Ana Sayfa Ezoterizm Gözlemci bilinci: Zihin, acı, şahitlik

Gözlemci bilinci: Zihin, acı, şahitlik

Gündelik yaşamda hayatı yaşarken çeşitli olaylarla karşılaşıyoruz. Bu olaylar kişinin yaşamını derinden etkilerken, acı, ıstırap, çaresizlik gibi içinden çıkılmaz hallerle baş başa bırakabiliyor. Peki gözlemci bilinci ile açıklayacak olursak kişi niçin acı çekiyor?

Gözlemci bilinci: Zihin, acı, şahitlik

Zihin, acı ve şahitlik (gözlemci bilinci)

Kuantum, bilim ve tasavvuf perspektifinden bakacak olursak hayat, sürekli yeni kurgularla ve deneyimlerle gelir.

Bu deneyimler önce zihin alanında anlam kazanır, sonra “yaşam” dediğimiz sahnede hissedilir hale gelir. Aynı olay birini neşelendirirken bir başkasını acıya sürükleyebilir.

Niçin acı çekeriz? Bize ne oluyor?

Burada şu soruyu sorabiliriz:

Acıyı yaratan şey nedir? Olan ne, neler oluyor?

Bilimsel Perspektiften bakıldığında olay değil, olaya verdiğimiz zihinsel yorum etkisine göre;

Nörobilim şunu söylüyor:

Beyin, dış dünyadan gelen verileri doğrudan deneyimlemez.

Her veri önce yorumlanır.

Bedende bir his oluşur (gerilim, yanma, sıkışma, ağlama ve benzeri).

Zihin bu hisse bir hikaye ekler:

“Bu olmamalıydı.”
“Buna dayanamam.”
“Neden hep benim başıma geliyor?”

Araştırmalar gösteriyor ki acının şiddetini belirleyen şey çoğu zaman duyunun kendisi değil, ona eklenen zihinsel anlatıdır.

Asıl ıstırap ise bu ikinci katmanda doğuyor.

Kuantum Perspektifinden Gözlemci ve deneyim etkisi:

Kuantum fiziğinde gözlemci etkisi olarak bilinen bir gerçek vardır:

Gözlem, deneyimin sonucunu etkiler.

Buradaki gözlem, yalnızca dış dünyaya bakan bir göz değildir; aynı zamanda içsel farkındalık halidir.

Zihin hikaye ürettiğinde: deneyim daralır.

Şahitlikte yani gözlemde kalındığında: deneyim çözülür.

Bu, o olayın yok olması değil; ona yüklenen anlamın düşmesidir.

Tasavvuf perspektifinden “benlik” zannı ve “Kabz” hali:

Tasavvufta acının kaynağı, “ben” zannı ile açıklanır.

“Ben” varsa sahiplenme vardır, direnç vardır, daralma (kabz hali) vardır.

Bu daralma bedende şöyle hissedilir: göğüste sıkışma, nefesin yüzeyselleşmesi, sığlaşması, ağırlık, baskı hissi.

Bu hal kötü ya da yanlış değildir. Sadece zihnin bedeni ele geçirdiği bir andır.

Şahitlikte ne oluyor?

Şahitlik halinde şu fark edilir:

“Acı var… ve ben bunu görüyorum.”

Bu cümlede çok ince bir kırılma vardır.

Acı inkar edilmez, bastırılmaz, sadece izlenir, anlam vermeye gerek kalmaz ve görülür.

Ama kimliğe de dönüşmez.

Tasavvuf dilinde bu, “benlik zannının çözülmesi”dir.

Kuantum dilinde ise bu, gözlemcinin deneyime yapışmamasıdır.

Sonuç olarak: Hikaye düşer, direnç çözülür bedende genişleme ve ferahlama hissi oluşur.

Zihin sustukça, ehlileştikçe (ki bu, bir çeşit egzersiz gibi düşünülebilir) ne kalır?

Zihin senaryolardan özgürleştiğinde geriye kalan şey şudur; Boşluk vardır ama yokluk yoktur, sessizlik vardır ama uyuşukluk yoktur.

Bilinç vardır ama yön yoktur.

Bu hal bir “başarı” değildir.

Bir hedefe ulaşma durumu değildir.

Tasavvuf, bu hali şöyle açıklar; Bu bir keşif değildir, bir mertebe değildir, sahiplenilecek bir hal bile değildir. İnsan zihni herşeyi sahiplenmek ve sahip olmak ister. Ama bu noktada sahiplenilecek birşey kalmaz.

Çünkü zihin “oldum” dediği anda, “ben” geri döner.

Son nokta olarak ise zihin sustuğunda kalan farkındalık, hayatı açıklamaz.

Ama hayat, ilk defa açıklamaya ihtiyaç duymaz.

Bu noktada yapılacak bir şey yoktur. Bir adım atmaya gerek yoktur.

Sadece olanın olmasına izin verilir.

Ve bu, tasavvufta “ölmeden önce ölmek” diye işaret edilen yerdir; Benlik zannına ölmek.

Bu hal için en çok sorulan soru ise “bu hale geçebilen kişinin yaşamı, zevksiz, tatsız, anlamsız mı olur?” sorusudur.

Ölmeden önce ölenin yaşamı nasıl olur?

Gözlemci bilinci ve zihin farkındalığını simgeleyen, sakin bir silüet ve kuantum parçacıklarını andıran soyut arka plan.

Tasavvufta söz edilen “ölmeden önce ölmek”, bedenin değil; benlik zannının çözülmesidir.
Yani “ben yapan”, “sahiplenen, “hikaye kuran” merkezin yumuşaması.
Bu noktadan sonra yaşam değişmez; ama yaşayan yer değiştirir.

1. Olaylar devam eder, ağırlık etmez. 

Bu kişi üzülür, incinir, kayıp yaşar, sevinir,
korkuyu hisseder.
Ama şu farkla:
Olaylar olur, kimliğe dönüşmez.
Acı yaşanır ama:
“Ben acı çekiyorum” hikayesi tutunamaz. Duygu gelir, tamamlanır, geçer. Bu yüzden dramatik iniş-çıkışlar azalır. Hayat düzleşmez; hafifler.

2. Zihin vardır ama merkez değildir.

Zihin susmaz; ama bulunduğu alanı yani tahtını kaybeder. Karar alır, plan yapar, düşünür, fakat bunlar “benim varlığımı korumak için” değil;
duruma cevap vermek için olur. Zihin araçtır, efendi değildir.

3. Korku kısa sürer. En belirgin farklardan biri budur.

Korku gelir, fark edilir ama kişide yuva bulamaz.
Çünkü korkunun beslendiği yer şudur: “Bana ne olacak?” “Ben zarar görür müyüm?”
Benlik gevşediğinde bu sorular artık tutunamaz olur. Korku hissedilir ama uzamaz.

4. İlişkilerde sahiplenme azalır. Sevgi azalmaz. Aksine saflaşır.

Ama bağlanma,
talep, “beni tamamla” beklentisi çözülür.
Bu kişi: sevdiğini bırakabilir, yalnız kalabilir, gitmesine izin verebilir.
Çünkü sevgi artık ihtiyaçtan değil, mevcudiyetten akar. Sevginin kendisi varoluşudur.

5. Başarı, başarısızlık aynı yerden görülmeye başlar.

Kazanç geldiğinde; Şükür vardır, şişme , böbürlenme yoktur.
Kayıp geldiğinde: hüzün vardır, çöküş yoktur.
Çünkü değer duygusu, sonuçlara bağlı değildir. Ve artık kimlik duygusu çöktüğü için, başarıyla ilişkisini keser.

6. Hayat “Anlamlı” olmak zorunda değildir.

Bu çok ince bir farktır. Hayat artık “bana ne öğretiyor?” “bu neden başıma geliyor?”
sorularını aramaz, zorunlu kılmaz. Sessiz bir kabul ve şükür vardır.
Olan olur. Ve bu yeterlidir.
Anlam bazen doğar, bazen doğmaz. İkisi de sorun değildir.

7. Sessizlik doğal hale gelir. Bu kişi çok konuşabilir.

Ama içindeki, derinliklerindeki sessizlik bozulmaz.
Bu sessizlik: boşluk değildir, donukluk değildir, kopuş değildir.
Sadece ilavesiz, eklenmeyen bir yer, bir haldir yaşanan.

8. Sonuç olarak burada en önemli işaret; Kişi “Oldum” demez. “Ulaştım” demez. “Bitti” demez.

Çünkü bunları diyecek bir “ben” kalmamıştır.
Sadece hayat vardır. Akış vardır. Cevaplar gelir, gider.
En sade cümleyle açıklanacak olursa bu halde olan, ölmeden önce ölen biri, hayatı daha “doğru” yaşamaz.

Hayatı daha az sahiplenerek yaşar. Ve bu yüzden yaralanma kalmaz, savrulma olmaz, korkacak bir şey kalmaz. Farkında olan bir bilinç hali kalır, daha canlıdır, daha gerçek,
daha şeffaftır. Burada durmak yeterlidir. Bir şey eklemeye gerek yoktur. Her ne oluyorsa oluyordur. Ve bu tasavvuftaki “ikilik” denilen dualitik alandan “teklik” veya “birlik” alanına şahitliktir her an. Zaman kalmaz, iyilik kötülük kalmaz, tüm zıtların birliğidir bu hal. Kişi benlik zannından ve yargılarından özgürleşmiştir.


🌐 Bunlar da ilginizi çekebilir:

Hale Karaarslan
İndigo Dergisi’nde Yazı İşleri Müdürü ve Yayıncı olarak görev yapıyor. İndigo Dergisi’ni kendisi ve yazarlar için bir okul olarak görüyor. Yaşama ve insana dair pek çok şey öğrenerek, yürekleri sonsuz güzellikle çarpan bir sevgi ailesinin içinde her gün biraz daha maskelerinden arınarak, özünü, kendi olanı buluyor. İki harika çocuğunun öğretmenliğinde ve eşinin her konuda kendisini destekleyen sevgisi eşliğinde öğrenmeye devam ediyor. İstanbul ve Marmaris'te yaşıyor.