Mayıs, 2008 için arşiv
Yazar: Fırat Erdoğan Tarih: 31 May 2008
Diyarbakır Kültür ve Sanat Festivali’nin sekizincisi 27 Mayıs günü, Parkorman’da Süleymaniye Orkestrası’nın konseriyle başlayacak. Büyükşehir Belediyesi’nce düzenlenen ve 6 gün sürecek festival kapsamında, konferans, panel, konser, şiir dinletisi ve sergilerle sanatseverler farklı bir hafta yaşacak.
Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir, Belediye Konukevi’nde “Herkes renkleriyle güzeldir” temasıyla 27 Mayıs-1 Haziran tarihleri arasında yapılacak festivalin programını açıkladı. Festivalin Diyarbakır tarihi misyonunu uygun bir şekilde organize ettiklerini belirten Baydemir, kentin kültür ve sanat potansiyelini açığa çıkardıklarını, evrensel değerlerle buluşturduklarını söyledi.
Diyarbakır’a “Ortadoğu coğrafyasının kültür, sanat, ticaret ve turizm merkezi” vizyonunu biçtiklerini dile getiren Baydemir, “Bugün Diyarbakır kültür ve sanatın bir marka şehrine dönüştü. İstanbul’dan, İzmir’den, Tiflis’ten, Atina’dan, Van’dan, Kobani’den, Duhok’tan, Süleymaniye’den kültür ve sanat alanında kim varsa yüzünü Diyarbakır’a çevirdi. Diyarbakır’da, Kültür ve Sanat Festivali’nde sahne almak, fotoğraflarını sergilemek, filmini göstermek, atölye yapmak, Diyarbakır halkıyla buluşmak bir ayrıcalık haline dönüşmüştür” dedi.
Konya Mevlana Sema Grubu ve Mardin Kırklar Kilisesi Korosu’nu Diyarbakır’da gösterisi sunacak. Festival yürüyüşü 28 Mayıs’ta Urfakapı’dan Fransız Malabar Grubu’nun akrobat gösteriyle başlayacak.
* 8.Diyarbakir Kultur Sanat Festivali Programi icin tiklayin
Ziman û Çanda te Hebûna te ye
Ziwan û Kiltûra to Estbiyina to yo
Dilin ve Kültürün Varlığındır
Your Language and Culture are Your Life
Yazar: Uzay Gökerman Tarih: 31 May 2008
Greenpeace Gemisi Saldırıya Uğradı haberini dün derginin yahoo grubundan, bugün de dergide okudum. Elbette bu şekilde haberler yapmak güzel. Sıcak haber. Asu Sanem’i alkışlıyorum.
Sabah haber için epey düşündüm. Greenpeace’in ses getiren ve gündem yaratan eylemlerinin ve felsefesinin geri planında yatan şeylerin neredeyse tamamını savunuyorum. Neyi savunmuyorsun diye sorarsanız da şudur diyemem. Demek ki aynı paraleldeyiz.
Ancak bir şey var!
Onu paylaşacağım. Greenpeace Akdeniz’in %40′nın rezerv deniz olarak korunmasını talep ediyor. Ben tamamını talep ediyorum. Çünkü ne balık ne de et tüketmiyorum. Biliyoruz ki Akdeniz’in çevresindeki her nokta turistik. Bugün İsrail’den tutun da Fas’a kadar her sahil şeridinde bu sektörle karşılaşırsınız. Avrupa’nın önemli bir bölümü, özellikle Kuzey Avrupalıların sofrasında balık veya türevleri var. En basitinden ülkemizde faaliyet gösteren IKEA’nın (ISVEÇ) yiyecek satan bölümünü ziyaret edin; görürsünüz ne demek istediğimi.
Türkiye için balık çok ciddi bir alternatif besin kaynağı. Karadeniz’e gidin ve bu sene hamsi av alanlarının %40′nı rezerv haline getirdik, şeklinde bir şey söyleyin bakın ne hale geliyor orası.
Dünyanın her noktasında denizden beslenmek de çok ciddi bir besin ve geçim kaynağı.
Her hafta TV’lerdeki belgesel odaklı kanallarda bir balıkçı teknesinin hikayesine rastlarsınız. Balıkçılık dünyanın en eski mesleklerinden ya da uğraşlarından bir tanesi.
Hal böyle olunca; yani talep olunca ortaya arz dediğimiz mekanizma çıkıyor. Piyasa ekonomisindeki en büyük kural budur; telep ne kadar güçlü olursa arz o denli cesaretlenir.
Greenpeace’in yaptığının yanlış olduğunu söylemiyorum. Uğradığı taciz ya da saldırı akıl alır gibi değil. İnsanların üzerine kurşun atmak yeni yüzyılın modası haline geldi; sadece bunun üzerine düşünmek ve harekete geçmek gerekiyor.
Ancak arz tarafının “balıkçıları” ile doğa dostu “greenpeace“ın karşı karşıya gelmeleri hoş değil. Çünkü o arz tarafının avcılarını da oraya yollayan tüketiciler.
Televizyonlarda çıkıp omega-3 reklamları yapılıp, fiyakalı doktorlar tarafından “balık tüketin” tavsiyeleri olduğu, insanlar hayvanları-balıkları tüketmeye yemeye devam ettikleri sürece bu kavga devam eder.
Bu kavgada ben kendimi çok rahat hissediyorum, çünkü doğada kendi kendini yenileyen ya da yineleyen canlılar (bitkiler) dışında hiçbir besini tüketmiyorum.
Hal böyle olunca da Greenpeace’in savunduğu ve kavgasını verdiği şey de sonuç odaklı olmuyor.
Sevgiler…
Uzay Gökerman
Yazar: Mehmet Karaarslan Tarih: 28 May 2008
Lösemi, tüm dünyada en sık görülen çocukluk çağı kanserlerinin başında gelmektedir. Dünyanın her yerinde, küçücük bedenler yaklaşık 3 yıl boyunca lösemi canavarına karşı bu zorlu savaşı kazanmak için mücadele ederler.
LÖSEV, yılda hiç değilse bir haftayı lösemili çocuklara özel kılmak için yola çıktı ve 7 yıl önce, Uluslararası Lösemili Çocuklar Haftası’nı dünya çocuklarına armağan etti. Bu özel hafta bugün, 61 ülkede 96 kuruluş tarafından desteklenmekte ve kabul görmektedir. Lösemisiz bir dünya yaratmak umuduyla dünya çocukları her yıl umutları ve hayalleriyle Türkiye’de buluşup kıtalararası bir köprü oluşturdular, el ele vererek kardeşlik ve birlik çağrısında bulundular.

ARTIK LÖSEMİDEN KORKMUYORUZ!
Her yıl olduğu gibi bu yılda 7. Uluslararası Lösemili Çocuklar Haftası açılış şenliği başta Ankara ve İstanbul olmak üzere, Elazığ, Van, Erzurum, Afyon, Niğde, Samsun, Konya, Edirne gibi birçok şehirlerimizde çeşitli etkinliklerle kutlanacak.
Ankara’da Kuğulu Park’ta ve İstanbul Cevahir Alışveriş Merkezi önünde yapılacak etkinliklerde çeşitli animasyonlar, dans ve müzik gösterileri, Lösemili Çocuklar Okulu eğitim grubu korosu ve dans gösterileri, LÖSEV kardeş okul ve toplulukların modern dans, kapoera, vals, Halk Oyunları gösterileri yer alacak.
Sanatsal etkinliklerin de yer alacağı her iki organizasyonda eğlenceli saatler için Ankaralılar ve İstanbullular 31 Mayıs, Cumartesi günü saat 11.00 itibariyle etkinlik alanlarında toplanarak coşku dolu anlar yaşacak ve tüm dünyaya “Lösemiden Korkmayın!” mesajı verecekler.
Bu yıl Haftamız kapsamında 5 lösemili çocuğumuz 2–5 Haziran 2008 tarihleri arasında Macaristan’daki kardeş kuruluşumuz Together for Tumourous Children Vakfının konuğu olarak Budapeşte’de olacaklar. Hasta kardeşlerine “Lösemiden Korkmayın!” diyerek moral verecek olan çocuklarımız şehir turunun ardından Hayvanat Bahçesi ve Güzel Sanatlar Müzesini de gezecekler.
Türkiye’nin farklı illerinden 20 lösemili çocuğumuz ise 3–6 Haziran tarihleri arasında Antalya’da buluşacaklar. RIXOS Hotels’in ev sahipliğini yapacağı Antalya etabında çocuklarımız Ayışığı Parkı ve Yörük Çadırları, Bagana At Kulübü, Antalya Müzesi ve Düden Şelalesi’ni gezecekler.
Antalya’yı ilk kez ziyaret edecek olan çocuklarımız Naturland ve Sheraton Voyager’da yemeklerini yiyecek tekneyle Akdeniz’in maviliklerine açılacak ve Dolphinland’da sevimli yunus ve foklarla moral bulacaklar.
LÖSEV Basın Ve Halkla İlişkiler
www.losev.org.tr
Yazar: Mehmet Karaarslan Tarih: 26 May 2008
NASA’nın Mars’ın keşfi için 4 Ağustos 2007’de dünyadan fırlattığı son uzay aracı Phoenix, (Anka Kuşu) kızıl gezegenin yüzeyine büyük bir başarıyla indi. Görevi Mars’ta yaşam izi aramak olan “Anka Kuşu”nun 7 dakikalık heyecan dolu inişi NASA’dan nefesler tutularak izlendi. Mars’a inen Anka Kuşu ilk sinyallerini de dünyaya gönderdi.

Anka Kuşu, Mars’ta yasam izleri arayacak
Mars’a ulaşmak için 10 aydır yolcuğunu sürdüren ve 680 milyon kilometre kateden Anka Kuşu’nun amacı iniş yapacağı gezegenin kuzey kutup bölgesinin geçmişte mikrobik yaşam için uygun koşullar sağlayıp sağlamadığı keşfetmek; bir başka deyişle “Mars’ta geçmişte hayat var mıydı?” sorusuna kesin bir yanıt bulmak…
Nasa yetkililerinin “Bize tırnak yedirtecek!” dediği Anka Kuşu’nun zorlu görevinin son 7 dakikası yetkililer için özellikle önem taşıyordu. Mars’ın atmosferine saniyede 5,7 km hızla (saatte 20 bin 800 km) giren Anka Kuşu’nun Kızıl Gezegen’in kuzey kutbuna başarıyla indiği doğrulandı. Anka Kuşu son 14 dakikada 26 kritik manevra yaptı, özellikle son 7 dakikada hızı saniyede 2,4 metreye düşene kadar roketlerini ateşledi…
32 yil sonra ilk motorlu iniş
Anka Kuşu’nun bu inişi 1976’da Viking 2 ve 1999’da Mars Polar Lander uzay araçlarının Kızıl Gezegen’e alçalışı sırasında parçalanmasından bu yana ilk motorlu iniş oldu.
Yazar: Mehmet Karaarslan Tarih: 25 May 2008
Lösev’in düzenlediği 7. Uluslararası Lösemili Çocuklar Haftası’na tanıtım desteği veren İndigo Dergisi, bu etkinlikte Lösev’in basın sponsoru olmuştur.
Neden Uluslararası Lösemili Çocuklar Haftası?
Lösemili Çocuklar Vakfı (LÖSEV) olarak bizler din, dil, ırk, sınır tanımayan çocukluk çağı lösemi hastalığının tüm dünyada önlenmesi ve tedavisinde %100 başarıya ulaşmak amacıyla lösemisiz bir dünya düşlüyoruz.
Birbirlerinden habersiz, hayatta kalma savaşı veren, ayrı dilleri konuşan ama aynı kaderi paylaşan bu çocuklarımızın 31 Mayıs - 6 Haziran 2008 tarihlerinde “7.Uluslararası Lösemili Çocuklar Haftası” aracılığı ile bir araya getirmek için yola çıkmış bulunmaktayız.
Uluslararası Lösemili Çocuklar Haftası ile:
*Dünyada hızla artan lösemi vakalarına karşı dünya kamuoyunun dikkatinin çekilmesi
*Lösemili çocukların ve ailelerinin karşılaştıkları ortak problemlerin Türkiye ve dünya gündemine getirilmesi
*Lösemili çocukların ve ailelerin sorunlarına kalıcı çözümler sağlanması
*Löseminin tedavi edilebilir ancak pahalı ve çok yıpratıcı bir hastalık olduğunun vurgulanması
*Lösemili çocuklar ve aileleri arasındaki dayanışmayı arttırmaya yönelik bir platform yaratılması
*Bu hastalığı yenmede ilaç tedavisinin tek başına yeterli olmadığı ve psikolojik desteğin de en az kullanılan ilaçlar kadar tedavide etkili olduğunun vurgulanması
*Löseminin önlenmesi için eğitsel çalışmalara daha çok önem verilmesi, çevresel risk faktörlerinden çocuklarımızın korunması, doktorlar ve diğer tıp çalışanlarının bu amaçlara ulaşmak için her zaman desteklenmesi
*Yeni bir fikirle çıktığımız bu yolculukta ülkemizin sesinin duyurulması, LÖSEV’in önderliğinde bu haftanın gelenekselleşmesini sağlayarak Türk tıbbının başarılarının gösterilmesi, sağlık turizminin arttırılması hedeflenmektedir.
—————————–
http://www.losev.org.tr
Yazar: Sebla Kutsal Tarih: 25 May 2008
İnsan yumurtasına gerek olmadan kök hücre yaratmayı amaçlayan Britanyalı araştırmacılar, bazı hastalıkların tedavisinde kullanılmak üzere, yarı hayvan yarı insandan oluşan melez embriyo üretmek için 2006 yılında izin istemişti. 2007’de, hükümete bağlı “İnsan Üreme ve Embriyoloji Kurumu”, insan DNA `sını, genetik materyali çıkartılmış inek ve tavşan yumurtasının içine yerleştirerek yapılacak araştırmaların kabul edilebileceğine karar vermişti.

“İnsan Üreme ve Embriyoloji Kurumu”nun daha önce yeşil ışık yakmış olduğu melez embriyo çalışmalarında son gelişme, 19 Mayıs 2008’de gerçekleşti. Kimi çevrelerce “kâbus” olarak nitelendirilen, melez embriyo ve benzeri araştırmaları tamamen yasaklamayı amaçlayan değişiklik, Britanyalı milletvekillerinin ezici bir çoğunluğuyla (336 ya 176) reddedildi.
Tüm engelleri bertaraf eden melez embriyo araştırmalarıyla, tedavileri yolunda gelişme sağlanması umulan hastalıklar; Alzheimer, parkinson ve başbakan Gordon Brown’ın oğlunda da olduğu bilinen kistik fibroz. 176 oyla bu tür araştırmalara “Frankenstein usulü” diyerek karşı görüş bildiren ve ön sıralarında katoliklerin yer aldığı cepheye karşı, melez embriyo üretimini savunanlar arasında, muhafazakârların başını çeken David Cameron’ın da bulunmakta.
Bu çoğunluk desteğine rağmen, araştırmalara belli sınırlar getiriliyor; Melezler sadece bilimsel amaçlar için saklanacak, 14 günlük gelişimlerinin sonunda mutlaka imhâ edilecek. Onlardan alınan kök hücreyi bir kadının veya hayvanın uterusuna yerleştirmek ise yine yasaklar arasında.
Aynı akşam yapılan diğer oylama sonuçları ise şöyle; İnsan DNA’sının hayvan yumurtasının çekirdeğine konması yerine, doğrudan insan spermiyle döllenmiş hayvan yumurtası (veya tam tersi) olan “Gerçek melez”leri yasaklamayı amaçlayan değişiklik az bir farkla (286’ya 223) reddedildi. Büyük bir çoğunluğun oyuyla (342’ye 163) reddedilen bir diğer değişiklik ise, hasta kardeşlerinin hayatını kurtarmak için, tüpte dölleme yöntemiyle dünyaya getirilen, “donör bebek” lerin yasaklanması.
Britanyalı milletvekillerinin, oylarıyla, bu araştırmaların önünü açmasının, Britanya’yı, dünyada, bu konuda “en ileri giden” ülke haline getirdiği söylenirken, elbette ki bu durum, dindar ve mufazakâr kesimlerle, bu tür araştırmaların önünün açılmasını destekleyen kesimleri karşı karşıya getirerek, hararetli tartışmalara neden olmakta.
Kaynak: Le Figaro Çeviren: Sebla Kutsal
Yazar: Sebla Kutsal Tarih: 24 May 2008
Dünyada yaşayan her canlı güneş ışınlarına maruz kalmaktadır. Bu elektromanyetik enerjinin hem hayat verici hem de hayatı tehdit eden özellikleri vardır. Güneş ışınları ve oksijenden zengin bir atmosfer, deri üzerinde önemli bir stres yaratmaktadır. Güneşe maruziyet kişiyi kronolojik yaşından daha yaşlı gösterir. Foto hasarın en şiddetli sonucu ise deri kanserleridir.

Beklenmeyen hipo-hiperpigmentasyon foto hasarlı deride oldukça sık görülür. Güneş ışınları, mutasyonlara ve hücresel çoğalmaya neden olur; başka tetikleyici ajana ihtiyaç olmadan deri kanseri geliştirebilir ve bu nedenle tam bir kanser tetikleyici olarak tanımlanmıştır. Derinin güneş ışınlarının zararlı etkilerini yok etmek için bir çok antioksidan tamir mekanizmaları vardır. Ancak güneş ışınları, sigara, çevre kirliliği gibi serbest radikal üreten diğer faktörler sistemin korunma yöntemlerinin yetersiz kalmasına yol açabilir. UVB, güneş yanığından sorumlu olan ve deride melanin sentezini uyarmada en etkili olan banttır. UVB’ nin uzun dönemdeki yan etkileri deri tümörleri ve foto yaşlanmadır. UVB daha ziyade tümör başlamasına, UVA ise tümörün daha da büyümesine yol açar. UVA’ nın uzun vadede etkilerinin UVB kadar önemli olacağı unutulmamalıdır.
En hızlı ilerleyen cilt kanseri olan kötü huylu melanoma gelişiminde etkili olduğu gösterilmiş tek çevresel risk faktörü güneş ışınlarıdır. Çocukluk çağında güneş yanığına yol açacak kadar çok güneş ışınlarına maruziyet öyküsü, yıllar sonra cilt kanseri gelişimi için özellikle önemlidir. İleride cilt kanseri yaratan güneş ışınlarının üçte biri çocuk yaşlarda alınır. Bu nedenle çocukluk çağında güneşten korunmanın önemi çok daha büyüktür. Özellikle de ilk üç yılda bir kez güneş yanığı geçirme öyküsü ileride cilt kanseri geliştirme riskini aşırı oranda arttırır.
UV radyasyonunun etkilerine karşı korunmada en etkili yöntem şüphesiz ki güneş koruyucu kremlerin kullanılmasıdır. Kullanım sırasında santimetrekareye 2 mg ürün kullanılması önemlidir. Ancak pratikte kullanılan ürün miktarı, bu miktarın oldukça altındadır. SPF 15 olan bir ürün UVB ışınlarından %93’ lük bir oranda koruma sağlar. 30 SPF’nin üzerindeki ürünlerde koruyuculuktaki artış ihmal edilebilir düzeydedir. (Ör: SPF30 %96.7, SPF40 %97.5’ lik koruma sağlar). Yüksek koruma faktörlerinin hastalara daha güvenli korunduklarına dair yanlış bir izlenim verebileceği ileri sürülmüştür.
Güneş koruyucularının, tüm bu gelişmelere ve deriyi korumalarına rağmen beklenenden çok daha az koruma sağladıkları düşünülmektedir. Güneş koruyucularının sahip olduğu bildirilen ve biyolojik aktivitelerinin ölçüsü olan SPF’ nin; uygulamadan sonraki emilim oranı, kimyasal yapıda değişim, güneş kreminin buharlaşması ve derinin kuruması gibi pek çok faktörden etkilenebilmektedir.
Bir güneş koruyucu ürünün SPF değeri ne kadar yüksek ise güneşten koruma özelliği o kadar yüksektir görüşü, UVA koruması göz önüne alındığında oldukça yanıltıcıdır. Güneş koruyucular UVB ışınlarına karşı iyi koruma sağlamalarına karşı UVA’ ya özellikle de UVAI’ e karşı koruma özellikleri iyi olmayabilir. SPF değeri yüksek olan ürünler kişinin güneş altında yanmadan uzun süre kalmasına yardımcı olurken, hayat boyu maruz kalınan toplam güneş maruziyet dozunu arttırabilirler. Ürünün UVA koruma etkinliğinin yetersiz olması halinde, UVA’ nın neden olacağı zararlar artacaktır.
Koruyucu Kremlerin doğru kullanımı:
Koruyucu kremleri güneşe çıkmadan yirmi dakika veya yarım saat önce sürün.
Havuza, denize girme veya terleme gibi durumlardan sonra mutlaka tekrarlayın.
Yüz, omuz, ense gibi bölgelere daha sık krem kullanın.
Güneşe maruziyet devam ediyorsa dört-beş saatte bir tekrarlayın.
Güneşten Korunmanın Püf Noktaları:
Güneşe çıkarken parfüm, deodorant, kolonya gibi ürünler kullanmayın, lekelere yol açabilir.
Bronzlaştıktan sonra koyu tenli olsanız da güneş koruyucu krem kullanın.
Güneşe 10:00- 15:00 saatleri arasında çıkmayın.
Güneşe çıkarken mutlaka koruyucu gözlük, şapka, kıyafet kullanın.
Kış aylarında bile sürekli olarak UV teması söz konusu olduğundan, en az 15 faktörlü bir güneş koruyucuyu günlük bakımınızın bir parçası haline getirmekte büyük yarar vardır.
Kaynak: Yedi Tepe Üniversitesi
Düzenleme: Sebla Kutsal
Yazar: nesrin dabağlar Tarih: 23 May 2008

Bilirsiniz saz çalmak, marifet, emek, yürek ve hikmet ister…
Sazın hakkını vererek çalmak öyle herkese nasip olmuyor, ortalık müzisyenden geçilmiyor ama yetenek ve eğitimin yanında pek çok başka özellik gerektiriyor saza iç titreten o ruhu verebilmek… Hani Arif Hoca gibi, Musa Eroğlu, Aşık Veysel, Mahsuni Şerif gibi…
Bilgiyi ve hikmeti kazanmak da ayrı bir marifettir ki, çok basitmiş gibi görünse de birçok şansın bir arada olması şarttır. İlk önce bilgiyi alıp, algılayabilecek fiziki koşullara sahip olacaksınız. Yani gözünüz, kulağınız, beyniniz olacak,sonra bu bilgiyi almaya istek duyacaksınız, aklınızda kalabilmesi için yeterli belleğe sahip doğacaksınız. En son olarak da bilgiye ulaşacağınız kaynaklara erişebilme şansına sahip olacaksınız.
Çok sıradanmış gibi görünen bu özelliklerin sizde bir arada bulunma şansının ne kadar az ve değerli olduğunu anlayabilmeniz için, dünya istatistiklerini bir kenara bırakın, sadece yakın çevrenizdeki özürlü insanlara bakın yeter.
Bilginin edinilme şansı nedir? Hiç bu konuda durup derinine düşündüğünüz oldu mu?
Ne acıdır ki dünya nüfusunun sadece yüzde birinin bilgisayarı var. Yüzde biri temsil edenlerin, bu büyük şansı nelere kullandığını ise, her gün hayret verici olayların haberleriyle duyuyoruz ve görüyoruz ne yazıktır ki. İnternetin çeşitli dolandırıcılıklar ve özellikle pornografi için yoğun olarak kullanıldığını bilmeyen yok. Teknolojinin kötü amaçlara hizmet ediyor olması iç acıtıyor gerçekten. Düşünsenize, oturduğunuz yerden bütün dünyaya ulaşabilen yüz kişiden birisiniz, ve siz bu nadide hakkı kötüye kullanıyorsunuz… Hiç mi vebali yoktur bunun sizce?
Sazla başladık, bilgi, emek, hikmet, internet, dolandırıcılık, pornografi vs. Konu nereye doğru gidiyor dersiniz?
Sizlerle bir masalı paylaşacağım birazdan, sözümün özü o masaldan sonra çıkacak ortaya.
Murathan Mungan bir şairdir bilirsiniz. Onun yine şiir güzelliğinde bir masal kitabı var:
” Lal Masallar ” Okumayanlara tavsiye ederim.
Anlatmaya çalışacağım masal epey uzun ama ben üstünde durmak istediğim bölümü kısaca aktarmaya çalışacağım, umarım Murathan Mungan’ın şiirsel dilini bozmadan yapabilirim bunu.
Bir oba beyinin veliahtı tek oğul Azer, içinde söndüremediği gurbet ve hak aşıklığı özlemiyle yollara düşer. Onu durdurmaya çalışan ana, baba, yaşlı bilgelere rağmen sazını boynuna astığı gibi atına atlar ve yüreğindeki gurbetten kurtulmak için yola koyulur, onu nelerin beklediğini bilmeden ve geri döneceğini ve obanın başına geçeceğini uman büyüklerinden hayır dualar alarak…
Yolu bir zaman bir köye düşer. Köyün kahvesine girip sazını en yüksek çiviye asar. Kahvede suratlar asılır birden. Köyün töresini bilmeyen Azer şaşar bu gerginliğe. En yaşlılardan birisi soru sormaya başlar, nerden gelir, nereye gidersin, yol yordam bilmez misin diye.
Azer bir suç işlediğini anlar da, suçunun ne olduğunu bilmez, sorar.
Sazını en yükseğe astın oğul, bu bir meydan okumadır, benden büyüğü yoktur demektir, diye cevap verir yaşlı kişi.
Affedin, toyluğuma verin, bilemedim, der Azer.
Sen aşık mısın, iyi saz çalar mısın, der yaşlı.
Ben çalar söylerim, aşık adını, dinleyen verir, diye cevap verir Azer.
Madem sazını en yükseğe astın, çal da dinleyelim, derler.
Azer çalar, cümle aşıklar dinler. Sesi ve sazı kahveden çıkar tüm köyü kaplar, büyüler. Bütün aşıklar başı önünde Azer`in önünde ayağa dizilirler.
Baş aşık bundan gayrı bana saz çalmak düşmez, der, sazını orta yere bırakır.
Aşıklar Azer`in sazının yerinin en yüksekteki çivi olduğunu ağız birliğiyle dile getirirler. Sazı elleriyle kaldırıp en yükseğe asarlar.
Bütün bunları en başından beri izleyen köyün yaşlısı Bilal dede hala susar bir köşede…
Baş aşık, Bilal dedeye dönüp,
Sen hala ikirciklisin, aşığın sazı da, hüneri de, hikmeti de seni yumuşatamadı, der.
Azer, sazını en yükseğe asanlara dönüp,
Dilinize sağlık ata kişiler, bir gün benim de sazım yükseklerden iner. Bana da saz bıraktıracak bir aşık gelir dünya yüzüne. Kimse yükseklerde daim kalmaz, der.
Bilal dedenin yüzünden bir ışık geçtiği görülür.
Bu arada kahveci, kahveyi dolanmış bir tepsi para toplamıştır, paraları getirir, yığar Azer`in önüne.
Azer bunu da bir töre olduğunu anlar, bir tek altını eline alıp,
Gerisi yoksulların hakkıdır, tüm köylüye dağıtıla, der.
Tüm aşıklar,
Bu senin bileğinin, yüreğinin, sazının ve hikmetinin bedelidir, almalısın Azer, derler.
Azer;
“Hayır ağalar şu sazı çalanda çalmayanın hakkı var, bu hikmeti bilende bilmeyenin hakkı var”
Bu sözü üzerine Bilal dede ayağa kalkar ve Azer`in yanına gelir. Yüzü ışımış, gönül kapısı açılmıştır. İlk defa konuşur;
“Aşık demek, yalnızca iyi saz çalmak, kudretli söz söylemek değildir. Aşık gönül toprağına tohum düşürendir. Sazının hüneriyle övünüp, gönlünü, kafasını boş bırakana aşık denmez. Yolun açık ola aşık.”
Bu masalın arkasına daha ne ilave edilir bilemiyorum?
Okuduğumda dünyanın haline şöyle bir kez daha bakıp iç geçirdim. Nelerin unutulduğunu, yok sayıldığını içim acıyarak hatırladım bir kez daha. Şu an elinde sazı olup sadece kendi türküsünü çalanlara satırlarım ne kadar ulaşır, ulaşsa ne kadar umursarlar bilmiyorum ama ben sözlerimi yine de söyleyeceğim…
Bir şeyler değişmeli artık,barışla, sevgiyle, ışıkla değişmeli!
Sahip olduğu nimetleri, güzellikleri, olanakları, akılı, hikmeti, bilgiyi sadece kendi hakkı sananlara, saklayıp paylaşmayanlara, haklarını insanların üzerinde kötü amaçlarla kullananlara, başkalarının hakkına göz koyup gasp edenlere, sadece farklılıkları nedeniyle suçlu saydığı insanlara ikinci sınıf davrananlara, biraz daha maddeye sahip olabilmek için çaresizleri kullananlara, dünyayı bile bile kirletenlere, bir başkasını öldüren ve öldürtenlere ve özellikle oturduğu elmastan koltuğu ve makamı mezarına götüremeyeceğini unutanlara… Ve üzerinde “kul hakkı” olanlara;
Bencileyin hatırlatıla!
“Şu sazı çalanda çalmayanın hakkı var, bir hikmeti bilende bilmeyenin hakkı var”
Unutulmaya…