yeni başlık  |  kontrol paneli  |  profil  |  üye olun  |  indigo dergisi   İndigo Dergisi Blog » bilim

Türkiye Maden Rezervlerinde Dünya Sıralamasında

Aug 25, 2008 @ 07:54 am by haber merkezi

Maden rezervi açısından dünyanın en zengin ülkeleri arasında yer alan Türkiye, altın potansiyelinde dünyada ikinci sırada bulunuyor. Dünya bor potansiyelinin yüzde 72’si de Türkiye’de.

Türkiye maden rezervi açısından dünyanın en zengin ülkeleri arasında yer alırken, adeta büyük bir servetin üzerinde oturuyor. Türkiye yer altı kaynakları yönünden dünya madenciliğinde adı geçen 132 ülke arasında toplam üretim değeri itibariyle 28’inci, maden çeşitliliği itibariyle 10’uncu sırada yer alıyor.

Zengin olunan madenler arasında ilk sırayı, 3,066 milyar ton ile dünya rezervlerinin yüzde 72’ini oluşturan, bor mineralleri alıyor. Türkiye’nin teorik altın potansiyelinin 6 bin 500 ton olduğu tahmin ediliyor. Türkiye, bu potansiyelle dünyada ikinci potansiyel durumunda bulunuyor. Teorik jeotermal enerji potansiyeli 31 bin 500 MWt (megavat termal) olan Türkiye, bu potansiyeli ile dünyada 7’inci, Avrupa da ise birinci konumda bulunuyor.

DİĞER ÖNEMLİ REZERVLER
* Çinko-kurşun: Türkiye’nin metal içeriği olarak 860 bin ton kurşun, 2,3 milyon ton çinko rezervi bulunuyor.
* Demir: Ortalama yüzde 50-55 tenörlü işletilebilir demir rezervi toplamı 113 milyon ton dolayında bulunuyor.
* Krom: Türkiye’nin krom rezervi 26 milyon ton civarında.
* Bor: Türkiye 3 milyar 66 milyon ton olan bor rezervleri ile dünya bor potansiyelinin yüzde 72’sini elinde bulunduruyor.
* Alüminyum: Alüminyum üretimine uygun boksit rezervi 87 milyon ton civarında bulunuyor.
* Bakır: Türkiye’de toplam bakır rezervi, metal içeriği olarak 1,5 milyon ton bakır düzeyinde bulunuyor. Ekonomik olarak değerlendirilmeyen düşük tenörlü bakır kaynakları dahil edildiğinde toplam bakır kaynağı metal içeriği olarak 3,5 milyon tonu buluyor.
* Trona: Türkiye’nin Beypazarı ve Kazan yataklarıyla beraber toplam trona rezervi 836 milyon ton düzeyinde.
* Alçıtaşı: Büyük alçıtaşı potansiyeline sahip olan Türkiye’nin rezervleri tam olarak belirlenmedi. Yıllık alçı taşı üretimi 3 milyon ton civarında.
* Mermer ve doğal taşlar: Türkiye’nin 80 bölgesinde 150’den fazla değişik renk, desen, ve kalitede mermer rezervleri bulunuyor. Türkiye’nin mermer potansiyelinin 5,1 milyar metreküp civarında olduğu tahmin ediliyor.
* Seramik ve cam ham maddeleri: Sektörün ana ham maddesini kuvars, kuvarsit, kuvars kumu, feldspat, kil ve kaolen oluşturuyor. Türkiye’de 89 milyon ton kaolen, 354 milyon ton seramik ve refrakter kil, 239 milyon ton feldspat, 1,3 milyar ton kuvars kumu, 2,3 milyar ton kuvars-kuvarsit potansiyeli bulunuyor.
* Çimento ve diğer yapı malzemeleri: İnşaat sektöründe büyük oranda hafif yapı elemanı ve beton agregası olarak da kullanılan ponza potansiyeli 1,5 milyar metreküp, perlit potansiyeli ise 5,7 milyar ton düzeyinde.
* Bentonit: Türkiye’de Ankara Çankırı, Tokat, Edirne ve Ordu illerinde yoğunlaşan değişik alanlarda kullanılabilir 250 milyon ton bentonit rezervi bulunuyor.
* Manyezit: 41-48 manyezit içerikli 111 milyon ton manyezit rezervi bulunuyor.

Mars’ta Su Bulundu

Aug 03, 2008 @ 11:18 am by haber merkezi

NASA’nın Mars’ta araştırmalarını sürdüren uzay aracı Phoenix, kızıl gezegende suyun mevcut olduğunu doğruladı. Amerikan Havacılık ve Uzay Dairesi NASA’dan yapılan açıklamada, Arizona Üniversitesi’nden bilim adamı William Boynton, Mars’ta su olduğunu söyledi.

Boynton, daha önce de Mars Odyssey aracıyla elde edilen gözlemlerin ve geçen ay Phoenix tarafından gözlenen kaybolan kütlelerin buz olduğuna ilişkin kanıtlar verdiğini belirterek, “Ancak ilk kez Mars’ın suyuna dokunup tattık” ifadesiyle de elde edilen bulguların önemine vurgu yaptı. Bilimadamları, kimyasal testlerin Mars’ın kuzey kutbu yakınında buzun mevcut olduğunu doğruladı. Şimdiye kadar Mars’ta buz olduğuna ilişkin iddialar ikincil derecedendi.

25 Mayıs’ta Mars’a gönderilen Phoenix uzay aracı, gezegende su olup olmadığını saptayacak çalışmalar yürütüyor, numune topluyor, gezegenden aldığı görüntü ve verileri dünyaya gönderiyor. NASA, Phoenix’in Mars’taki görev süresini 2 ay daha uzattı.

Zaman Evrenimizden Yok mu Oluyor?

Jun 24, 2008 @ 07:49 am by Mehmet Karaarslan

Uzay – zaman sürekliliği adı verilen şeyi hatırlıyor musunuz? Eğer denklemin zaman kısmı gerçekten sona ererse ne olurdu? Yeni kanıtlar zamanın evrenimizden yavaşça yok olduğunu ve bir gün tamamen oradan kaybolacağını ileri sürüyor. Bu radikal yeni teori bilim adamlarını yıllardır şaşırtan kozmolojik bir gizemi açıklayabilir.

Bilim adamları daha önce, evrenin gittikçe artan bir hızda genişlediğini göstermek için uzakta patlayan yıldızlardan gelen ışığı ölçtüler. Bu süpernovanın, evren yaşlanırken hızla ayrıldığını kabul ettiler. Fizikçiler ayrıca bu tür anti- yerçekimsel bir kuvvetin galaksileri ayırması gerektiğini kabul ettiler ve bu belirlenememiş kuvvete “karanlık enerji” adını verdiler.

Ancak, bugüne kadar hiç kimse karanlık enerjinin gerçekten ne olduğunu veya nereden geldiğini bilmiyor. Profesör Jose Senovilla ve Bilbao, İspanya’daki Bask Ülkesi Üniversitesi’ndeki çalışma arkadaşları akıl ötesi bir alternatif önerdiler. Onlar hiç de karanlık enerji diye bir şey olmadığını ve olaylara geriye doğru baktığımızı önerdiler. Senovilla, evrenin genişlemesinin hızlandığını sandığımızı, ama aslında zamanın kendisinin yavaşladığını öne sürüyor. Günlük seviyede, değişim algılanabilir değildir. Ancak, kozmik ölçekteki ölçümlerden evrenin milyarca yıllık rotası açık olurdu. Değişim, insanın perspektifinden sonsuz küçük olurdu, ama kozmolojinin engin perspektifi milyarlarca yıl önce parlayan güneşlerden gelen kadim ışığın incelenmesi terimlerinde, kolayca ölçülebilirdi.

‘Physical Review D’ dergisinde yayınlanacak olan ekibin önerisi, karanlık enerjiyi bilim kurgu olarak değerlendiriyor. Bunun yerine, Prof Senovilla hızlanmanın görünüşüne zamanın kendisinin kademeli olarak yavaşlamasının neden olduğunu söylüyor; pili zayıflamış bir saat gibi.

“Evrenin kendisinin genişlemesinin bir illüzyon olduğunu söylemiyoruz” diye açıklıyor. “Dediğimiz şey, bu genişlemenin hızlanmasının bir illüzyon olabileceği – yani, genişlemenin hızını artırma olasılığının”…

Eğer zaman kademeli olarak yavaşlıyorsa, - “ama ‘zamanın standart akışı’ ile ilgili olarak genişlemenin değişimlerini türetmek için denklemlerimizi kullanmayı sürdürerek”,- o zaman çalışmamızda yapılandırdığımız basit modeller “etkili artan hızda genişlemenin” gerçekleştiğini gösterir.

Şu anda, astronomlar “kırmızı değişim” tekniğini kullanarak evrenin genişleme hızını ayırt edebiliyor. Bu teknik uzaklaşan yıldızların, bize doğru yaklaşan yıldızlardan renk olarak daha kızıl görünmesi anlayışına dayanır. Bilim adamları bir tür karşılaştırmalı değerlendirme sağlayan bazı tipte süpernovaları arıyor. Ancak, bu ölçümlerin doğruluğu evrende değişmeden kalan zamana bağlıdır. Eğer zaman yavaşlıyorsa, bu yeni teoriye göre, bu yalnız zaman boyutu yavaşça yeni bir uzay boyutuna dönüşmekte. Bundan dolayı uzak – geçmişteki, kozmologların gördüğü kadim yıldızlar bizim perspektifimizden, sanki hızlanıyorlarmış gibi görünürler.

Prof Senovilla “Hesaplamalarımız evrenin genişlemesinin hızlandığını düşündüğümüzü gösteriyor” diyor. Teori fikrini, süper iplik teorisinin tek özel bir değişkenine dayandırıyor; iplik teorisinde evrenimiz yüksek –boyutlu uzayda yüzen bir zarın veya yüzeyine hapsolmuştur. Milyarca yılda, zaman tamamen sona erecektir.

“O zaman her şey bir anlık şipşak resim gibi ebediyen donacaktır. Gezegenimiz o zamana dek zaten yerinde olmayacaktır.”

Radikal olmasına rağmen bu fikirler desteksiz değil. Cambridge Üniversitesi’nden kozmolog Gary Gibbons kavramın değerli olduğunu söylüyor. “Zamanın Big Bang sırasında ortaya çıktığına inanıyoruz ve eğer zaman ortaya çıkabiliyorsa, yok da olabilir – bu sadece ters etkidir.”

——————
* Kaynak: Daily Galaxy
* Ceviri: Saffet Guler

Bumerang uzayda da geri dönüyor!

Jun 12, 2008 @ 01:15 pm by nesrin dabağlar


Dünya şampiyonu Yasura Togai tarafından siparişle talep edilen ilginç bir deney yapıldı uzayda ve bumerangın uzay koşulların da fırlatıldığı noktaya döndüğü açıklandı.Uluslararası Uzay İstasyonundaki Japon astronotu Takao Doi, fırlattığı üç kollu bumerangın geri geldiğini gördü. Japon Uzay Kurumu sözcüsü, Doi’nin yaptığı deneyin Avustralya yerlilerinin icat ettiği söylenen bumerangın uzay şartlarında da kendi ekseni etrafında dönerek başlangıç noktasına döndüğünü gösterdiğini bildirdi.

Avusturalya yerlileri aborjinler tarafından avcılıkta kullanılan gizemli küçük cisim aslında dünyanın çok daha başka bölgelerinde de kullanılmış.Geri dönen en eski bumerangın 10.000 yıılık olduğu söyleniyor. Avusturalya’nın Wyrie bölgesinde bulunan bu ahşap bumerangın karbon testleri ile tespit edilen yaşının en az 10.000 yıl olduğu biliniyor. Eski çağlarda Afrika’da, Mısır’da, Asya’da ve Amerika’da da kullanıldığı tespit edilen bumerangın özellikle düşünülüp yapılma şansının o yıllar için mümkün olmadığını söyleyen uzmanlar, tesadüfen keşfedilmiş olduğunu iddia ediyor. Tesadüfen keşfinin! birbirine uzak bölgelerde yaklaşık aynı çağlara rastlaması çok ilgi çekici. Çünkü taş devri dönemlerine denk gelen ve iletişimin küresel olmadığı o koşullar içinde aynı tesadüflerin olması, bölge coğrafyaları düşünüldüğünde ayrı bir ilginçlik taşıyor. Zaten gizemli olduğu düşünülen bumerangın bir de şekil zenginliği taşıması ve üst matematik ve fizik bilgisi gerektiriyor olması başka şeyleri düşündürüyor aslında.

Geri dönen ve dönmeyen olmak üzere iki çeşidi olan bumerang değişik şekillerde olabiliyor, iki kollu değişik açılarda, üç kollu değişik şekillerde ya da tek eğri bir çubuk görünümünde olabiliyor. Aerodinamik yapısının ile havada yarattığı sürtünme ve başlangıçtaki kinetik enerjisiyle yol aldığı bilinen ve üç eksende yaptığı cayroskobik dönüşün tam olarak bugün bile çözülememiş olmasının üstüne şimdi bir de uzay koşullarında geri döndüğünün anlaşılması eklenince, kafalarda ilginç bir senaryo da yazılabiliyor. Acaba eski çağın insanları bumerangın şeklini ve yapısını başka birilerinden mi öğrendi, ya da gökyüzünde biryerlerde mi gözlemledi?

Sadece küçük bir fırlatma enerjisi ile uzun yollar katedip üstüne üstlük bir de uzayın yerçekimsiz ve atmosfersiz ortamında bile geri dönebilen bumerangın geçmiş tarihinde bizim bilmediğimiz şeyler olduğu ve gelecekte bazı teknolojilere kaynak olacağı çok açık…

Evren ve Gezegenler Sistemi

Jun 05, 2008 @ 08:18 pm by Mehmet Karaarslan

Dünya ne kadar da küçük…

* Tam boyut icin tiklayin
_______________________________________________________

Dünya’nın En Gizemli 11 Nesnesi

Jun 05, 2008 @ 08:34 am by Mehmet Karaarslan

İnsanoğlu her ne kadar uzaya çıksa da bundan binlerce yıl öncesine ait bazı nesnelerin üzerindeki esrar perdesi hala aralanamıyor. İngiliz bilim ve teknoloji dergisi Focus da son sayısında bugünün teknolojisiyle bile üretilmesi zor olan gizemli nesnelerden bazılarını tanıttı…

Geleceği gören harita
Coğrafya ve harita uzmanı ünlü Türk denizci Piri Reis’in 1513′te çizdiği Afrika, Amerika ve Güney Kutbu’nu gösteren harita, ortaya çıkarıldığı 1929 yılında ortalığı karıştırdı. Çünkü Güney Kutbu’nun keşfi, haritanın çizilmesinden çok sonra, yani 1818′de gerçekleşmişti. Dahası, Piri Reis’in haritası, kıtanın buz altında kalmış sahil kesimlerini de gösteriyordu. Ancak kıta üzerindeki buzlar, haritanın çizilmesinden tam 6 bin yıl önce erimişti.

2000 yıllık Pil
Alman arkeolog Wilhelm Konig tarafından 1938′de Irak’ın başkenti Bağdat’ın yakınlarında bulunan 2 bin yıllık pil, bilim adamlarını şaşkına düşürdü. Konig, 13 santimetre boyundaki toprak bir kabın içine monte edilmiş bir bakır silindir, onun etrafındaki demir çubuk ve testinin ağzını kapatan asfalttan oluşan bu nesneyi ‘dünyanın en eski pili’ olarak tanımladı. Pilin 2 volt enerji ürettiği saptanırken, 1800′lü yularda modern pili icat eden Alessandro Volta adlı İtalyan kontunun da şöhretine gölge düştü.

Antik çağ bilgisayarı
1900 yılında Girit açıklarındaki bir batıkta araştırma yapan bilim adamları ilginç bir cisme rastladı. Tahta bir muhafazanın içine yerleştirilmiş bir dizi bronz dişliden oluşan bu garip nesnenin kasası, yüzeye çıkarıldığı anda dağıldı ve cihazın içindeki karmaşık yapı ortaya çıktı. Yapılan çalışmaların ardından, bu aygıtın Ay, Güneş ve diğer gezegenlerin konumlarını hesaplamak ve istendiği anda bunların pozisyonlarına yönelik tahminlerde bulunmak için geliştirildiği anlaşıldı.

Kristal kuru kafa
Maya dönemine ait 1000 yıllık bu kristal kuru kafa, tek bir blok kristal üzerine oyma olarak yapılmış. Nasıl yapıldığı hala anlaşılamayan kuru kafanın altından tutulan ışık, doğrudan göz çukurundan yansıyor. Bu teknolojinin bugün bile mümkün olmadığı söyleniyor.

Generalin kemer tokası
M.S. 300′lü yıllarda ölen Çinli general Çou Çou’nun mezarında 1956 yılında bulunan kemerin tokası, yüzde 85 oranında alüminyumdan yapılmış. Ama doğada sadece bileşik olarak bulunan alimünyumun diğer maddelerden ayrıştırılarak tek bir madde olarak kullanılabilmesi ilk kez 19. yüzyılda mümkün olmuştu.

1000 yılda yapılan kent
Pasifik Okyanusu’ndaki Mikronezya adası yakınlarına kurulu antik Nan Madol kentinin inşası, M.Ö 200′de başladı ve 1000 yıl sürdü. 250 milyon tonluk dev bazalt bloklar kullanılarak yapılan bu kent, 100 yapay adayı kanallarla birbirine bağlıyor. Bu kadar bazaltın bölgeye nasıl getirildiği ise hala sır.

Uzaylılar için iniş pisti
Peru’nun Pampa sahilindeki 450 kilometrekarelik alan üzerine çizili motifler, M.O. 300 üe M.S. 600 arasındaki dönemi kapsayan hayvan ve bitki şekillerini resmediyor. Nazca medeniyeti tarafından yapıldığı düşünülen bu garip motiflerin, uzaylılar için bir iniş pisti vazifesi gördüğü öne sürülüyor.

Concorde’un atası
M.Ö 200′de yapıldığı sanılan bu nesne, 1898 yılında Mısır’da bir lahitte bulundu. Ancak gerçek uçaklar icat edilene kadar ne olduğu konusunda kimse bir fikir beyan edememişti. 1972′de arkeolog Halil Mesiha bunun bir model uçak olduğunu, mükemmel bir aerodinamiğinin bulunduğunu ve kanatlarının Concorde’u andırdığını iddia etti

Kayaya gömülü çekiç
Tahta sap ve demir tokmaktan oluşan bu çekiç, 1936′da Teksas’ta 400-500 milyon yıllık bir kayanın içine gömülü olarak bulundu. Modern bir aletin tarih öncesi bir kaya kütlesinin içine nasıl girdiği bir yana, çekiçte kullanılan demirin günümüz demirlerinden bile saf olması bilim adamlarını hayrete düşürdü.

Harçsız taş set
Peru’nun Cusco bölgesindeki bir İnka kalesinin etrafını 360 metre boyunca zikzak yaparak saran 9 metrelik setlerin yapımında, tanesi 300 tona varan kireçtaşı blokları kullanılmış. Ancak hiç harç kullanılmamasına rağmen bu kayalar, arasına bıçak bile sokulamayacak kadar mükemmel yerleştirilmiş.

Melez embriyo: Hayvan yumurtasında insan DNA’sı

May 25, 2008 @ 01:20 pm by Sebla Kutsal

İnsan yumurtasına gerek olmadan kök hücre yaratmayı amaçlayan Britanyalı araştırmacılar, bazı hastalıkların tedavisinde kullanılmak üzere, yarı hayvan yarı insandan oluşan melez embriyo üretmek için 2006 yılında izin istemişti. 2007’de, hükümete bağlı “İnsan Üreme ve Embriyoloji Kurumu”, insan DNA `sını, genetik materyali çıkartılmış inek ve tavşan yumurtasının içine yerleştirerek yapılacak araştırmaların kabul edilebileceğine karar vermişti.

“İnsan Üreme ve Embriyoloji Kurumu”nun daha önce yeşil ışık yakmış olduğu melez embriyo çalışmalarında son gelişme, 19 Mayıs 2008’de gerçekleşti. Kimi çevrelerce “kâbus” olarak nitelendirilen, melez embriyo ve benzeri araştırmaları tamamen yasaklamayı amaçlayan değişiklik, Britanyalı milletvekillerinin ezici bir çoğunluğuyla (336 ya 176) reddedildi.

Tüm engelleri bertaraf eden melez embriyo araştırmalarıyla, tedavileri yolunda gelişme sağlanması umulan hastalıklar; Alzheimer, parkinson ve başbakan Gordon Brown’ın oğlunda da olduğu bilinen kistik fibroz. 176 oyla bu tür araştırmalara “Frankenstein usulü” diyerek karşı görüş bildiren ve ön sıralarında katoliklerin yer aldığı cepheye karşı, melez embriyo üretimini savunanlar arasında, muhafazakârların başını çeken David Cameron’ın da bulunmakta.

Bu çoğunluk desteğine rağmen, araştırmalara belli sınırlar getiriliyor; Melezler sadece bilimsel amaçlar için saklanacak, 14 günlük gelişimlerinin sonunda mutlaka imhâ edilecek. Onlardan alınan kök hücreyi bir kadının veya hayvanın uterusuna yerleştirmek ise yine yasaklar arasında.

Aynı akşam yapılan diğer oylama sonuçları ise şöyle; İnsan DNA’sının hayvan yumurtasının çekirdeğine konması yerine, doğrudan insan spermiyle döllenmiş hayvan yumurtası (veya tam tersi) olan “Gerçek melez”leri yasaklamayı amaçlayan değişiklik az bir farkla (286’ya 223) reddedildi. Büyük bir çoğunluğun oyuyla (342’ye 163) reddedilen bir diğer değişiklik ise, hasta kardeşlerinin hayatını kurtarmak için, tüpte dölleme yöntemiyle dünyaya getirilen, “donör bebek” lerin yasaklanması.

Britanyalı milletvekillerinin, oylarıyla, bu araştırmaların önünü açmasının, Britanya’yı, dünyada, bu konuda “en ileri giden” ülke haline getirdiği söylenirken, elbette ki bu durum, dindar ve mufazakâr kesimlerle, bu tür araştırmaların önünün açılmasını destekleyen kesimleri karşı karşıya getirerek, hararetli tartışmalara neden olmakta.

Kaynak: Le Figaro Çeviren: Sebla Kutsal

İnsan Enerji Alanı ve Ses Terapisi

May 17, 2008 @ 11:58 pm by Mehmet Karaarslan

İnanç sistemimizi oluşturan 3 model vardır:

1) Fizyolojik modelin hastalık ile ilgisi vardır: hastalığın semptomlarını tedavi ederiz, çünkü sağlığın ne olduğunu bilmeyiz ve sağlığın hastalığın yokluğu olduğunu kabul ederiz.

2) Biyokimyasal model: hayatın kimyasal bir çorbadan başladığını ve sonra tek hücreli hayvana geliştiğini okudunuz. Bu böyle değildir. Elektriksel bir kıvılcım gerekir, dünyadaki tüm kimyaya sahip olabilirsiniz, ama eğer elektrik, güç ve yük yoksa hayat olmaz. DNA bile insan varlığının bilincinde değişim ile değiştirilebilir.

3) Davranışsal modelin algı, deneyim, ego, kişilik, duygu ve beyin yarıküreleri ile ilgisi vardır. Bu model sadece insan davranışının çok küçük bölümünü ve sadece şimdiki zamanlardaki yaşamın hafızasını yanıtlar.

Bu modeller yanlış değildir, ancak eksiktirler. Bundan dolayı, davranışlarımızı, uyduramadığımız bir modele uydurmaya çalışmak yerine yeni bir model bulmak gereklidir: şu andaki modeller yaptığımız bazı seçimleri ve algıladığımız şeyleri açıklayamaz. Son açıklamalar yeni modeldedir: insan enerji alanı veya insanın zihni, en yüksek seviyede bile – ruh seviyesi – tüm davranışları kapsayan bir enerji alanı.

Ruh, diğer yaşamlar da dahil ruhun deneyimlediği her şeyin anısını taşıyan enerji alanının zirvesidir. O ayrıca, sezginin, içgörünün ve yaratıcılığın kaynağıdır. Bu yüksek – seviyeli kapasiteler beyinde bulunmaz (beyin harika bir bilgisayardır, ama yüksek seviyede yaratımın kaynağı değildir.)

İnsan enerji alanı mistik deneyimlerin kaynağıdır

Gecmişte, mistik deneyimlerimiz olduğunda beynin alfa veya tetada olduğuna inanırdık. Alfa ve teta dalgalarının ne kadar dar olduğunu biliyor musunuz? Alfa ve tetanın arasındaki ayrılık bir veya iki frekans döngüsü kadardır! Beynin alfa veya teta halinde yaptığı en yaratıcı şey, yoldan cekilmektir, böylece zihin yenilebilir. Beyin yoldan çekilir çekilmez, enerji alanı genişler, yükselir, frekansı artar. Beynin alanında, bazı psişik deneyimlerimiz olabilir, ama bunlar yükseltici değildir ve asla spiritüel deneyimlere veya içgörülere ulaşmaz. Alanın spiritüel titreşimleri şimdiye dek insan varlığında kaydettiğim en yüksek titreşimlerdir: burada agnostik veya ateist yoktur; siz Musevi, Hristiyan, Müslüman veya Budist olabilirsiniz, ama alanınız mükemmel ilahi bir hale ilerlediğinde, spiritüel deneyim benzerdir.

Enerji alanı ile ilgili bazı gerçek problemler vardır. Kadim olanlar benzer deneyimlere sahipti, ama bilimsel yanıtları yoktu, böylece sezgiye dayanan yanıtlar verdiler ve alanın bölümlerine duygusal beden, spiritüel beden, eterik beden ve fiziksel beden gibi isimler verdiler. Bilimsel olarak alanların hepsi bedenin içinde ve dışındadır. Bedenler materyal maddelerin katılığına sahiptir ve bedene katmanlar kavramını uyguladığınızda, aynı katı kavramı teşvik edersiniz. Ama insanlar şöyle söyler: “Alanı görüyorum’. Gözün beş duyumuzun en ince algısına sahip olduğu doğru iken, ayrıca en çok bozulan duyudur: görsel bilgi gördüğü her şeyi katmanlayarak her şeye anlam vermeye çalışır. Alanlar katman oluşturmaz: alanlar birleşir, harmanlanır. Alan ile ilgili düşünürken katmanlaştırmayı bırakmanızı teşvik ediyorum. Materyal çağ sırasında alanı anlayamazdık, ama şimdi atom çağındayız, bilinç çağı.

Uzayda var olan her şey atomiktir. Dünyadaki tüm enerji atomlardan gelir ve enerji organize olur: masamın atomları ve yüzüğümün atomları kendi atomlarım gibi tam olarak aynıdır; bunlar sadece farklı şekillerde kontrol ve organize edilir.

Şimşek organize olmuş enerjidir. Kaya organize olmuş enerjidir.

İnsan enerjisi duygular etrafında organize olur. Duygular rahatsız edildiğinde ve bozulduğunda enerji alanı eski seviyesinden aşağı düşer, düzensizleşir, kararsızlaşır. Ayrıca auralar, duygusal bedenler, eterik bedenler ile ilgili eski kavram, alan hem içerde hem de dışarıda iken, içerden dışarıya çıkan bir şey fikrini verdi. Bedenin içindeki atomlardan gelir, dışarıya doğru tezahür eder ve dünyanın atomları ile muamele görür. Uzayda var olan her şey bir auraya sahiptir, ama insan aurası gezicidir: o değişir, etrafta uçuşur, renklenir, bazı zamanlar oldukça hareketsiz ve katı olur ve en dinamik olandır, çünkü daha yüksek organizasyondan gelen kapasitelere sahibiz: auramız canlıdır, değişir ve büyür, çünkü bir ruhumuz var. Ve ruh bedene girdiği zaman, nötr olarak gelmez, tüm yaşamları boyunca sahip olmuş olduğu deneyimleri taşır.

Enerji alanı fiziksel organizma ve evren arasında uzanır. Bu bedenin sahip olduğu her deneyim ile direkt arayüzeydir. Grupların içinde olduğumuzda etkileşiriz: alanım sizinki ile karşılaşır ve bu etkileşimde değişiriz. Ama, bazen, iki alan karşılaşınca ikisi de değişmez veya sadece tek bir alan değişir. Çünkü alan daima seçicidir.

Alanın organize olduğu şekil, insan bedenini nasıl etkilediğini belirler. Çevrenizin kirlenmiş ve zayıf elektromanyetik enerjisi ile, alanın enerjisini içsel olarak azaltırsınız. Doğru eylem için alan sürekli şekilde beslenmelidir. Ses ve müzik alanı besler ve bizi beynin yoldan çekildiği ve alanın hızla yükseldiği yerlere götürür.

Dinlediğiniz bütün müzikler önce auranın elektromanyetik alanından geçer, burada auranın nasıl yüklü olduğuna bağlı olarak renklenir. Dinlediğiniz her şey kulağa veya deriye girmeden önce, duyusal bilgi olabilmeden önce, alandan geçmek zorundadır. Böylece, onun farkında olun veya olmayın, dışarıda olan her şey tarafından önceden değiştiriliyorsunuz. Dışarıdan gelen algı ve duyum, duygusal olarak organize olan enerji alanı vasıtası ile filtrelenir ve sinirler vasıtası ile içeriye neyin girdiğini belirler.

Doku seviyesi

En düşük seviyede, doku seviyesinde, atomlara, moleküllere ve hücrelere sahibiz. Kırmızı, turuncu ve amber, iletişimin ilk seviyesidir. En ilkel hareketlerin bazıları, perküssif (vurmalı çalgıların çıkardığı sesler) dokular üzerinde en büyük etkiye sahiptir. Yara ve cerrahi ile başlıca problem en başta hücresel seviyede gerçekleşir. Şifanın hücresel seviyesini seslerin titreşimsel türünü ve duyumlar ve hislerle ilgili olan imgelemeyi kullanarak çok hızlı değiştirebilirsiniz. Buradaki titreşimler saniyede 7 – 8 döngünün manyetik seviyelerindedir.

Nörolojik seviye

Bir sonraki seviyedir, en temel doku enerjisini organize eden hücrelerin bütünleşme seviyesi: hem motor sisteminin hem de duyusal uyarımın nörolojik bütünleşmesi. Nörolojik bütünleşmeye en çok uyan müzik, farklı ses dalgaları olan ritmik müziktir. Valsler özellikle iyidir. Bir insanı tam şifaya ulaştırmak için, hücreler için kırmızı, nörolojik, hareket bütünleşmesi için sarı ve yeşil kullanmalısınız. Bu, şifada çok önemli olan tutarlılığın seviyesidir. Eğer alan tutarlı olursa, alanın içindeki tüm elektrik sistemi tutarlı olur. Eğer alan tutarlı değilse, her şey ters gider.

Beyin seviyesi

Bilişin beyin seviyesi inanç sistemlerimizi kaydettiğimiz yerdir (onları geliştirdiğimiz yer değil). Bu seviyede bozukluklar olduğunda, onun altındaki tüm diğer seviyelerde bozulmalar olur. İşitme kaybı ve konuşma bozukluklarında yapılan çalışmanın çoğu bu duyusal ve algısal seviyede yapıldı.

Bu seviyede, mutluluğun Gestalt imgelemesini kullanın ve insanlardan geriye dönüp hayatlarının en mutlu, en sağlıklı, en canlı zamanını hatırlamalarını isteyin. Bu, bütünleşmenin gerçekleştiği zamandır. Bu seviyede en faydalı hareket, koşmak, yüzmek gibi koordineli eylemlerdir.

Alan Seviyesi

Bu seviye tüm uyarımların alınmasıdır. Sinir sisteminde, dokuda ve beyinde en yüksek titreşimler 250 devir/saniye iken, burada titreşimler oldukça yüksektir ve 500 devir/saniyeye dek başlamaz bile. Bu atomik enerjidir.

Kompleks müzik böyle derin bir alan modelinin yanıtıdır; Brahms, Beethoven ve Bach’ın büyük klasikleri. Ne kadar kompleks olursa, alanın mistik veçhelerini beslemeye o kadar yaklaşır – yüksek müzik, güzellik, derin meditasyon bizi mistik olana götürür. Titreşimler son derece yüksektir ve deneyimlediğimiz duygu, eski Freudian modelindeki fiziksel bedene bağlantılı değildir. O, ruhu korur.

Ses, Hareket ve Hastalıklar

Yetersizlik hastalıkları duygularımızı kontrol etmek üzerine vurgu nedeniyle bugün toplumumuzda çok yaygındır. Bunlar yorgunluk sendromu, düşük kan basıncı, düşük hemoglobin, diyabetler ve kanserdir.

Kanser olan insanlarda dinamik kırmızı titreşimler kullanılır: onlar alanlarında düşük güçlü titreşimlerden yoksundur; kundalinileri yoktur – kırmızı gitmiştir. Bu insanlar tatlı, sevilendir ve çoğu zaman öfkeden korkarlar; çok iyidirler. Dokulara uyarıcıya gereksinimleri vardır. Ancak bu kolaylaştırılmalıdır, yoksa onu hemen reddederler.

Hiper hastalıklarda – nörolojik hastalıklar ve ağrı; belli titreşimlerin çok fazlası vardır. Ağrı, çok fazla enerji olduğunda var olur. Yüksek kan basıncı, tüm deri hastalıkları, artrit, sakinleştirici kullandığımız hastalıklar. Burada insan sakinleştirilmesi gereken çok yüksek titreşimlere sahiptir. Su sesleri olan müzik kullanın ve onları büyük, geniş, akan hareketlere sokun.

Daha önce engel/bariyer hastalıkları muhtemelen duymadınız, çünkü bu tıbbi bir terim değildir, bir enerji alanı terimidir. Bedenin yüzeyi pozitif olarak yüklü ve alanın enerjisi negatif olarak yüklü olduğu için, alan bedene yapışır/tutunur. Bariyer hastalıklarda kişi dış dünya ile iletişim kuramaz. Bunun bir örneği, Lou Gehrig’s, scleroderma, multiple sclerosis hastalıklarıdır. Bunlar iyileştirilmesi en zor hastalıklardır. Ancak tüm gün boyunca çalan müziğe yanıt verirler. Bu, bariyerin uzaklaştırılmasına yardımcı olur.

Nüfuz edici hastalıklarda, alan nüfuz edilebilirdir ve seçilmiş bir karşılıklı eylem yapmaz. Bu hastalığı olan insanlar oldukça bağımlıdır; her şeyi her yerden alırlar. Onların alanı her yerdedir ve ayırt edilemez; her zaman hırpalanır ve onunla etkileşilir. Güç ve tutarlılıktan yoksundur, bu nedenle müzik önce rahatlatıcı olmalı, sonra gücü artmalı (vurmalı, rock).

Kırıklar ve ameliyatlar, alanın hücresel kısmına ait zararlardır. Enerjiyi içeri getirin ve tam zarar görmüş alana getirin. Ağrıyı azaltmak için mavi veya yüksek frekanslar ile başlayın ve sonra ful spektruma geçin. Ağrı olduğu sürece kırmızı ve turuncu titreşimlerle nazik olun.

Yaşlanma dejeneratif hastalıklari atropi kavramından gelir (her şey iyi başlar ve aşağı doğru iner). Bu, materyal maddeler için hala kesindir, ancak alan gibi canlı dinamik maddeler, eğer onu enerji ile beslerseniz, aşağı doğru inmez. Kendinizi besleyebilmeniz için sesi de içeren zengin elektromanyetik bir çevreye gereksiniminiz var.

İyileşme ve tekamül etmenin birçok yolu vardır. Kendinizi ve başkalarını bulunduğunuz yerin seviyesinde iyileştirirsiniz. Bilinçli tekamülünüzde büyürken, daha yüksek seviyelerde iyileştirirsiniz. Organize titreşimler ve organize sesler kitle yaratır. Bedenimizde yeni dokular yaratabiliriz; atomlar mevcuttur; atomları yeniden yapılandırabiliriz.
——————
Kaynak: Malibu Publishing | Valerie Hunt | Ceviri ve duzenleme: Saffet Güler

Çin Depremi ve Şili Yanardağ Patlamalarının Nedeni CERN mi?

May 15, 2008 @ 06:47 pm by Mehmet Karaarslan

İsviçre’de bulunan Nükleer Araştırma Avrupa Organizayonu (CERN) için Büyük Hadron Parçacık Hızlandırıcı yapımına yardımcı olan Rus Fizikçileri ekibi, hızlandırıcının soğutulma aşaması sırasında yapılan bir deneyin, ‘antikuark cümbüşü’ adını verdikleri şey ile sonuçlandığını bildiriyorlar; bu antikuark cümbüşü tam olarak “Dünya’nın çivili kalbi” demek.

Şili’nin Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Ulusal Komisyonu ile işbirliği ile çalışarak, bu raporlar devam ediyor, CERN bilim adamları diğer Batılı bilimsel ve askeri kuruluşları ile ışık – hızına yakın iletişimlerin kuark temelli araçlarını kurmaya girişirken, Güney Amerika ‘çapa’sında bu deneyin kontrolden çıkması önce Şili’de muazzam bir volkanik patlamayı ateşledi ve tüm gezegen boyunca ‘düz atış’ Çin’de 7.8 büyüklüğünde felaket bir depremi tetikledi.

Şili’nin Chaiten yanardağı muazzam patlamasına yaklaşık bir buçuk hafta önce başladı ve Rus bilim adamlarının Dünya’nın yörüngesinin istikrarının bozulmasının Uluslar arası Uzay İstasyonundan geri dönen kapsülün niyet edilmiş olan ime bölgesinden dramatik olarak yön değiştirmesi için CERN’i suçlaması da yaklaşık iki hafta önceydi. 20 Nisan’daki raporda “CERN Deneyi Dünyanın Yörüngesinin istikrarını bozdu” demiştik. Şili’deki Chaiten yanardağı o kadar korkunç oldu ki, bilim adamları Güney Amerika’nın geniş bölümlerine ‘uzun – vadeli çevresel hasar’ verildiği uyarısını yapıyorlar. Şili’nin Chaiten yanardağının tam karşı tarafında (Antipod) bulunan Merkez Çin’de 7.8 büyüklüğünde felaket bir deprem oldu. Bu raporlar Kamchatka’s Karymsky yanardağının ve İtalya’nın Etna yanardağının son günlerdeki patlamalarının, bu CERN deneyleri ile bağlantılı olduğunu ve CERN deneylerinin trajik olarak yanlış gittiğini bildiriyor.

Ancak, bu raporların dehşetli uyarısı, CERN deneylerinin neden olduğu bu felaket olayların bitmemiş olabileceğini ifade eden özetidir. Bu antikuarkların Dünyamızdan geçen yollarının hesaplamaları hem Orta hem de Kuzey Amerika’da felaketsel tektonik levha değişiklikleri ihtimalini artırdığını gösteriyor. Raporlar şöyle devam ediyor; bu özellikle endişe verici, Nevada’daki 51 nci Bölge isimli yüksek gizlilikteki üslerinde yerleşik CERN’in kuark temelli iletişim sistemine Kuzey Amerika ‘çapası’ nedeniyle son haftalarda o bölgede 5,000 den fazla deprem oldu. [kaynak: Sorcha Faal] [ceviri: Saffet Guler]

İngiltere, UFO dosyalarını kamuoyuna açtı

May 14, 2008 @ 05:03 pm by Nihal Demir

İngiltere Savunma Bakanlığı, UFO (Unidentified Flying Objects-Tanımlanamayan Uçan Cisimler) iddialarına dair gizli dosyaları ilk kez kamuoyuna açtı. Ülkede gizliliği kaldırılacak 200 UFO dosyası daha var. (Fotoğraf: Arşiv) İngiliz Savunma Bakanlığının gizliliğini kaldırarak serbest bıraktığı ve Ulusal Arşivler (National Archives) web sitesinden indirilebilen belgeler, 1978-1987 yıllarını kapsıyor.

Belgeler, halk, silahlı kuvvetler ve polisler tarafından görülen ya da görüldüğü ileri sürülen gökyüzündeki tuhaf ışıklar ve tanımlanamayan cisimlerle ilgili anlatımları kapsıyor. Bilgi Edinme Özgürlüğü yasasına uygun olarak yapılan talep üzerine gizliliği kaldırılan belgeler arasında bir adamın, çocukken, yeşil uzaylı yaratıklarla “fiziksel ve ruhsal” temasının ayrıntılı şekilde anlatımı bulunurken, Algar isimli bir başkasının, İngiliz hükümetiyle 1981′de temasa geçmek üzereyken bir başka yaratık tarafından öldürüldüğü anlatılıyor. Mektubun yazarı, uzaylıların Wirral ve Cheshire’deki üslerini ziyaret ettiğini, eşinin Wallasey üzerinde bir UFO’nun düşürüldüğünü bildirdiğini dile getiriyor.

4 yıl içinde gizliliği kaldırılacak 200 dosyadan ilk başta serbest bırakılan 8 dosya içinde, 1983′te Hampshire’daki Aldershot’ta bir yaratıkla bir araya geldiğini anlatan 78 yaşındaki bir adamın deneyimleri de yer alıyor. Ayrıntılarıyla anlattığı uzay aracının yanına gittiğini belirten adam, uzaylıların yaşını sorarak, “Gidebilirsin, bizim için çok yaşlı ve çok zayıfsın” dediklerini söylüyor.

DOSYALARDA İNSANLARIN TANIK OLDUĞU İLGİNÇ OLAYLARDA VAR

Bir başka mektupta da, kendilerine Wigan Ariel Phenomena Investigation Team adını veren bir grup, İngiliz Savunma Bakanlığına, uzaylıların saldırısı durumunda bir şifre kullanılıp kullanılmayacağını soruyor. Belgelerden birisinde de, 21 Şubat 1982′de Tunbridge Wells de bir pubda müşteriler ve çalışanlarını, yeşil ve kırmızı ışıklar saçan bilinmeyen bir uçan cisim gördükleri ve UFO’nun Londra’nın Gatwick havaalanı yönünde kaybolduğu belirtiliyor. Resmi kaynaklardan gelen belgelerden bir başkasında da, ABD Hava Kuvvetlerinin iki askeri polisinin, 1980′de Suffolk’ta Kraliyet Hava Kuvvetleri Woodbridge üssünün girişinde olağan dışı ışıklar gördükleri anlatılıyor. Bir başkasındaysa ABD’nin Roswell kentinde uzaylılarla temasa geçtiğini ileri süren Amerikalıdan esinlenerek, “İngiltere’nin Roswell”i diye adlandırılan bir kişinin, uzaylı olduğu iddia edilen bir yaratıkla karşılaşması aktarılıyor. İngiliz Savunma Bakanlığı tarafından gizliliği kaldırılan belgelerde ayrıca, gördüklerini tasvir etmeye çalışanların ilginç çizimleri bulunuyor.

Sonraki Sayfa »
 

indigo dergisi blog-logo