Ana Sayfa Gezi Seyahat İki Göl Arasında: Toprağın ve İnsanların Bereketi

İki Göl Arasında: Toprağın ve İnsanların Bereketi

İznik’te, küçük bir dükkânın ahşap rafları arasında asılı duran çinili bir aynaya bakarken, ardımızda bıraktığımız yüzlerce kilometrenin aslında tek bir hakikate çıktığını hissediyordum. Aynanın çinisine işlenen o zarif ve ince motifler, yalnızca toprağın suyla yoğrulup ateşle buluşmasını simgelemiyordu. O çinide; seramik bölümünü yeni bitirmiş genç bir kadının üretme heyecanı, ona sarsılmaz bir inançla bağlanan bir babanın görünmez desteği ve yol boyunca karşılaştığımız bütün o insan güzelliklerinin aksi vardı. Bir eşya, hikâyesine ve ardındaki emeğe dokunduğunuzda sıradan bir nesne olmaktan çıkıp ruh kazanıyor; bir yolculuk da ancak insanının gönlüne ulaştığında amacını buluyordu.

Uluabat ve İznik havzasında asırlara meydan okuyan tarihi mirasın ve yaşayan halk kültürünün izleri.

Uluabat’tan İznik’e uzanan bu seyahat, bana toprağın cömertliği kadar insanın da bir bereketi olduğunu derinden öğretti. İnsan bazen belli bir noktaya ulaşmak üzere yola çıkar; fakat yol kendi iradesini konuşturur, sizi hiç hesapta olmayan bir manzaraya, başka bir insana, bambaşka bir hikâyeye emanet eder. Nitekim bizim yolumuz da iki büyük gölün arasından süzülüp geçerken, rotaların, haritaların ve planların çok ötesinde bir gönül seyrine dönüştü. Direksiyonda yol heyecanımı paylaşan ağabeyim Uğur vardı; belki de bu yüzden hikâyenin her kıvrımında biraz da kardeşliğin o güvende hissettiren sıcaklığı saklıydı.

Gönül Kapıları ve “Bakınaklı Evler”

Toprağın kadim bereketi ve asırlık zeytin ağaçlarının gölgesinde süregelen geleneksel tarımsal üretim.

Yolun henüz başında, Bursa’nın denize açılan dingin kıyısı Güzelyalı’da bizi karşılayan Serap ve eşi Hakan’ın tebessümünde sezmiştik bu bereketi. Evlerinin kapısını açarken sofralarını, sofralarını açarken de kalplerinin en derin köşelerini açmışlardı. O sıcaklığın adını, daha sonra Leylek Köyü’nde Uluabat Gölü kıyısında yaptığımız piknikte Hakan abinin söylediği bir kavramda buldum: “Bakınaklı ev”. Sokaktan geçenlerin gözünü alamadığı, dışarıdan seyredilirken bile içinden hayatın ve neşenin taştığı canlı mekânlara denirmiş. Meğer bir evin gerçek değerini yalnızca tavanı ve duvarları değil, dışarıdan ona sevgiyle bakan gözler de belirlermiş.

Tıpkı İznik’te karşılaştığımız Halil İbrahim Bey’in dükkânı gibi… Çinili aynayı ve şifalı zeytinyağını aldığımız o küçük dükkân, yalnızca turistik hediyelikler satılan bir ticarethane değildi. Evladının emeği zayi olmasın, eğitimi karşılık bulsun diye gece gündüz çabalayan bir babanın sevgisiyle dokunmuş, içinden şefkat taşan tam anlamıyla “bakınaklı” bir gönül mekânıydı.

İnsan gezdikçe anlıyor ki; şehirlerin de evlerin de asıl güzelliği sokakların mimarisinden önce, onu sevenlerin gözlerindeki o içten aydınlıktan okunuyordu.

İki göl arasında insan hikayeleri ve zanaat mirasıyla şekillenen göl kıyılarının kadim kültürel dokusu.

Suyun Yüzünde Halka Halka Neşe

Bazen insan niyet eder ama yol izin vermez; Tirilye’deki o beklenmedik kalabalık yönümüzü değiştirdiğinde olduğu gibi. Fakat yolun değiştirdiği plan, seyahatimizi eksiltmedi; aksine “Leylek Köyü” olarak bilinen Eskikaraağaç’ta bizi hiç hesapta olmayan, masalsı bir hikâyenin içine düşürdü.

Göl kıyısındaki tahta bir masada usulca içtiğimiz çaya, evden getirdiğimiz keke gölün o sessiz ve vakur ritmi katıldığında, insan önündeki lokmadan çok daha fazlasıyla doyuyordu. Orada, yetmiş iki yıllık ömrünün tamamını bu topraklara adamış Zeyni teyzeyle karşılaştık. Bahçesinden sabahın ilk ışıklarıyla topladığı soğanı, sarımsağı küçük tezgâhında satarken, sözlerine ellerinin o anne sıcaklığını katıyordu. Tezgâhındaki sebzelerin ardında toprağa eğilmiş topraksı bir beden ve yılların helal emeği vardı. Ondan aldıklarımızın yanına, farkında olmadan o sıcak karşılaşmanın paha biçilmez hatırasını da koyduk.

Zeyni teyzenin avuçlarında bulduğumuz o nasırlı sıcaklık, az sonra Uluabat Gölü’nün üzerinde Hamdi Kaptan’ın gür kahkahasına dönüştü. Hem zeytincilik yapan hem de sandalında misafir ağırlayan Hamdi Kaptan’ın neşesi, sandalından daha önce açılıyordu suyun yüzüne. Marmara’nın dalgalarına ve teknelere ne kadar alışkın olursam olayım, gün batımında gölün çarşaf gibi sularında sessizce süzülmek tamamen benzersiz bir histi.

Saat yedi buçuğa yaklaşırken, günün son ışıkları suyun üzerinde altın renkli çizgiler gibi uzanıyor; gökyüzü sarıdan turuncuya, turuncudan erguvanı andıran bir kızıla bürünüyordu. O ânın büyülü güzelliği karşısında Rahmân suresinin o hikmetli ayeti düştü gönlüme: “İki doğunun da iki batının da Rabbi O’dur.” Güneşi her gün aynı nizamla doğuran da batıran da mevsimine göre ufuklara ölçü koyan da O’ydu. Biz orada yalnızca bir gün batımı seyretmiyorduk; ilahi nizamın gölün yüzüne düşen küçük bir tecellisine şahitlik ediyorduk. Hamdi Kaptan’ın kahkahası, sandalın suyu yaran sesi ve ufkun değişen renkleri arasında düşündüm: Doğunun da batının da sahibi aynıysa, insan hangi yöne bakarsa baksın O’nun ayetlerinden birine dönüyordu.

Taşın, Rengin ve Sözün Hafızası

İznik

Uluabat’ın sükûnetinden ayrılıp İznik Gölü’nün kıyısına vardığımızda, sıradan bir gölle değil de adeta ucu bucağı görünmeyen, durgun ama heybetli bir denizle karşılaşmış gibi şaşırdım. Gölün hafif rüzgârla köpüren dalgaları ve kıyısındaki o canlı yaşam ritmi, şehirdeki köklü manevi mirasın da hayat kaynağı gibiydi. Bu mavi heybetin kucağında yer alan İznik, surların arkasına gizlenmiş tarihi bir yerleşimden ibaret değildi; âlimlerin, dervişlerin, şairlerin ve zanaatkârların iz bıraktığı devasa bir hafıza mekânıydı.

Eskikaraağaç Köyü'nde gölün dingin sularına açılan balıkçı sandalları ve kıyıdaki sakin doğa manzarası.

İznik doğumlu Eşrefoğlu Rûmî Hazretleri’nin türbesindeki o derin ve kapsayıcı sükûnetten çıkıp Yeşil Cami’ye adımlarımı attığımda, bakışlarım uzun süre minarede takılı kaldı. Tuğlaların arasına büyük bir zarafetle işlenen firuze, yeşil ve mor çinilerin oluşturduğu o büyüleyici renk cümbüşü, göğe doğru yükselen zarif bir şiiri andırıyordu. Taşın üzerine dökülen o renk inceliği, mimarinin yalnızca harç ve tuğlayla değil, ince bir ruh ve estetikle inşa edildiğini kanıtlıyordu.

Ayasofya Camisi

Hemen az ötede yükselen Ayasofya Camisi ise insanı zamanın katmanları arasında büyüleyici bir şaşkınlığa sürüklüyordu. Yüzyılların yaşanmışlığını taşıyan bu çok eski yapının kapısından içeri girdiğinizde, sizi aynı anda hem bir müzenin vakur, tarihi gizemi hem de yapının tam ortasında sükûnetle kurulan canlı bir ibadet alanı karşılıyordu. Taşların üzerinde Roma’nın, Bizans’ın ve Osmanlı’nın duaları birbirine karışırken; giriş kapısında karşılaştığımız üniversiteli Hayrunnisa’nın yabancı ziyaretçilere İslam’ın güzelliklerini anlatırken taşıdığı o emniyetli  tebessüm, bu tarihi hafızanın bugün de yaşayan ve üreten genç bir ruhla nefes almaya devam ettiğini gösteriyordu.

Ayasofya Camii

Tıpkı Zeynep Hocamız gibi… İlk kez bir ekran karşısındaki ders vesilesiyle tanışmış, sonrasında uzun süre aynı kelimelerin ve anlamların dünyasını paylaşmıştık. İznik’in tarihi sokaklarında ilk kez yüz yüze geldiğimizde, sevecenliği aramızdaki tüm yabancılığı bir anda silip attı. Süleyman Paşa Medresesi’nin çevresinde gezerken bir kez daha hissettim: Yakınlık her zaman kilometrelerle ölçülmüyordu. Aynı şehirde yollarınızın hiç kesişmediği insanlar varken, kilometrelerce uzaktaki biriyle ortak bir anlayışın ve gönül dilinin içinde buluşabiliyordunuz.

İnsanda Tamamlanan Yolculuk

İznik’i çepeçevre kuşatan iki milyona yakın zeytin ağacı, tepelerden göl kıyısına kadar bereketin ve köklenmenin sessiz birer şahidi gibiydi. Kur’an’da üzerine yemin edilen, mübarek kılınan zeytin ağacının kökleri toprağın derinliklerine inerken dalları gökyüzüne açılıyordu.

Fakat bu yolculuk bana bir kez daha gösterdi ki; Allah bir coğrafyayı suyuyla, toprağıyla, ağacıyla güzelleştirirken; o coğrafyanın insanına da güler yüz, emek ve gönül açıklığı veriyor. Ağabeyim Uğur’un direksiyondaki samimi eşliği, Serap ile Hakan’ın sofrası, Zeyni teyzenin elleri, Hamdi Kaptan’ın neşesi, Zeynep Hoca’nın sıcaklığı ve Halil İbrahim Bey’in evladına duyduğu inanç… Hepsi aynı ilahi bereketin farklı yüzleriydi.

Dönüş yolunda yanımızda zeytinyağı, çinili bir ayna ve taze sebzeler vardı; fakat asıl taşıdıklarımız hiçbir çantaya ya da bagaja sığmıyordu. İki gölün arasından geçtik; suyun yüzünde gökyüzünü, insanların yüzünde ise yaratılışın güzelliğini gördük. Niyetimiz yeni yerler görmekti, fakat gördüğümüz her güzellik dönüp dolaşıp kendi içimize açılan bir pencereye dönüştü.


🌐 Bunlar da ilginizi çekebilir:

Elif Mert
Üç kuşak İstanbullu bir aileden geliyor. Eğitim hayatını İstanbul’da tamamladı. Marmara Üniversitesi Fransız Dili ve Eğitimi ile İstanbul Üniversitesi Çocuk Gelişimi bölümlerinden mezun oldu. Kısa bir dönem Saint Joseph Lisesi'nde öğretmenlik yaptıktan sonra gönüllü kuruluşlarda çocuklarla çalıştı. Düşünen, sorgulayan, barışçıl, kendi iç yaratıcılığını harekete geçiren, farklı dil ve dinlere saygılı, özgüvenli çocukların yetişmesine destek olan bir vakfın eğitim ve yönetim departmanlarında görev aldı. Türkiye'nin yetmişe yakın ilini gördü ve farklı renklere sahip Türkiye’nin çocuklarıyla çalışmak, çocuk ve insan sevgisini daha da geliştirdi. Kitap editörlüğü, içerik oluşturma, metin yazarlığı ve çocuk gelişimi alanlarında çalışmalarına devam ediyor. Ayrıca Marmara Adası Asmalı Köyü Kültür ve Dayanışma Derneği’nde eğitim, kültür, sanat, çocuk ve doğa alanlarında aktif çalışmalar yürütüyor. Hayatın güzelliği bakış açısında gizlidir. Eğer hayata güzel bakarsanız, hayatın size akacağına, iyiliğin ve güzelliğin hep sizinle olacağına inanıyor. Okumayı, deneme ve makale yazmayı, öykü kaleme almayı, tasavvufu ve manevi değerleri, bendir çalmayı, tarihi, yeni yerler keşfetmeyi, farklı kültürleri, doğayı, insan psikolojisini ve yabancı dilleri seviyor. Ayrıca bu dilleri konuşmayı ve çeşitli eğitimlere katılmayı da önemsiyor. Profesyonel seslendirme eğitimi alıyor ve bu alanda uzmanlaşmaya yöneliyor. İndigo Dergisi’nde çocuk gelişimi alanındaki yazılarının yanı sıra doğa, kültür ve insan hikâyelerine dair yazılar da kaleme alıyor. KitapHaber adlı kitap inceleme platformunda kitap eleştirmeni olarak, okuduğu kitaplara dair detaylı değerlendirmeler ve yorumlar paylaşıyor.