Hayat akıyor; olan oluyor. Ve bazen “Tam şu anda ne oluyor?” diye sorduğumuzda, çoğu zaman olandan çok olanla kurulan ilişkiyi kaçırıyoruz. Zihin, senaryolar üretmeye başlıyor ve oyun başlıyor. Olanı değil, zihnin onun hakkında yazdığı senaryoyu yaşıyoruz. Zihin bu olayları nasıl kurguluyor ve kişi nasıl yaşıyor? Bu yazı, olanla kurduğumuz ilişkinin hayat deneyimimizi nasıl belirlediği, acı, sevinç ve anlam dediğimiz şeylerin kaynağına bakmak için dikkati olaylardan zihnin kurgusuna çevirebileceğimiz bir sorgulama.

Hayatta olan biten şeyler, olaylar, sözler, karşılaşmalar ve nötr haller yaşıyoruz.
Onlar sadece oluyor.
Asıl hareket, zihnin o olana verdiği anlamla başlıyor.
Yani: Olan şey, zihinde bir yankı buluyor, o yankı duyguyu doğuruyor ve duygu bedeni sıkıştırıyor (kabzediyor) ya da genişletiyor.
Acı çeken, olayın kendisi değil. Neşelenen şey de olay değil.
Zihin, olanı “ben”e bağladığı anda oyun başlıyor.
Peki bunu yapan ne?
Yapan şey, geçmiş kayıtlar, öğrenilmiş anlamlar, bilinçdışı korkular, beklentiler ve kimlik dediğimiz hikaye. Tümü bir yorum mekanizması oluşturuyor.
O mekanizma ise şöyle diyor; “Bu bana yapıldı. Bu benimle ilgili. Bu iyi, bu kötü.”
İşte tam o anda daralma, sıkışma (kabz) veya genişleme (bast) oluşuyor.
Ama burada dikkat edilmesi gereken; Kabz da bast da olaydan değil, yorumdan doğuyor.
Daha derin yerde ne var diye sorabiliriz?
Daha derine indiğimizde şunu fark ederiz; Aslında “olan” ile “hissedilen” arasında bir boşluk var.
O boşlukta ise saf farkındalık var, isimlendirmeden önceki hal var, henüz “ben”e değmemiş bir alan var.
Tasavvufta, şahitlik diye işaret edilir.
Kuantum dilinde ise bu hal, gözlemci olmadan dalga halidir.
Psikolojide; uyaran–tepki arası boşluk.
İşte özgürlük tam orada.
O halde ne oluyor?
Hayat akıyor.
Zihin onu kendine göre kesiyor, biçiyor, renklendiriyor.
Sonra da diyor ki “bak, hayat böyle.”
Ama hayat öyle değil. Hayat… sadece oluyor.
Acı, neşe, hüzün; hayatın kendisi değil, hayatın zihinde yankılanışı sadece.
Ve bu fark edildiğinde, oyun bitmiyor ama ciddiyeti çözülüyor.
Kişinin yaşadığı olaylara göre hissettiği daralma, sıkışma (kabz) veya genişleme (bast) anında ne oluyor?
Kabz ve bast olan şeyler değildir, olanla kurulan hallerdir. Ve ikisi de çok canlı, çok öğretici duraklardır.
Kişide sıkışma, daralma (kabz) anında ne olur?
- Zihin kontrolü ele almaya çalışır.
- “Ben” duygusu yoğunlaşır.
- Geçmiş ve gelecek düşünceleri üst üste biner.
- Nefes daralır, beden sıkışır.
- Düşünceler hızlanır ya da kilitlenir.
İç ses şuna benzer şeyler söylemeye başlar;
“Bir şey yanlış.”
“Bir şey kayboluyor.”
“Dayanamıyorum.”
Ama daha derin bir yerde şunu fark edebiliriz; Daralma, sıkışma (kabz), benlik yapısının korunma refleksidir.
Burada kimliğin çözülme ihtimali hissedilir. Zihin “tutunacak bir şey” arar,
Tasavvuf bunu şöyle açıklar; Kabz, nefsin sıkışmasıdır; ruhun değil.
Ruh kabz olmaz. Kabz olan, hikayedir.
Eğer kişi bu anda kaçmadan, çözmeye çalışmadan sadece fark ederse daralma, sıkışma yani kabz hali çözülmeye başlar. Çünkü yorum kesilince (yorum anlık gelse bile kestiğiniz anda) zihnin yakıtı kesilir.
Peki rahatlama, ferahlama (Bast) anında ne olur?
Rahatlama (bast) geldiğinde: Zihin gevşer. “Ben” duygusu arka plana çekilir. Nefes derinleşir. Beden yumuşar. Zaman hissi genişler.
İçten gelen his ise “Her şey yerli yerinde, bir şey yapmam gerekmiyor” der.
Ama burada hala ince bir tuzak vardır: Zihin bu hali de sahiplenmek ister. “Bunu korumalıyım “der. Rahatlamayı (bastı) kalıcı kılmaya çalışır.
Ve tam o anda yine rahatlama (bast), sıkışmaya (kabza) döner.
O yüzden Sufiler, “Bast da bir imtihandır” der.
Pek, burada asıl mesele ne?
Ne kabzdan kaçmak, ne bastı kovalamak.
Asıl derinlik ise şurada; Kabz olur, fark edilir. Bast olur ve fark edilir.
Ama ikisi de ‘ben’ olmaz.
Bu noktada; Kabz kişiyi boğmaz, bast ise sarhoş edip kendinden geçirmez.
Çünkü kişi, ikisini de olan haller olarak görmeye başlar, kimlik olarak değil.
O boşluk halinde ne oluyor?
Kabz ile bast arasında sessiz çizgi vardır. Orada; Duygu vardır ama yapışma yoktur. His vardır ama hikaye yoktur. Deneyim vardır ama “sahip olma” yoktur.
İşte orası Tasavvufta; Sekine, itminan, şahitlik ve “olanı olan olarak bırakma” (olan oluyor) halidir.
Zihin sustuğunda kalan ne ya da şahit kim?
Bu soru, yolun en merkez kapısı olarak düşünülebilir;
Çünkü artık “ne oluyor?” olarak değil, “kim görüyor?” olarak soruyor olur kişi…
Ve burada dil zorlanır, çünkü cevap bir kavram değil, bir haldir artık.
Sorulara devam edecek olursak “Zihin sustuğunda kalan ne?”
Zihin sustuğunda; düşünce yok, yorum yok, isim yok, hikaye yok, “ben böyleyim” yok, geçmiş yok, gelecek yok. Hiçbiri kalmaz.
Ama bu halde hiçlik de yok. Çünkü hala bir şey var; farkındalık var, bilinç var, varoluş hissi var, “buradayım” hissi var. Ama “ben buyum” yok.
Burası çok ince bir yer; Bir şey var… Ama tanımlanamıyor. Varlık var… Ama form yok. Bilinç var… Ama kimlik yok.
Tasavvufta buna; Sekine, sükûn, itminan, huzur, fenâ eşiği denir.
Peki “şahit kim” diye sorabilir miyiz?
Burada en doğru cevap şu olur: Şahit bir “kim” değildir.
Çünkü “kim” dediğin anda kimlik doğar. Kimlik doğduğu anda zihin başlar.
Şahit; bir kişi değil, bir karakter değil, bir benlik değil, bir zihin değil, bir form değildir.
Şahit; Saf farkındalık halidir.
Gören var… Ama görenin yüzü yok. Duyan var… Ama duyanın adı yok.
Bilen var… Ama bilenin kimliği yok.
Burada çok net bir ayrım;
Zihin; yorumlar, tanımlar, etiketler, anlamlandırır, sahiplenir.
Şahit ise sadece görür, fark eder, tanık olur, karışmaz, müdahale etmez, düzeltmez
Şahitlikte şu cümleler yoktur:
“Bu iyi.”
“Bu kötü.”
“Bu olmamalıydı veya bu benim başıma neden geldi?”
Sadece “oluyor” kalır.
Tasavvufi dilde, Nefs görür; kabz/bast olur. Kalp görür; hal olur. Ruh görür; sükûn olur.
Hakikat görür; sessizlik olur.
Ve en derin ifade ile “Gören de O’dur, görünen de O’dur.”
Ama bu bir inanç cümlesi değil, idrak halidir.
Kuantum ve bilinç diliyle:
Gözlemci; bir kişi değil, bir bilinç alanı, bir farkındalık uzayıdır.
Zihin; içerik, şahit; alan, düşünceler; dalga, şahitlik; okyanustur.
Ve en sade cevapla zihin sustuğunda kalan;
Varlık bilinci.
Saf mevcudiyet.
Sadece “olma” hali.
Ne mutlu, ne mutsuz. Ne iyi, ne kötü. Ne eksik, ne fazla. Sadece… var.
Ve belki en basit cümle şu olabilir;
Şahit sorusu sorulduğunda, cevap düşünceyle verilemez.
Ancak orada kalındığında anlaşılır.
Çünkü bu bilgi değil, hatırlayıştır.
Şahitlikte korku neden çözülür?
Çünkü korku şahitlikte tutunacak bir zemin bulamaz. Korku nerede doğar?
Korku şu üç şey olmadan var olamaz:
- Bir “ben” fikri
- Bir tehdit algısı
- Zaman (gelecek ya da geçmiş)
Korkunun cümlesi hep aynıdır:
“Bana bir şey olacak.”
“Bir şey kaybedeceğim.”
“Dayanamayacağım.”
Yani korku; geleceğe uzanır, benliği merkeze alır, kontrol ihtiyacıyla beslenir.
Şahitlikte olan neydi?
Şahitliğe geçildiğinde, “Ben” hikayesi geri çekilir, zaman duygusu incelir. Olan sadece şu an olur.
Ve kritik kırılma noktası ise şurasıdır; Korku görülür ama sahiplenilmez.
Yani korku var olabilir, bedende titreşim olabilir, kalpte daralma hissi olabilir
Ama artık şunlar yoktur; “Bu benim korkum, bu beni yok edecek.” İşte korku burada çözülür.
Çünkü korkunun yakıtı özdeşleşmedir. Özdeşleşme de kalmaz.
Şahitlik korkuyu yok etmez. Şahitlik korkunun kimliğini alır.
Korku artık bir düşman değil, bir tehdit değil, bir işaret olur. Bir bulut gibi gelir, görünür, geçer.
Anlam üretmeyen ama her şeyi kapsayan bir farkındalık
Bu çok değerlidir çünkü çoğu yerde farkındalık hala “ince bir anlam”la karıştırılır.
Oysa burada; boşluk var ama yokluk yok, sessizlik var ama uyuşukluk yok, bilinç var ama yön yok.
Bu halde ne eksilir, ne kalır?
Eksilen; hikaye, kimlik, arayış, sonuç beklentisidir.
Kalan ise saf mevcudiyet, çıplak bir algı hali ve “şu an”ın kendisidir.
Burada farkındalık bir şey için değildir. Bir amaca hizmet etmez. Bir yere götürmez.
Ve tam da bu yüzden özgürdür.
Tasavvufta bu “teslimiyet veya emniyet”tir?
Kur’an diliyle: “Kalpler ancak Allah’ı zikretmekle mutmain olur.”
Bu zikir, dilde tekrar değil, bilincin kendini hatırlamasıdır.
Şahitlikte bilinç şunu fark eder; “Ben bu korku değilim.”
Ve daha derinde ise “Ben zarar görebilecek bir şey değilim.”
İşte emniyet ve teslimiyet buradan gelir.
Psikolojik düzlemde ise:
Travma, kaygı, panik; içerikten değil, içerikle özdeşleşmeden doğar.
Şahitlik; içerik–alan ayrımını yapar. Alan zarar görmez. İçerik gelir geçer.
Beden rahatlamaya başlar, çünkü artık savaş yoktur.
En derin yerde olan fark ediş şudur:
Korkan şey benliktir. Şahitlikte benlik merkez değildir.
Merkez kaybolunca, korku yönünü kaybeder, tehdit anlamını yitirir.
Ve çok sessiz bir hal doğar; cesaret değil, güç değil, kontrol değil, emniyet, teslimiyet.
Sebepsiz bir güvende olma, kabul ve teslimiyet hali.
Normal durumda zihin şöyle der; “Ben acı çekiyorum.”
Şahitlikte ise kişi sessizce şunu fark eder; “Acı var… ve ben bunu görüyorum.”
Bu tek cümlelik farkındalık; acıyı dönüştürür, derinleştirir, ama ağırlaştırmaz.
Bedende ne değişir?
Şahitlikte acı yaşanırken nefes derinleşir, kasılma çözülür, ağlama gelir ama dramatik değildir, bir yumuşama, kalpte genişleme hissi olur.
Çoğu kişinin dediği cümle şudur:
“Ağrı var ama canımı yakmıyor.”
Çünkü artık direnen bir “ben” yoktur.
Son bir özet cümle ise en sade haliyle; Şahitlikte korku çözülür, çünkü artık soruyu soran biri kalmaz; “Bana ne olacak?” sorusu düştüğünde cevap da düşer.
Kalan ise sessizliktir. Ve burada Birlik idraki başlar.
Zihin senaryolardan özgürleştikçe; neden–sonuç aramıyor, “bu ne demek?” demiyor, etiketlemiyor, yorum üretmiyor.
Ve geriye kalan çok ince bir nokta daha; zihin bazen bu hali de sahiplenmek ister ve
“İşte oldu, artık buradayım” der.
Bu cümle geldiği anda farkındalık nesneleşir, “ben” geri döner, senaryo yeniden başlar.
O yüzden bu halde söylenecek bir şey yoktur. Tutulacak bir yer yoktur. Korunacak bir hal de yoktur.
Tasavvufi dille bu durum; marifet değildir, keşif değildir, hal bile değildir
Sufiler bu yüzden susar. Çünkü burası sözden önceki yerdir.
Zihin sustuğunda kalan farkındalık hayatı açıklamaz.
Ama hayat, ilk defa açıklamaya ihtiyaç duymaz.
Burada durmak yeterlidir.
Bir adım atmaya gerek yoktur.
🌐 Bunlar da ilginizi çekebilir:
- Gözlemci Bilinci, Zihin, Acı ve Şahitlik
Gözlemci bilinci kavramı, zihinsel süreçler, farkındalık ve içsel şahitlik ilişkisi. - Kuantum ve Tasavvuf Aynasında Gözlemci Bilinci
Kuantum fiziği ile tasavvuf düşüncesinin kesişiminde gözlemci bilinci yaklaşımı. - Gözlemci Etkisi ve Çift Yarık Deneyi
Kuantum fiziğinde gözlemci etkisi, çift yarık deneyi ve ölçüm probleminin temel çerçevesi.











