Eylül, 2008 için arşiv
Yazar: haber merkezi Tarih: 27 Eyl 2008
Balıkesir Havran Barajı inşaatında bulunan 20 bin yarasanın sular altında kalmaması için devlet tarafından yapay mağaralar oluşturuluyor.
Devlet Su İşleri (DSİ) yetkilileri, Türkiye’nin 2. yarasa popülasyon merkezi durumundaki yarasa mağaralarını kurtarmak için devletten yardım istedi. Derinlemesine araştırma yapan uzmanlar, barajın su tutmasıyla birlikte sular altında kalacak mağaraları iptal etme kararı aldı. 20 bin yarasayı, mevcut mağaraların üst kısmındaki sarp kayalıklara taşımaya çalışan yetkililer metrelerce derinliğe ulaşarak yapay mağaralar oluşturdu. Şubat ayında başlanan yapay yarasa mağaraları inşaatının önümüzdeki aylarda tamamlanacağı ve hemen arkasından barajın aktif hale getirileceği öğrenildi.
___________________________________________________________________________________________________________
Video: Yarasalara Yapay Mağaralar (ntvmsnbc)
___________________________________________________________________________________________________________
Yazar: haber merkezi Tarih: 27 Eyl 2008
Sovyetler’in çöküşünü, Prensen Diana’nın ölümü, 11 Eylül’ü bilen yaşlı kahinin son kehaneti ortaya çıktı.
Faciadan 20 yıl önce “Yüzyılın sonuna doğru, ağustos sıcağında Kursk sular altında kalacak ve dünya felaketi izlerken gözyaşlarını tutamayacak” demişti. O günlerde yaşlı kadının bu sözlerini duyanlar için sözler çok anlamsız gelmişti. 20 yıl sonra, Rus nükleer denizaltısı Kursk, içindeki 118 denizciye mezar olup da, ne kadar haklı olduğu ortaya çıkınca yıllar önce söylediklerini hatırlayanlar şaştı kaldı. İşte o günden sonra yaşlı kadına herkes gerçek bir kahin olarak bakmaya başladı.
Bulgaristan’ın Kozhuh dağlık bölgesinde Rupite köyünde yaşayan Vangelia Gushterova ya da kısaca Vanga’nın kehanetleri, ülkesinin sınırlarını çoktan aşmış durumda. Öyle ki, 1970′te, ABD First Ladyleri’nden Jacqueline Kennedy bile Vanga’yı görmek istemişti. Ancak dönemin komünist iktidarı bu buluşmaya izin vermemişti.
1911′de dünyaya gelen, henüz 12 yaşındayken sele kapılan ve mucizevi bir şekilde hayatta kalmayı başaran ancak o gün her iki gözü de kör olan Vanga, 1996′da hayata veda etti. 11 Eylül saldırılarını yıllar önce açıklayan Vanga “Amerikalı ikiz kardeşlere demir kuşlar saldıracak” demişti. Prenses Diana’nın beklenmedik ani ölümü ve Sovyetler’in “perestroika” ile başlayan çöküşünü de yıllar öncesinden haber veren Vanga’nın tüm bu kehanetlerine şimdi bir yenisi eklendi.

“Çağımızın kahini” olarak da anılan Vanga’ya göre 2010′da dünyayı çok büyük bir savaş bekliyor. Asya’da, dört devlet başkanına yapılacak bir saldırının ardından çıkacak olan savaşa “Üçüncü Dünya Savaşı olabilir” diyen yaşlı kadın, başka kehanette bulunmayacağını da açıklamış. Rusya’da yayınlanan Pravda gazetesinde yer alan haberde, Vanga’nın ayrıca kendi ölüm tarihini bildiği, kendisinden sonra Fransa’da bir kız çocuğunun doğacağını ve 10 yaşına geldiğinde “kehanet” yeteneğinin yavaş yavaş ortaya çıkacağını ve 2009′da tüm dünyanın onun adını duyacağını da söylediği belirtiliyor.
Pomak şivesiyle Bulgarca konuşan, gözleri görmeyen, yaşlı kahin Vanga, kapısını aşındıran gazetecilerle pek fazla görüşmemişti. Ancak bir keresinde “Bir insanla karşı karşıya geldiğimde, hayatı, doğduğu andan itibaren ölüm anına kadar bir film gibi zihnimde canlanıyor. İnsanlar şifa için de bana geliyorlar. Ama şifayı doktorlarda aramalılar. Asıl ilaçlar ise, yaşadıkları topraklarda yetişen bitkilerde” demişti.
Yazar: Nihal Demir Tarih: 23 Eyl 2008
Türk araştırmacıları vücut hareketlerinden elektrik üretti.
ODTÜ’lü araştırmacılar, el-kol hareketleri gibi düşük frekanslı sarsıntılardan yüksek oranda elektrik enerjisi üreten bilimsel bir metot geliştirdi. ABD’de patentle korumaya alınan yöntemde, düşük frekanslı sarsıntılar önce yüksek frekansa, sonra da elektrik enerjisine çevriliyor. Türk araştırmacıların geliştirdiği sistem, dünyadaki örneklerinden düşük frekanslarda bile yüksek enerji elde etme özelliğiyle öne çıkıyor.
ODTÜ Elektrik-Elektronik Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Haluk Külah, AA muhabirine bilgi verirken, son dönemlerde popüler olan mikroelektromekanik sistemler (MEMS) ile nem, sıcaklık, basınç ve sarsıntıyı enerjiye çeviren yüksek performanslı algılayıcıların çok düşük maliyetlerle üretilebildiğini belirtti.
MEMS’in yanısıra gelişen kablosuz iletişim teknolojisinin de çevresel gözlem gibi pek çok askeri ve sivil uygulamada yeni kullanım alanları yarattığını anlatan Külah, bu teknolojiyle günlük hayatta kullanılan cep telefonu, avuç içi bilgisayar, müzik çalar gibi elektronik cihazların da artık daha küçük boyutlarda üretilebildiğini ve daha az enerjiye ihtiyaç duyduğunu ifade etti.
Isı, ışık, akustik gibi alternatif enerji kaynakları arasındaki sarsıntının her ortamda bulunabilir olmasının ayrı bir önemi olduğunu vurgulayan Külah, çevresel sarsıntıya, kalabalık bir yol kenarında bulunan pencere sarsıntıları, insan vücudunun hareketiyle oluşan sarsıntılar ya da otomobilin yüzeyindeki sarsıntıları örnek gösterdi.
Bugüne kadar sarsıntıdan mikroçip seviyesinde enerji üretmek üzere çeşitli araştırma gruplarının bir takım çevirim yöntemleri sunduğunu anımsatan Külah, ODTÜ MEMS Merkezi’nde geliştirdikleri projeleriyle ilgili şu bilgileri verdi:
”TÜBİTAK destekli araştırma projemizde MEMS teknolojisi kullanarak çevresel titreşimlerden yani hareket enerjisinden elektriksel enerji üretebilen yapılar geliştirdik. Bu yapılar rezonans bir kol, bu kol üzerindeki metal sarımlar ve sabit bir mıknatıstan oluşuyor. Rezonans kol ve üzerindeki metal sarımlar, çevresel titreşimlerle, sabit mıknatısa göre hareket ederek elektriksel enerji üretiyor. Üretilen enerji, bu kollardan birden fazla yapılarak, seri olarak bağlanmasıyla artırılabiliyor.”
Külah, geliştirdikleri sistemde düşük frekanslı sarsıntıların yüksek frekanslı sarsıntılara, daha sonra da elektrik enerjisine çevrildiğini belirtti.
“Elektriği Depolayabiliyor”
Üretilen enerjinin daha sonra kullanılmak üzere depolanabileceğini aktaran Külah, ayrıca 8×9.5×0.5 mm boyutları ve 200 mg ağırlığı ile kolay tanışabildiğini belirten Külah, sistemin özellikle mikro algılayıcılar, kablosuz iletişim ve askeri uygulamalarda kullanılabileceğini belirterek, şöyle devam etti:
”Gelecekte ortam sıcaklığını, bu ortamda biyolojik bir silahın bulunup bulunmadığını ya da bir bölgede hareketin bulunup bulunmadığını ölçen minik toz şeklinde mikroçipler olacak. Böyle bir sistemde pil kullanılamayacak. Ortamın hareketinden enerjiyi depolayacak, günde bir defa bilgiyi ilgili birime iletebilecek sistemler gerekecek.
Bu teknoloji günlük hayatta da cep telefonu, MP3ve IPhone ve giyilebilen bilgisayar gibi elektronik cihazlara da enerji sağlayacak. Sistem, mikro boyutlarda olduğundan görünmezlik teknolojilerinde de kullanılabilecek. Özellikle savunma sanayinde de çok popüler kullanımları söz konusu olabilecek. Örneğin bir askerin kol saatinde kimyasal ve biyolojik sensörlere enerji sağlayabilecek.”
Külah, yaptıkları çalışmanın dünyada pek çok araştırma kuruluşunun geliştirdiği sistemlerden farkını ise ”Dünyada çok düşük frekanslarda kullanılabilir seviyede enerji üretebilen sistemler bildiğimiz kadarıyla bulunmuyor. Bizim çalışmamız diğer çalışmalardan el ve kol gibi çok düşük frekanslı bir sarsıntıdan bile bir mikroçipi çalıştırabilecek yeterli enerji üretmesiyle ayrılıyor” sözleriyle özetledi.
Yazar: Nihal Demir Tarih: 22 Eyl 2008
İngiltere’nin en ünlü tarihi yapısı gizemli Stonehenge’de yapılan son kazılar, buranın MÖ 2300 yıllarında inşa edilmeye başladığını ortaya koydu.

Bu esrarengiz yapının neden ve nasıl inşa edildiğini anlamak için önemli bir adım olarak görülen ve radyo karbon yöntemiyle yapılan tarihleme işlemi sonucu, buranın inşaatına başlangıç tarihinin önceden sanılanın 300 yıl sonrası olduğu anlaşıldı. Bilim adamları, daha önce, bu tarihi yapının ilk dairesinin taşlarının MÖ 2600-2400 yılları arasında dikilmeye başladığını düşünüyorlardı.
İngiliz arkeologlar Tim Darvill ve Geoff Wainwright tarafından 1946′dan bu yana Stonehenge içinde ilk kez yürütülen kazılarda tarihleme işlemi en önemli bulgu olarak ortaya çıkarken, iki bilim adamı buranın aynı zamanda bir şifa merkezi olarak kullandıldığını düşündürecek önemli kanıtlar buldu.
Arkeologları yüzyıllardır hayrete düşüren, atalara tapınmak için bir tapınak veya gündönümüne işaret eden bir takvim olarak inşa edildiği düşünülen Wiltshire yakınlarındaki bu tarihi yapıda yürütülen mineral analizleri de, orijinal dairenin “mavi taşlarının” 240 kilometre ötedeki Güney Galler’in Preseli bölgesinden getirildiğini ortaya çıkardı.
‘Neolitik Şifa Merkezi’

Mezarlardaki dişlerin analizi sonucu, cenazelerin “yarıya yakınının” Stonehenge bölgesinde doğmuş insanlardan olmadığının anlaşıldığını kaydeden arkeologlar, Stonehenge’in sadece hasta insanları değil, şifa dağıtma özelliği bulunanları da çeken bir merkez olduğuna inandıklarını ifade ettiler.
Son kazılarda, halen tarihi anıtın altında gömülü bulunan orijinal mavi taş oyuklarında 100 kadar organik materyali de gün yüzüne çıkaran arkeologlar, buranın inşa tarihini yakında daha kesin bir şekilde açıklayabilecek durumda olacaklarının altını çiziyorlar.
‘Alpler’den Şifa Bulmaya Gelen Okçu’
İngiliz bilim adamları, tarihi yapıya 5-6 kilometre uzaklıkta ortaya çıkarılan ve “Amesbury Okçusu’nun Mezarı” adı verilen yapıda ortaya çıkarılan bulguların ilginçliğine işaret ederek, mezardaki ölü ve buraya bırakılan eşya üzerinde yapılan incelemeler sonucu, bu kişinin Avrupa Alpleri’nden gelen, varlıklı ve güçlü, aynı zamanda metal işlemeyi bilen biri olduğunun anlaşıldığını belirtti.
Bu ölü üzerinde yapılan analizlerde, Amesbury Okçusu’nun her iki dizinden de sakat olduğu ve önemli bir diş sorunu olduğunun anlaşılması, Darvill ve Wainwright’ı, Okçu’nun Stonehenge’e uzaklardan iyileşmek için geldiğine inandırdı.
Gizemli yapı Stonehenge’de yapılan son kazılar, İngiliz yayın kuruluşu BBC’nin 27 Eylül’de yayınlanacak Timewatch adlı programında ayrıntılarıyla anlatılacak.
http://www.stonehenge.co.uk
Yazar: Nihal Demir Tarih: 22 Eyl 2008
Güneş Sistemi’nde Plüton ve diğer cüce gezegenlere yeni bir arkadaş geldi.

Uluslararası Astronomi Birliği (IAU), keşfi 2005′te açıklanan ve daha önceki adı 2003 EL61 olan gök cismine, Havai mitolojisindeki doğurganlık ve bereket tanrıçası Haumea’nın adının verilmesini kararlaştırdı.
Amerikan futbol topu biçimindeki gök cismi İspanya’nın Sierra Nevada Gözlemevi’nden Jose-Luis Ortiz ile Eris cüce gezegenini bulan Kaliforniya Teknoloji Üniversitesi’nde görevli Mike Brown ve ekibi tarafından 2004 Noeli’nde keşfedilmiş, Brown, keşif tatil dönemine denk gelmesinden dolayı gök cismine “Santa” adını vermişti.
IAU’nun toplantısında buzla kaplı bir kaya kütlesinden oluşan gök cismine Haumea isminin verilmesini, keşfe yardımcı olan Yale Üniversitesi’nden David Rabinowitz önerdi. Haumea böylece, Güneş Sistemi’nde Ceres, Plüton, Eris ve Makemake’in yanında 5. cüce gezegen olarak yer aldı. Eris’in keşfinin ardından, Plüton 2006′da gezegenlikten cüce gezegen statüsüne indirilmişti.
Plüton’la aynı çapa sahip ancak daha ince olan yeni cüce gezegen, Plüton’un kütlesinin yüzde 32’si civarında. Bilim adamları, kendi çevresindeki dönüşünü 4 saatte tamamlayan Haumea’nın ince ve uzun şeklinin hızlı dönüşünden kaynaklandığını düşünüyor.
Yazar: haber merkezi Tarih: 22 Eyl 2008
Evrenin nasıl meydana geldiğini anlamayı amaçlayan CERN’deki dünyanın en büyük fizik deneyinde ilk aşamalar başarıyla sonuçlandı. Ateşlenen 2 proton demeti, 27 kilometrelik turlarını tamamladı.

Avrupa Nükleer Araştırma Merkezi’nde (CERN) yapımı yıllar süren ve evrenin oluşum sırlarını ortaya çıkarması beklenen dünyanın en büyük parçacık hızlandırıcısı “Büyük Hadron Çarpıştırıcısı”yla (Large Hadron Collider-LHC) (LHC) yapılan deneyin ilk aşamaları başarıyla tamamlandı. Proton demetleri, ilk turda saat yönünde, ikinci turdaysa saat yönünün tersinden ateşlendi. 27 kilometrelik tüneldeki yolculuk başarıyla sonuçlandı. İleriki aşamalarda, protonlar ışık hızına yaklaştığında, çarpıştırıcının içindeki süper-iletken mıknatıslar ışın demetlerinin yönünü değiştirerek, protonları çok büyük bir hızla çarpıştıracak.
California Üniversitesi Fizik Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Gökhan Ünel, CERN’deki gelişmelerle ilgili bilgi verirken, büyük hadron çarpıştırıcısının 10 Eylul’de ilk kez test edildiğini aktardı. Ünel, “Büyük hadron çarpıştırıcısı çalışmaya başladı. Bundan sonra protonların çarpıştırıcıda döndürülmesine devam edilecek. Bu deney artık başladı ve yüksek enerjilerde devam edecek” dedi. Ünel, hızlandırıcıda iki ayrı proton demetinin bulunduğunu, bunlardan birinin saat, diğerinin de ters yönde döndüğünü belirterek, “CERN’de saat yönünde dönen proton demetini daha az enerjiyle ve daha az proton sayısıyla başarıyla attırdık. Protonlar detektörün içinden geçti ve detektörün içinde bıraktığı izleri gördük ve bu bizi çok heyecanlandırdı” dedi.

Isparta’daki uçak kazasında ölen fizikçi Prof. Dr. Engin Arık, Türkiye’nin, dünyanın en büyük nükleer araştırma merkezi CERN’e tam üye olabilmesi için 40 yıl uğraştı. Ancak kazada 5 meslektaşıyla birlikte yaşamını yitirince çalışmaları yarım kaldı. Yaşasaydı Türkiye’de büyük bir araştırma merkezi kurmayı hedefliyordu. Kazadan bir süre sonra, CERN’ün 8 gözlemci ülkesinden biri olan Türkiye, merkeze tam üye olabilmek için ilk adımı attı ama Arık, “En büyük hayalim” dediği anlaşmanın imzalanmasına tanık olamadı. Bayrağı Arık’tan devralan Türk Fizik Derneği Başkanı Prof. Dr. Baki Akkuş, meslektaşının çalışmaları sırasında büyük engellemelerle karşılaştığını ve ardından korkunç kazanın meydana geldiğini söyledi. Akkuş, Türkiye’nin nükleer macerasını, CERN’in gerçekleştireceği Big Bang deneyini ve Dan Brown’un “Melekler ve Şeytanlar” kitabında yer alan “Büyük patlama olursa, Dünya’yı içine çekecek büyük bir kara delik meydana gelecek” iddiasındaki gerçeklik payını anlattı ve siyasetçilere “kavgayı bırakın, bilime yatırım yapın” mesajını verdi.

_______________________________________________________________________________________
“Büyük Patlama”ya Geri Sayım
Tanrının Zerrecikleri
Çin Depremi ve Şili Yanardağ Patlamalarının Nedeni CERN mi?
Bilimin Değişen Yüzü
Neden Bilmek İsteriz?
_______________________________________________________________________________________
Yazar: Buse Dogan Tarih: 20 Eyl 2008
Röportaj: Buse Dogan
Indigo Dergisi – Eylül 2008
buse@indigodergisi.com
Bir sokak arası… Toz duman içinde, sapa sayılabilecek, çocuklarının hala beş taş oynadığı, pek de keşfedilmemiş bir sokak… Kardeşim “bak, seni nereye götüreceğim, sürpizzz!” muzurluğundayken, benim de “Aman Tanrım, nereden bulursun böyle yerleri” diye, bir taraftan söylenip, bir taraftan da sürprizi çatlayasıya merak ettiğim bir akşama doğru yedi buçuk suları.
Derken, kafamı çevirmemle, kaldırım kenarındaki mumları keşfetmem bir oldu! Birileri, benim içeride kendimi kaybedeceğimi bilmiş olmalı ki, en azından dışarı tekrar çıktığımda, büyü bozulmasın diye yoluma pırıltılar serpiştirmiş… Evet, bir “mumcu dükkanı”ndaydık. Ama aslında orası bir mabeddi…
≈
Sembolizm’de mum, ışığında “doğanın tüm güçlerini” barındırır. Gittikçe azalan yaşam sürecinde, doğumgünlerinin ruhudur. Ne kadar çok mum varsa, onca yaşanmışlıkla birlikte, mükemelliğe ve mutluluğa uzanan bir serüven var demektir. Tıpkı, Gül Mum’un sahibi, Sevgili Ercan Gül’ün serüveninde olduğu gibi…
Ercan Gül kimdir?
Yıllarını bu mesleğe vermiş, işine ve yaptığı eserlere büyük bir aşkla bağlı biriyim. Hani çocukluğumuzda sıkça kullandığımız, çabucacık akan, kötü kokan bakkal mumları vardır ya, işte, bunları alıp oynayan biriydim ben. Zaman o zamandı… Mekan ve şartlar beni zaman içinde bu işin mutfağına itti. Şaşkınlıkla izledim, öğrendim. Bu nasıl bir tattır ki… Mumu alıp, elinizde oyun hamuru kıvamına getirip oynadınız mı, tadını bir kez aldınız mı, inanın vazgeçemezsiniz… Tıpki benim gibi. O duyguyu tadalı, üzerinden on sene geçti, hala doyamadım. Hala büyük bir tutkuyla yeni ürünler keşfedip, modeller çıkarıp, her üründe yeni bir tat aramaya devam ediyorum.
Bize mum yapımından bahseder misiniz?
Mumun hammadesi, petrol türevi bir madde olan, parafindir. Mum; parafinin, bazı katkı maddeleriyle işlenmiş halidir.
Mum Malzemeleri: Ham parafin, stearik asit, esans, fitil, serezin, boya ve kalıplar.
Mumun Yapılışı: Öncelikle, ham parafini eritmek gerekir ve parafin, katkılarıyla birlikte bir kabın içinde çok ısıtılırsa tehlike yaratabileceğinden, ev, mum yapımı için uygun bir mekan değildir. Ham parafini eritmek için atıl bir çaydanlık kullanabilirsiniz çünki sıvı parafini çaydanlıktan kaba dökmek daha kolay olacaktır. Çaydanlığa dökmeyi düşündüğünüz miktarda ham parafini kırarak, içine atıp, minik bir ısıtıcıda (piknik tüpünde ya da ev tipi ocakların küçük kısmında) kısık ateş üstünde ısıtabilirsiniz. Parça parafinlerin yavaş yavaş erimeye başladığını göreceksiniz. Mutlaka, bir kaşıkla parafini sürekli karıştırın ki daha çabuk erisin. Parafin tamamen eriyip de, su kıvamını alınca, yüzde yirmisi oranında stearik asit atıp karıştırın, bunun da bir süre sonra içinde tamamen eridiğini göreceksiniz. Şimdi sırada serezin var. Onu da atıp yine kısık ateşte karıştırın; içine istediğiniz esans ve boyayı ilave edebilirsiniz. Evet, artık tüm karışım hazırdır. On dakika kadar dinlenmeye bırakın ve başında bekleyin. Malzemeyi ateşte başı boş bırakmamanızı çok önemlidir. Yapmanız gereken son şey, kalıbınızı hazırlayıp, çaydanlık yardımıyla, dikkatli bir şekilde tutarak kalıbın içine mumu dökmek olacaktır.
Kalıp Malzemesi: Amatörce yapılmış bu malzeme için kalıp aramaya hiç gerek yok çünki kalıp olarak etrafımızdaki malzemeleri kullanabilirsiniz. Bunlar; portakal, hindistancevizi, dolmabiber, elma, cam bardaklar, kavanozlar…vb. olabilir.
Mumun Kalıba Dökülmesi: Bir portakalı alın ve üstten silindir şekilde kesip, portakalın içini boşaltın.Bu çok güzel bir kalıp vazifesi görecektir. Çaydanlıkta bulunan, ısıttığımız ve dinlenmeye bıraktığımız sıvı haldeki mumu, portakalın içine yavaşça dökün. Üstten 1 parmak kalınlığında kalacak şekilde doldurun ve soğuması için oda sıcaklığında bırakın. Yaklaşık yarım veya bir saatlik sürede, mumun donduğunu hatta biraz da yumuşak olduğunu göreceksiniz. Şimdi bu yaptığımız portakal içindeki muma fitil takma sırası geldi…
Muma Fitil Takmak: İki şekilde olabilir. 1- Kalıbın dibine raptiyeyle tutturup, ince bir oranda döküp, fitilin içinde tamamen donmasını bekleyip, üstten bir sopa yardımıyla malzemeyi ortalayarak takmak 2- Mum tam donmadan, hamur kıvamında iken, bir kalemle ortasına bastırıp, yuva açıp, fitili oraya sıkıştırmak.
İkinci yöntemi öneririm; daha pratiktir. Donmaya yakın olan portakal içindeki muma bir kalem ya da şiş yardımıyla tam ortadan delik açın. Bu deliğe fitilinizi yerleştirip, yukarı doğru dik durma getirin. Daha sonra, ilk ısıttığınız çaydanlığı tekrar ısıtın. Karıştırın. Sulandığını gördüğünüz anda, bu portakallı mumun üzerine biraz dökün. Yaklaşık bir saat kadar bekletin. Mum tamamen sertleşmiş, kullanıma hazır bir haldedir… Hadi şimdi keyfini çıkarın.
Mum kullanma talimatı:
1- Mumunuzun fitilini 1 cm olarak kesiniz.
2- Fitili dik duruma getirip yakınız.
3- Mum uzun bir süre yandı ve söndürmek istiyorsunuz. Kesinlikle üfleyerek söndürmeyiniz. Mumunuzun ortasında oluşan suya, fitili yatırıp, suyunda söndürün ve tekrar dik duruma getirin.Göreceksiniz, hiç duman ve is koku yapmayacaktır.
4- Mumunuzu rüzgarlı ve cereyanlı alanda yakmayınız.
5- Mumun kullanma ve saklanma ortamı serin olmalıdır.
6- Mumunuzun ateşi sağa sola yalpa ve sallanma yapıyorsa mumunuzu söndürün.Çünki hem görünmez is yapıyor, hem de ortamda cereyanlı bir akım var demektir.
Mum, sizin de bahsettiğiniz gibi, salt aydınlanma görevinden sıyrılmış, vazgeçilmez bir dekorasyon objesi halini almıştır. Müşterielriniz, en çok hangi amaçlarla mum satın almaktalar?
Ben; düğün ve davetler, organizasyonlar, nikah şekerleri, otel, ev ve restaurant dekorasyonu, reklam ve diziler için mum üretiyorum.
Okuyuculaırımız size nasıl ulaşabilirler?
Ürünlerimi ve özel tasarımlarımı görmek için sizi, web sitemize davet ediyorum. www.gulmum.net. Burada, yapmış olduğumuz mumları görebilir, fikirlerinizi bizimle paylaşabilir, ayrıca benden, mum ve mum yapımıyla ilgili önemli tiyolar alarak, hobi olarak geliştirebilirsiniz. İsteyenlere, gruplar halinde mum yapımı, boyama teknikleri ve dekoratif mum yapma teknikleri konusunda kurs da verebilirim. Bunun için bizimle irtibata geçmeniz ve bilgi almanız gerekecektir.
≈
Mum, bizim evin vazgeçilmezlerindendir. O gün, Gül Mum’dan, arkadaşlarım ve kendim için melekli birkaç mum satın aldım. Siz okuyucularım için de, yaşadığım büyülü anları paylaşmak adına, Ercan Bey’le röportaj yapmak istedim. Beni kırmadığı gibi, şöyle de bir not düştü “Buse Hanım, yüzünüzden gülücükler, kanatlarınızından rüzgar eksik olmasın”. Bana, Elton John’un Prenses Diana’ya yazdığı şarkıyı anımsattı “Ve bana öyle geliyor ki; sen, hayatını, rüzgarlara teslim bir mum gibi yaşadın”…
Yazar: Mehmet Karaarslan Tarih: 20 Eyl 2008
Haber: Mehmet Karaarslan
İndigo Dergisi – Dış Haberler
mehmet@indigodergisi.com
17 milyon Afrikalı açlık tehlikesinde. BM Genel Sekreteri Ban Ki-mun’un insani işlerden sorumlu yardımcısı John Holmes, Afrika’da 17 milyon insanın acil gıdaya ihtiyacı olduğunu söyledi. Petrol fiyatlarının artışı, küresel iklim değişimi ve nüfus artışının; temel gıda fiyatlarının da artmasına neden olduğu söyleniyor. Birleşmiş Milletler, Doğu Afrika’daki açlığı gidermek için 2030 yılına kadar ekstra % 50 gıda desteği yapılması gerektiğini bildirdi.
John Holmes gazetecilere yaptığı açıklamada, Afrika’da aralarında 3 milyon çocuğun da bulunduğu 17 milyon kişinin gıda sıkıntısı çektiğini ve kıtada kıtlığın engellenmesi için BM üyesi ülkelerin en kısa zamanda Afrika’daki ihtiyaçlar için 716 milyon dolar sağlamaları gerektiğini belirtti. Holmes, paranın gelmemesi durumunda Afrika’da 1980 ve 1990′larda görünen kıtlıkla yeniden karşılaşılabileceği uyarısında bulundu. Holmes, bu yılın başında Afrika’da gıdaya ihtiyaç duyanların sayısının 9 milyon civarında olduğunu belirterek, bu sayının aniden artmasındaki en önemli nedenlerin ”artan gıda fiyatları, bölgedeki çatışmalar ve kuraklık” olduğunu söyledi.

BM Genel Sekreteri Ban Ki-mun, 63. dönem BM Genel Kurul toplantıları kapsamında 22 Eylülde Afrika’daki ülkelerin ihtiyaçlarının tartışılacağı üst düzey toplantı ve 25 Eylülde ise BM Binyıl Kalkınma Hedefleri zirvesi düzenleyecek. BM toplantılarına katılmak üzere bugün New York’a gelecek olan Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün her iki toplantıda da konuşma yapması bekleniyor.
Yazar: Hale Karaarslan Tarih: 19 Eyl 2008
Haber: Hale Karaarslan
editor@indigodergisi.com
İndigo Dergisi Sağlık Haberleri
Gen haritasının çözülmesinin ardından bilim insanları çok hızlı ilerlemeler kaydediyor. Tümörlü hücre oluşumunu önleyebilmek amacıyla kanser aşısı geliştirmek için çalışmalar yapılıyor. Fareler üzerinde yapılan başarılı deneylerin ardından insanlar üzerindeki en ciddi denemeler yakında başlıyor. İtalya’nın Torino kentinde kansere karşı en önemli adım atılıyor.
Dünyadaki ilk kanser aşısını farelerde başarıyla deneyen İtalyan bilim adamları şimdi aynı aşıyı 20 kanser hastasında deneyecek. Araştırma üç yılda sonuç verecek. Aşı başarılı olursa, ilk aşamada meme, rahim ve prostat kanserine karşı uygulanacak. Torino’daki Molinette Hastanesi ve Torino Üniversitesi tarafından kurulan uluslararası vakıf bünyesinde yapılan araştırmalar sonucunda bulunan aşının, Milano’da büyük bir ilaç firması tarafından üretileceği belirtildi.
Araştırmacılar, aşının amacının tedavi değil, başlangıç aşamasında olan kanserin önüne geçmek olduğunu belirtti. Genetik olarak kanser hastalığına yakalanma olasılığı yüksek olan farelere uygulanan aşı, bu hastalığa karşı inanılmaz bir bariyer yarattı. Bilim adamları aynı şeyin insan organizmasında da meydana gelebileceğini öne sürüyor. Araştırmaları yapan vakfın Bilimsel Komite Başkanı İmmunulog Profesör Guido Forni, yeni bulunan aşının kullanım mekanizmasını şöyle açıkladı: “Kanserden hastalanan 100 kişiden 30′unda genetik bir bozukluk olduğu görüldü. Bizim tekniğimiz hatalı DNA’nın üretemediği proteini hücrelerin yeniden üretmesini sağlayacak mekanizmayı vücuda yerleştirmekten ibaret. Aşı hücreye verildikten sonra küçük bir elektrik akımı ile zardan geçmesi ve faaliyete geçmek üzere çekirdeğe yerleşmesi sağlanıyor.”
Eğer aşı başarılı olursa, teşhisi kolay olan meme, rahim ve prostat kanserlerine de uygulanacak. Aşının insanlar üzerinde başarılı olup olmadığı yolundaki karar 5 yıl sonunda verilecek, ancak bilim adamları, 3 yıl sonra araştırmanın sonucunun belli olabileceğini belirtti.
Torinolu bilim adamlarının, Bologna, Chieti, Camerino üniversitelerinin de işbirliği ile bulduğu aşının insanlar üzerinde de başarılı olmasından sonra, kanser riski taşıyan herkese uygulanabilecek. Bazı Amerikalı ve İsviçreli araştırmacılar Torino’ya geldi.
AŞI FARELERDE BAŞARILI OLDU
Genetik olarak kanser hastalığına yakalanma olasılığı yüksek olan farelere uygulanan aşı, bu hastalığa karşı inanılmaz bir bariyer yarattı. Amerika’da Kimmel Kanser Merkezi’nde bulunan aşı ile farelerde gen eksikliği giderilerek kanser önlendi. Bir yıl sonra aynı yöntem insanlara uygulanacak. Doktorlar çok umutlu…
İnsanlığın başbelası kansere karşı yapılan araştırmalar yeni bir umut kapısını araladı. Amerika’da yapılan bir araştırmanın açıklanan sonucuna göre, ‘kanser aşısı’ artık ulaşılması zor bir hayal olmaktan çıktı. Bilim adamları, özellikle gen tedavilerinde uygulanacak, vücutta bulunmayan genin vücuda yerleştirilmesinin bir çeşit aşı olarak da kabul edilebileceğini belirtti. Yapılan açıklamaya göre, farelerde kanseri yok eden aşının insan vücudunda nasıl uygulanacağını bir yıl içinde tesbit edilecek.
Thomas Jefferson Tıp Fakültesi’ne bağlı Kimmel Kanser Merkezi’nde, Prof. Kay Huebner ve arkadaşları kısa bir süre önce, insan vücudundaki eksik genin (missing genin) meme, rahim ağzı ve akciğer kanserlerine neden olduğunu ortaya çıkardı. Ekip, bundan sonraki en önemli işin, eksik olan bu genin vücuda yerleştirilmesi olduğunu açıkladı. Yapılan açıklamada, başarılı laboratuar çalışmalarının kanıtlanmasından sonra insanlar üzerinde de çalışmalara başlandığı ve en geç bir yıl içinde geniş çaplı tedaviye başlanacağı belirtildi.
GEN TESTİYLE TESBİT EDİLİYOR
Prof. Kay Huebner, kanser hastalığında erken teşhisin çok önemli olduğunu belirterek, şunları söyledi: “Biz, üniversitemizde, yaygın olarak gen tahlillerini yapmaya başladık. Bu tahliller çerçevesinde, riskli kişileri tespit ediyoruz. Gen çalışmalarının ilerlemesiyle artık kan sayımı yapar gibi genlere bakılarak, eksik olan genlerin yerine konularak, hastalığın tedavisi yoluna gidilecektir. Bu gerçekten önemli bir adımdır. Çünkü, ailesinde kanser hastalığı riski olanların daha hastalık ortaya çıkmadan teşhisi yapılabilecektir. Ve kişinin hastalığa yakalanması önlenebilecek. Böylece, kanserin önü kesilecektir.”
Profesör Huebner, gen eksikliğini gidererek farelerde kanseri yok ettiklerini belirterek, aynı yöntemi insan vücudunda nasıl uygulayacakları üzerinde çalıştıklarını söyledi. Prof. Huebner, gelinen noktayı şöyle anlattı: “Genler, kişilerde anne ve babadaki özelliklerin çocuğa geçmesini sağlayan hücre çekirdeğinde bulunan maddelerdir. Genlerin her biri, insan vücudunda bir özelliği oluşturur. Daha doğrusu oluşmasını düzenler. Genler, insan hücresinin çekirdeğinde bulunur. İnsan biyolojisi ve hastalıkları genlerin etkisi altındadır. Her geçen gün, hastalıkların kökeninde genlerin rolünü daha iyi görmekteyiz.”
EN FAZLA BİR YIL
Doktor Huebner sözlerini şöyle sürdürdü: “Bizim yaptığımız çalışmada da, bazı cins kanser hastalığında, gen eksikliği gördük. Laboratuar çalışmasında yok olan bu geni farelere verdiğimizde kanserin kaybolduğunu kanıtladık. Bu aşamadan sonra, bizim gibi diğer araştırmacıların en büyük sorunu olan, bu genin insanlara nasıl verileceği sorusu ortaya çıktı. Bu genin, aşı gibi virüsle mi, yoksa ilaçlarla mı verileceği sorusuna cevap aranıyor. Yapılan son çalışmalar, virüsler yoluyla aşı gibi vücuda enjekte edilmesi konusu ağırlık kazanıyor. Ancak, bazı hastalarda bu aşıya karşı bazı tepkiler oluşturması da göz önüne alınması gereken noktalar. Ancak, en fazla bir yıl içinde bu konudaki çalışmalarımızı dünyaya açıklayacağız.”
GEN TAHLİLİYLE ERKEN TEŞHİS KOLAY
Kimmel Araştırma Merkezi Mikrobiyoloji ve İmmünoloji Bölümü Başkanı Prof. Kay Huebner, hastalığın tedavisi için eksik olan bu geni, aşı gibi, insan vücuduna en geç bir yıl içinde yerleştirilebileceğini açıkladı.
KANSER RİSKİ AZALTILABİLİR
Kansere karşı bizim de yapacaklarımız var. Uzmanlar, domates, mürdüm eriği ve avokadoyu bir numaralı koruyucu ilan etti. Araştırmacıların dize getirmek için uğraştığı kanserden korunmak için bizim de alacağımız bir dizi önlemler var.
Uzmanlara göre, domates, mürdüm eriği, yeşil yapraklı sebzeler ve avokado, bir numaralı kansere karşı koruyucudur. Özellikle, bu meyvelerin içinde Lutein maddesi bulunmaktadır. Yapılan araştırmalar Lutein’in kanser riskini azalttığını ortaya çıkarmıştır. İşte kanser riskine karşı neleri yapmanız ya da yapmamanız gerekenler:
Amerikan Kanser Araştırma Enstitüsü’nün son raporunda, domates ve eriğin içinde bol miktarda bulunan Lutein’in özellikle prostat kanserlerini önleyici olduğu açıklanmıştır.
Meyve ve sebzeyi bol miktarda yemelisiniz. Bunu gerçek bir alışkanlık haline getirmelisiniz. Böylece, kalın bağırsak kanserlerinden de korunacaksınız. Ayrıca, bu tür beslenme sizi ince tutacağından kalp hastalıklarından da korunmuş olacaksınız.
Kırmızı et hiçbir zaman masumiyetini kanıtlamadı. Kuşkusuz, kırmızı et, vücuda gerekli olan kaliteli protein açısından çok zengin. Ancak, etin içinde bulunan heterocyclic maddesinin bazı kanser türlerine yol açabileceğini gösteren araştırmalar bulunmaktadır. Eğer, etten asla vazgeçmem diyorsanız, etin yağsız olmasına dikkat edin. Etin, daha önceden zeytinyağı ve bazı otlarla dinlendirdikten sonra pişirin. Zeytinyağlı dinlendirilmiş ette, heterocyclic asidin etkisi azalır. Sonuç olarak, kırmızı eti az yeyin.
Şekerler, adı kadar masum değil. Kanser hastalığında şekerlerin, tatlandırıcıların doğrudan bir ilgisi bulunmuyor. Ancak, fazla şeker ve şekerli gıdaların alınması şişmanlığa yol açıyor. Şişman kişilerde de, kalp ve kanser riski artıyor.
Mümkün olduğu kadar stresten uzak kalın. Stresin kanser ve kalp hastalığından doğrudan ilişkisi olduğu artık kanıtlanmış durumdadır.
Yazar: haber merkezi Tarih: 18 Eyl 2008
Birinci derecede turizm bolgesi, milli park ve sit alanı kapsaminda olan Marmaris’te maden aranması için Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nca 41 şirkete ruhsat verildiği ortaya çıktı.

86 bin 600 hektar yüzölçüme sahip Marmaris‘te 45 bin 173 hektarlık alana maden arama ruhsatı verildiği tespit edildi. Bu rakam ilçenin yüzde 52′lik bölümünü oluşturuyor. Kent Konseyi Başkanı Hakkı Şevket Bayındır, “Turizm kenti olan Marmaris’te bu kadar ruhsatlı yer faaliyete geçerse artık gerisini siz düşünün. Bu ruhsatlarla birileri gidip yol açma bahanesiyle önce ormanı katledecekler. Sonrasını hiç düşünmek bile istemiyoruz” dedi.
Dört bakanlık ormanlık alanda açılan maden ocağıyla ilgili verilen soru önergesine farklı farklı cevaplar verdi.CHP Muğla Milletvekili Fevzi Topuz ‘un, Marmaris -Osmaniye Köyü ‘nün ormanlık alanlarında manganez maden ocağı ruhsatı verilmesine ilişkin soru önergesine verilen yanıtlar, konuyla ilgili Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı , Çevre ve Orman Bakanlığı , Tarım ve Köyişleri Bakanlığı ile Kültür ve Turizm Bakanlığı arasındaki eşgüdümsüzlüğü ortaya koydu. Dört bakanlık aynı soruya dört ayrı yanıt verdi.
______________________________________________________________________________________________________
Video: Marmaris’te Maden Ruhsatı(NTVMSNBC)
Marmaris Kent Konseyi ise izinlerin iptali için bakanlıklar nezdinde girişimlerde bulundu. Öncelikli olarak Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’na gönderilen yazıda “Turizm, özel çevre koruma, sit ve milli parklar içine rastlayan tüm ruhsatların iptalini istiyoruz” denildi, Bakanlığa maden aranan alanların haritası da gönderildi.