olmuştuk seslerini? Oysa şimdi ne kadar da net sesleri.

Kendini yaşamın kaynağı zanneden insan için, dışarıda ölüm sessizliği var lakin biraz duymasını bilene doğa hatırlatıyor kendini. Virüse inat meyveye hazırlık veren, süslü püslü çiçekli ağaçlarıyla. Hiç olmadığı kadar yüksek perdeden öten, korkusuzca dört bir yanda uçuşan kuşlarıyla, arada havlayan köpekleriyle, yolun ortasında yatan kedileriyle…

Daha önce virüs fısıldamıştı bizlere, yavaşla diyerek. Şimdilerde de doğa fısıldıyor: Özüne dön insan, evine doğaya dön.

Hatırla insan: Akan nehrin kardeşin, toprağın anan, hayvanları yoldaşın olduğunu hatırla. Toprak ana doyurdu, karnını. Akan nehirlerde yıkadın, kirli bedenini. Ayakta kalmak için yoldaşın oldu, hayvanlar.

Oyuğuna sığındın, dağın. Aşın oldu, yaşam kaynağın oldu hunharca yok ettiğin bitkiler.

Şimdi dört duvar arasındayken hatırla insan ve bir gün çıkarken özgürce dışarı, ilk ona sarıl: Anana, kardeşine, yoldaşına…

Virüs fısıldıyor: Yavaşla!

Elif Aver; 1987 yılında İstanbul'da doğdu. Cumhuriyet Üniversitesi Jeofizik Mühendisliği bölümünden 2010 yılında mezun oldu. Özel sektörde mesleğini yapmakta, ayrıca TMMOB Jeofizik Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi yönetim kurulu üyesi. Yazmak, çizmek ve okumak çocukluğundan beri en büyük tutkusu. Ondan sebep söz yitene kalem bitene kadar yazanlardan.