Marmara Adası’nda Yılkı atlarının özgürlüğü ve bir gözlemcinin hikâyesi
🌅 Sislerin içinde uyanış
Sabahın ilk ışıkları Marmara Adası’nın dağlarını mor bir tül gibi sararken, deniz uykudan yeni uyanmış bir çocuk gibi ağır ağır kıpırdanıyordu. Güneşin kızıllığı ufku tutuşturuyor, kayaların üzerine al renkli bir örtü seriyor, vadilere ışığını ince ince süzüyordu.
Rüzgâr, ıslak toprak ve kekik kokusunu taşıyarak kiremit çatılı evlerin pencerelerine dokunuyor, bahçelerdeki perdeleri hafifçe dalgalandırıyordu.
Bir yamacın taşına oturmuş bir gözlemci vardı: Yaşar Ağabey. Uzun boyu, geniş omuzları ve bakışlarındaki derinlik, dağların dilini anlamaya çalışan birini yansıtıyordu. Gözleri ufukta gezinirken, rüzgârın getirdiği yaprak hışırtılarını, uzaklarda çakan keçilerin ayak seslerini duyuyordu.
👤 Dağların tanığı
Kahverengi saçları ağarmaya başlamıştı ama hâlâ dinç ve güler yüzlüydü. Yüzü, doğaya vakfedilmiş yılların çizgileriyle adeta bir yaşam atlasıydı; her kırış bir anı, her bakış bir sır saklıyordu.
Eskiden köyün korucusuydu, şimdi kahvehaneyi işletiyordu; ama ruhu hâlâ sürülerde ve vahşi yaşamdaydı. Bitkilerin ve hayvanların işleyişini ezbere bilirdi. Katırların, tavşanların ve köpeklerin lideri olarak, doğadaki düzeni sessizce gözetiyordu.
🎶 Özgürlüğün melodisi
Atların nal sesleri vadiden yükselerek göğe usulca bir şarkı gibi yayıldı; tıpkı yıllar önce eski Türklerin sürülerini yönlendirirken duyduğu o özgürlük ezgisi gibi. Yılkı atları koşuyordu; kara doru aygır önderlik ediyor, taylar ve kısraklar ardı sıra akıyordu. Atların buğulu soluğu, sabah sisine karışıp göğe ince ince tırmanıyordu.
Her adım taşlara bir ritim bırakıyor, rüzgârla birleşen bu sesler dağlara bir senfoni kazandırıyordu. Atların özgürlükle dolu dansı, toprağı ve havayı titretiyordu.
Yaşar Ağabey’in gözleri nemlendi. Her bir tay, her kısrak, unutulmaya yüz tutmuş onuru hatırlatan bir hatıra gibiydi.
🍼 Yeni Canın Çığlığı
Baharın ilk sabahıydı; sürüden bir kısrak narin bir iniltiyle hareketlendi. Tay doğuyordu. Kara doru aygır sabırla etrafta dolaşıyor, tehlikelere karşı nöbet tutuyordu.
Saatler süren çaba sonunda tay ayağa kalktı. Titreyen bacaklarıyla yürümeye çalıştı, annesi burnuyla onu yönlendirip süt içirdi. Dağların dinginliği yeni bir sesle yankılandı.
Küçük tay kayaların üzerinde oynak adımlarla koşmaya başladı. Kara doru aygır, gözlerindeki vahşi gurur ve yelesinde esen rüzgârla özgürlüğün simgesi gibiydi. Onlar insanlar için başıboş görünse de, aslında doğanın yasalarına bağlıydılar.
🌬️ Rüzgârla Dans Eden Nal Sesleri
Sürünün adımları vadilerde bir ezgiye dönüşüyor, rüzgârla birleşip doğanın büyük bir şarkısını söylüyordu. Her kişneme, taşların ve otların üzerine düşerek özgürlüğü ilan ediyordu.
Yaşar Ağabey, nefesini tutmuş bu sahneyi izliyordu. İnsan elinin değmediği bir dünyada hayatın kendi ritmiyle sürdüğünü hayranlıkla görüyordu. Atların soluğu, kekik ve yabani çiçek kokularıyla birleşiyor; dağlar yaşayan bir nefes gibi uyanıyordu.
🛡️ Kara Doru’nun Nöbeti
Köy halkı sürüleri satmayı hiç akıllarına bile getirmezdi; tıpkı eski Türklerin atlarını kutsal sayıp koruması gibi, bu özgür misafirler de dağların emaneti olarak görülürdü. Onlar yalnızca dağların özgür ruhu değil, aynı zamanda köyün sessiz dostlarıydı. Sürülerin yaylalarda çoğalması, köydeki herkes için bir gurur vesilesiydi.
Çocuklar, onların izlerini sürerek büyür; yaşlılar ise dağların bu canlı misafirlerini korumayı, doğaya bırakılmış bir emanet sayardı. Kara doru aygır, gece boyunca dağ patikalarında sessizce dolaşıyor, gölgeyle ve rüzgârla birlikte hareket ediyordu.
Gün doğarken sürü ufukta göründü. Kara doru bir an durdu, başını göğe kaldırarak uzun bir çağrı bıraktı; sanki hem veda ediyor hem teşekkür ediyordu. Yaşar Ağabey, gözlerini kapatıp derin bir nefes aldığında, atların özgürlük şarkısı kulaklarında ve ruhunda çınlıyordu.
📜 Özgürlüğün Efsanesi
O günden sonra köyde bir söylence yayıldı:
“Dağların çobanı, yılkılarla birlikte özgürlüğe karıştı.”
Her bahar, yılkıların sesleri duyulduğunda köylüler fısıltıyla şöyle derdi:
“Bu, yılkıların nefesi… Ve dağ yine kazandı.”
Dağlar galip geldi; insanlar zincirlerini kırarken, doğa derin bir nefes aldı. Yılkı atları, vadilerin içinde hayat dolu, özgür ve güçlü bir varoluşla yaşamlarını sürdürdü.
🏞️ Vadilerde Bitmeyen Şarkı
Atların özgürlüğü, dağların dinginliği ve rüzgârın ezgisi bir bütün oluşturuyordu. Her adım, her nefes, yaşamın kendi yasalarıyla uyum içinde olduğunun kanıtıydı.
Sürünün ritmi, yılkıların melodisi vadilerde dolaşırken, gökyüzü ve dağlar bu özgürlüğe eşlik ediyordu. Artık bir gözlemciden fazlasıydı Yaşar Ağabey; doğanın ritmini hisseden ve ona tanıklık eden biriydi. Aklına eski Türklerin atlarla kurduğu uyum ve saygı geliyordu; doğa ve at, binlerce yıl önce de aynı ritim ve özgürlükle iç içeydi. Onun bakışları, vadilere düşen ışık kadar gerçek ve anlamlıydı.