Virüs fısıldıyor: Yavaşla!

Gözümüz kulağımız her gün yapılan açıklamalarda. Virüs ne kadar yayıldı? Yeni yasaklar neler? Kaç kişi öldü? Kaç kişi iyileşti? Aşı bulundu mu? Tedavide yeni bir aşama var mı? Dünya tekrar eski haline döner mi? Bu ve bunun gibi onlarca sorunun cevabını arıyoruz her gün.

Virüs fısıldıyor: Yavaşla!

Sahi dünya eski haline döner mi tekrar?

Ya da tersten soralım dünya eski haline dönmeli mi? Virüsün sizce de bize fısıldadığı şeyler de yok mu? Şu an tüm dünya el birliğiyle bir virüsün hayatımızdan çıkarmaya çalışıyoruz. Hepimiz korkuyoruz; virüs sonumuzu getirecek diye. Lakin bizim bu dünyaya yaptıklarımızı düşündüğümüzde, bu dünyanın virüsü de biz olabilir miyiz?

Virüsten daha doğrusu virüsle beraber çekilen insanlardan boş kalan doğaya bakın. Çin’de havanın temizlendiğinden bahsediliyor. İtalya’da kanalların temizlendiği balık popülasyonun arttığından. Dünyanın birçok yerinden hayvanların görüntüleri var. İnsanlardan boşalan doğada özgürce hareket eden hayvanlardan.  Yeniden yeşillenen yollardan…

Ya insanlar?

Şu an insan, insandan korkuyor. Dört duvar en korunaklı yer gibi geliyor. Hepimiz bir diğerimize tehlike gibi bakıyoruz. Dünyamız kendi evimizden ve birde korkarak gitmek zorunda olduğumuz işimizden ibaret oldu. Akşam gezmeleri yok, hafta sonu planları yok, partiler, maçlar, günler, piknikler, komşu ziyaretleri, toplu 5 çayları yok!

Daha acısı da var elbet biz korkarken inatla çalışan umut dağıtan doktorlar, hemşireler, sağlık çalışanları var mesela. Onların da çoğunun artık ailesi yok. Yani var ama aynı çatı altında yaşamaya korkuyorlar. Sevdiklerimizle aynı çatı altında değilsek eğer ancak telefonla duyabiliyoruz sesini ya da soğuk ekrandan görüyoruz yüzünü. Sarılmak yok doyasıya, öyle şapur şupur birbirini öpmek dahası tokalaşmak yok.

Yaptığımız devasa binalarda hapisiz şimdi hepimiz. Yuvasını bozduğumuz, yaşam alanını yok ettiğimiz hayvanlarsa özgür! Onlara virüs zarar vermiyor ve insan tutsakken belki de en özgür zamanlarını yaşıyorlar. Çünkü biz her yerdeydik! Ceylanın yuvasında, domuzun gezdiği dağda, balığın yüzdüğü derede her yerde. O kadar bizim zannettik ki bu dünya o kadar bize ait çoğumuz unuttu birlikte paylaşmamız gerektiğini.

Belki virüs bizim insan olduğumuzu hatırlamamızı istiyordur. Belki biraz yavaşlamamız gerektiğini, belki bu kadar kibirli olmamamız gerektiğini, belki paylaşmamız gerektiğini hatırlatmaya çalışıyordur.  Mesela kaçımız hala yüreğinin sesini duyabiliyor ya da kaçımız “Profesyonel iş hayatında duygusallığa yer yoktur.” mottosuyla yola çıkıp hayatından tamamen yüreğini çıkarttı. Günler, evde kalınca kaçımıza çok uzun gelmeye başladı? Oysa iki gün öncesine kadar kaçımız kendini unutturacak bir hengâmedeydi? Peki o hengâmenin kaçı gerçekti? Belki tüm bunların biraz farkına varmak gerek.

Biz unuttuk!

Biz insan olmayı unuttuk. Bir sistemin içinde bir parça olduk ama insanlığı unuttuk. Oku dediler, okuduk. Sınava gir dediler, girdik. Beri dur dediler, mecbur durduk. Çalış dediler çalıştık. Çoğumuz hakkımızı almadan alamadan çalıştık. Daha fazla çalış, yoksa kapı orada dediler daha fazla çalıştık!

İş ortamı ciddidir, yüreğini unut dediler unuttuk! Gözünü kapat dediler, kapattık! Çalıştık, çok çalıştık üstümüze basa basa geçenleri göre göre çalıştık. Açık gözümüzü kapatmaya çalışanları bile bile çalıştık. Yüreğimize, insanlığımıza saldıranları yok edeceğiz derken ufalana ufalana çalıştık.

Sonuç ya denileni yapıp insanlığımızı unuttuk, ya aksini yapıp insandan soğuduk. Şimdi bizim yapamadığımızı bir virüs yapıyor. Diyor ki; “İnsan, ehlileş azıcık!”! Senin yok ettiğini seni hapsederek kurtarmaya çalışıyorum.

Şimdi en baştaki soruya geri dönersek, her şey bittiğinde dünya eski dünya olacak mı? Evet bizler dört duvar ardından çıktığımızda yine betona mı koşacağız, yine birileri Afrika’nın kanını mı emecek (ki şu durumda dahi dünyanın en demokratik(!) ülkesi, hiçbir ders çıkarmadan aşıyı Afrika’da deneyelim dediği düşünülürse çok da uzak gibi durmuyor maalesef), silah tüccarları mı yönetecek dünyayı, bir yerde insanlar ölürken diğer yerde para geldiği için alkışlar mı kopacak, hayvanların tüm yaşam alanlarına tecavüz edip, ağaçları doğayı yine mi katledeceğiz? Eğer öyleyse ne anlamı var durmanın düşünmenin o kafamızın üzerindeki o narin beyni çalıştırmanın?

Evet, hepimiz korkuyoruz bir virüsün bizi, sevdiklerimizi yok etmesinden. Peki neden korkutmuyor bizim kendimize dahası yaşadığımız bu dünyaya yaptıklarımız? Belki de bu son fırsatımızdır. Belki bu sayede unuttuğumuz güzel şeyleri hatırlarız. Mesela hepimizin ilk okulda çizdiği dağların ardından doğan güneş, uçan kuşlar, yemyeşil doğa, oynayan çocuklar resmini hatırlarız ve belki o resmi gerçek yaparız kim bilir? Yeter ki biraz yavaşlayalım yeter ki biraz düşünelim. Bu dünya hepimizin unutmayalım…

Özgürce sokaklarda dolaşana kadar sağlıcakla kalın…

corona virüs bize ne söylüyor

Kalan hayatımızın ilk günü!

Elif Aver; 1987 yılında İstanbul'da doğdu. Cumhuriyet Üniversitesi Jeofizik Mühendisliği bölümünden 2010 yılında mezun oldu. Özel sektörde mesleğini yapmakta, ayrıca TMMOB Jeofizik Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi yönetim kurulu üyesi. Yazmak, çizmek ve okumak çocukluğundan beri en büyük tutkusu. Ondan sebep söz yitene kalem bitene kadar yazanlardan.