Yazar: Efe Elmas Tarih: 01 Kas 2008
Yazar: Efe Elmas
Indigo Dergisi - Kasım 2008
efe@indigodergisi.com
Hayatım hep normal akışında devam ediyordu. Karanlıklar içinde yaşayıp gidiyorduk. Şehrimiz hep karanlıktı, doğal gelirdi karanlık bizlere. Karanlıkta kalkar, karanlıkta banyoya girer, karanlıkta işe gider, karanlıkta eğlenirdik. Işık nedir bilmezdik. Işık yoktu çünkü. Arada ışıktan bahseden insanlar görürdük, güler geçerdik. Karanlıkta büyümüş biri, karanlıkta yaşayan biri, hiç görmediği birşeyi nasıl idrak edebilirdi ki! Hayat karanlık içinde devam ediyordu işte. Doğal ve gerçek olarak.
Bir sabah her zamanki gibi uyandım yine. Penceremi açıp karanlık güzel şehrime baktım. Apar topar giyinip, saçlarımı taradım ayna karşısında. Ayakkabılarımı da giyip çıktım sokağa. Arabama atladığım gibi ofise doğru gitmeye başladım. Yine trafik almış başını gidiyordu. Birkaç kere sövdüm acemi şoförlere, sonunda vardım. Masa başı işti benimkisi. Ofiste yirmiye yakın insanla beraber çalışırdık. Öğlenleri herkes arkadaş çevresiyle yemeğe gider, kimisi de kendi çapında evden getirdiği yemeğini yerdi. Ofise girer girmez pencere kenarında oturan Selim Beye selam verdim. O da bana “Günaydın Lale” diye gülümseyerek iade etti selamımı. Selim Bey ofisin en yakışıklı adamıydı. Ofisteki birçok kadın ona aşıktı denilebilir. Hatta bu bayanların içinde evli olanlar bile vardı. Bu yüzden en çok dedikodusu yapılan kişiydi. Aynı zamanda da ofisin en sevilen, favori, havalı insanıydı. Nedendir bilinmez hepimize göre maddi durumu çok daha iyiydi. Tabi bu da ayrı dedikodu konusuydu. Biraz ilerleyince Şevket beye selam verdim. O da bana selam verdi küçük bir el hareketiyle. Şevket Beyde en kendi halinde ki insandı ofisteki. Ufak tefek çirkince bir adamdı. Pek kimse sevmezdi, zararı da dokunmazdı aslında. Devam ettikçe en samimi arkadaşım Demet’e selam verdim. O da en güzel bayanlarındandı, her lafı bana anında yetiştirirdi. İyi dosttuk. Gerçi zorda oldum mu pek yanımda göremezdim ama çokta önemli değildi benim için. Ardından diğer arkadaşlarımla selamlaştım. Hepsi alımlı ve güzel giyinmişlerdi. Biraz ötede genelde ofistekilerin arkasından çok konuşup dalgaya aldığı Füsun Hanım vardı. O daha alt bir mevkide olmasına rağmen, bizimle aynı ofisi paylaşıyordu. Bakımsız, güzel olmayan bir bayandı. Kimsenin kaile almadığı bir tipti. Bende pas vermeden yanından geçtim ve kendi masama oturdum. Yine yoğun bir tempoyla klasik hayata kaptırdım kendimi. O gün ofisin yoğun temposundan bir ara sıyrılıp az ötede ki cafeye doğru yol aldım. Sıcak güzel bir nescafe içmek istiyordu canım. Her zaman ki yoldan saptım, ara yola girdim. Köşede bir yerde üstü başı kir pas içinde bir adam oturuyordu. Biraz ürkerek yanından sıyrılmaya çalıştım. Bir anda bağırdı “ışık” diye. Şaşırdım. Döndüm adama baktım. Adam bana gülümsüyordu “Aynı tempo, aynı gidişat! Görmüyorsun hiçbirşeyi, farkında değil misin? Işık nerde göster bana!” dedi. Ardından da bir kahkaha patlattı. Ürkmüştüm bu garip adamdan ve hızla kaçarak uzaklaştım.
O adamın söylediklerini birkaç gün önemsememiştim. Ama aklımdan çıkmıyordu. Bazen geceleri rüyamda o sahne tekrar canlanıyordu. Birkaç gün farkında olmadan “ışık” dediğime bile şahit oldum. Ama sonra bunların etkisi kalktı üstümden. Zaman geçtikçe bir şeyler sıkmaya başladı beni. Adamın dediklerinden midir yoksa bir tür bunalıma mı giriyordum anlamadım. Artık gidip gelmek zevk vermiyordu o kadar. Klasik ofis ortamı, günlük trafik, ara eğlenceler bunlar artık hep olası şeyler geliyordu. Aynı şarkının tekrar tekrar çalınması gibiydi ve ben sözleri ezbere biliyordum. Bir şeyler boğuyordu beni bu yüzden. “Karanlık mı?” diye düşündüm de güldüm kendi kendime. Gerçeklik boğar mıydı insanı! Sıkılır olmuştum hayattan ama neydi sıkan anlam veremiyordum. Bir anlamı olmalıydı. Böyle mi bitecekti, böyle mi sonlanacaktı hayatım. Bir an her şey çok boş geldi. Bir an kendimi boşlukta hissettim. Kendimi –daha önce hiç inanmadığım- dualarda buldum ardından. Uykuya dalmadan önce dua ettiğimi fark ettim. Yadırgadım önce ama devam ettim. Hayatım karanlık içinde doğal seyrinde gidiyordu. İş, hayat, monotonluk….
Ta ki bir sabah kalktığımda o imkansız şey olduğunda. Penceremin dışından içeriye doğru bir şey girmişti odama. Işık dedikleri şey buydu heralde. Önce gözlerim kamaştı, anlayamadım, fark edemedim. Nedir diye sorguladım çıkamadım işin içinden. Gözlerimin kamaşması acı verdi biraz. Bakamadım hiçbiryere. Çok küçük bir ışık huzmesiydi belki de ama hiç ışık görmeyen bir göz için oldukça ağır bir yüktü bu. Ayağa kalktım hafifçe, korktum. Gerçek olan karanlıktı peki bu neydi? Işık denilen şey pencereden süzülüp aynaya geliyordu. Perdeyi açmadım korkudan. Ya daha fazla varsa, ya kör ederse beni diye. Anlam veremediğim şeyden korktum. Aynaya gittim, yavaşça ışık huzmesi üstümden geçiyordu şimdi. Aynanın karşına geldiğimde dilim tutuldu. Aynada ki ben değildim. Hergün karanlıkta kalkar, saçımı tarar, bakımımı yapardım. Peki orada ki benken burada ki kimdi! Farklıydım bu ışığın altında. Saçım farklıydı, gözlerim, bakışlarım farklıydı, tenim farklıydı… Her şeyim daha bir farklıydı. Karanlıkta ki siluetim yerine bambaşka bir gerçeklik vardı karşımda. Anlam veremedim. Çok korktum. Hangisi gerçekti? Eski halim mi yeni halim mi? İki tane ben nasıl olurdum. Çözemedim. Bir tarafım gölgeler içinde eski halimdi ama az bir bölümüm çok daha farklıydı.
O gün işe gitmedim. Dışarı çıkmaya korktum. Birazı bile beni muammada bırakmıştı, kafamı karıştırmıştı. Aynada ki bensem eski halim kimdi. Bilemiyordum. İkilemde kalmıştım ve kafam çok karışmıştı. Bir köşeye çekilip o huzmeyi inceliyordum. Yine dualarda buldum kendimi. Kendi içime kapandım. Ya dışarıda da her şey farklıysa aslında diye korktum. Belki korktuğum değişimdi yada gerçek sandığım bu karanlık dünyamın gerçek olmayışıydı. Anlam veremedim. Ama bu şekilde de eve kapanarak yaşamayacaktım. Çoktan bir grup arkadaşım telefonla benim ağzımı arıyordu. Ertesi gün dualarımın etkisinden midir bilemiyorum ama daha bir cesaretliydim. İçimden bir ses “Git ve hayatı bu huzmeyle gör birde.” diyordu.Tüm gücümü topladım ve perdeyi açtım. Beklediğim gibi çok ışık yoktu yine gökyüzünün bir yerlerinden ince bir ışık huzmesi süzülüyordu. Yine gittim giyindim, taradım saçlarımı. Bu sefer ışık altında yaptım bu işlemleri. Eski halimin aslında ne kadar bakımsız olduğunu fark ettim. Daha bir paspaldım iyi olduğumu sanırken. Anahtarımı alıp, arabama bindim.
Yolda giderken hala daha ışık huzmesi takip ediyordu. İnsanların yeni halleri tuhafıma gidiyordu ama merakta ediyordum acaba diğer insanlarda görüyor mu diye? Ofise vardığımda ilk iş güvenlikçiye sormak oldu. Arkadaşlarıma soramazdım. Çünkü dalga geçerlerdi yada delirdiğimi düşünürlerdi. Güvenlikçi garipsedi. Parmakla işaret ettiğim gökyüzüne baktı. Hayır anlamında başını salladı. O görmüyordu anlaşılan. Ofise girdim. Belki konuyu arkadaşlarıma açabilirim diye düşündüm. Girdiğimde pencere kenarında karanlıklar içinde Selim Bey oturuyordu tüm ihtişamıyla. Beni görünce selam vermek için ayağa kalktı. O anda gökyüzünden gelen ışık huzmesinin içine girdi fark etmeden. Şimdi yüzünün ve vücudunun yarısı ışık huzmesi içinde diğer yarısı karanlıkta kalıyordu. Gördüğüm manzara karşısında donup kalmıştım. Selam veremedim. Önce hayal görüyorum diye düşündüm. Ama gerçekti işte. Selim Bey’in yüzünün ışık altında kalan kısmı çirkindi. Saçı başı dağınık, gözleri bir tuhaftı. Giysisi de yamalı ve baya kötü durumdaydı. Karanlıkta kalan tarafı Selim Bey’in normal haliydi. Kafam karıştı. Selim Bey aslında çirkin bir insan mıydı? Yoksa ben mi hayal kuruyordum anlam veremedim. Ama o anda kafama takıldı; Selim Bey bu kadar değişebiliyorsa diğerleri nasıldır diye. Selam veremeden ilerledim. Şevket Beyi gördüm. Onun da bir kısmı aydınlanıyordu ışıkla. Ne kadar saf, temiz bir yüzü vardı. O çirkin adamdan eser yoktu. Giyimi de sade ve çok güzeldi. Ayrıca aydınlıkta kalan dudağı samimi bir şekilde gülümsüyordu. Devam ettim hızlıca. Demet’i gördüm ama ayrı bir şok oldum. O da çirkinleşmişti. Saçları dökük döküktü, gözleri felfecir okuyordu. Ya diğer kızlara ne demeli. Bir kısmı güzelleşmişti ama bir kısmı daha da çirkinleşmişti. Füsun Hanım’ı gördüm o anda. Ne kadar alımlı biri gibi gözüküyordu, asil bir duruşu, şefkatli bakan gözleri vardı. Hele çaycı Halil Amcaya ne demeli. O yaşlı çökmüş gözüken adam daha bir genç gözüküyordu. Bazı gençlerde yaşlı. Herkes değişmişti bir anda. Gerçek yüzleri miydi bunlar insanların yoksa ben mi çıldırıyordum anlam veremedim.
O gün boyunca kimseye ayak uyduramadım. İnsanların bakışlarından bana olan duygularını anlıyordum. En iyi arkadaşlarım dediklerimin bazılarının ışıkta kalan gözleri kıskançlıkla, öfkeyle bakarken, karanlıkta kalan kısımları samimi bakıyordu. Ne büyük ikilemdi! Evimi gittiğimde tüm olanları gözümden geçirdim.Sadece bir ışık huzmesi bu kadar değiştirir miydi hayatı. Yada hayat bu kadar farklı mıydı? Çok kafam karışmıştı. İnsanların ışık huzmesi altında ki görüntüsü farklıydı. İşin daha da tuhafı sadece insanlar değil eşyalarda tuhaflaşmıştı. Renklerin hepsi değişmişti. Bazı eşyalar göründüğünden daha da farklıydı. Anlam verememiştim bu olanlara. Yine dualarla yatağımda uyuya kaldım.
Böyle bir müddet geçti. Artık uyum sağlayamıyordum. İnsanların ışık altında kalan taraflarıyla, karanlık altında kalan tarafları farklıydı. Bir taraftan da şükrediyordum bu sadece ışığın küçük bir huzmesi diye.

Birkaç gün sonra biraz daha alışmıştım bu duruma. Ofise doğru yol almaya başladım. Trafik o kadar sorun olmuyordu artık. Çünkü bana düşünme zamanı tanıyordu. Yine ofise vardım. Klasik selamlarımı verdim. Bütün arkadaşlarımdan yine değiştiğime dair tepkiler aldım. Birkaç arkadaşımı da hakkımda dedikodu yaparken yakaladım. Ama alışmıştım çünkü zaten onların ışık altında kalan yüzlerinden böyle yapacaklarını biliyordum. Artık şunu fark etmeye başlamıştım. Işık altında kalan yüzler kişinin daha çok gerçeğini yansıtıyordu. O gün yine bu ortamdan sıyrılıp biraz hava almak için dışarı çıktım. Huzme hala şehrin üzerine iniyordu. Ama etrafta fark eden kimse yok gibiydi. Derken arkamda bir ses duydum. Bir adam oturuyordu yerde. Başını önüne eğmişti ve yüzü gözükmüyordu. “Işığı görüyorsun değil mi?” Şaşırmıştım. Evet anlamında başımı salladım. “Korkuyorsun değil mi? Endişelisin…” Yine onayladım ürkek bir şekilde. “Küçük bir huzmesi bile bu kadar değiştiriyorsa insanı bütün karanlığın ışığa döndüğünü düşünebiliyor musun? Nedir korkun? Endişen nedir? Gerçeklerle yüzleşmek bu kadar zor mu? Kendi gerçeğinle yüzleşmekten korkuyorsun. Etrafında ki gerçeklerden kaçıyorsun. Peki ne kadar kaçacaksın daha? Karanlık, ışığın yokluğudur sadece. Işık geldiğinde karanlık yok olur. Işık gerçektir. Artık farkına var.” Bu sözler karşısında şok olmuştum. “Peki neden ben görüyorum? Niye bir başkası görmüyor?” diye sordum adama. Adam yine hafif bir ses tonuyla cevapladı: “Çünkü bunun için belki de en uygun zemin sendeydi. Sonra dualarla sen istedin fark etmeden. Sen önce kabullenmelisin ki bulunduğu ortama ışık yaymaya başlayasın. Korkma… Sonuna kadar ilerle. Gerçekle yüzleş.” Bu adamın son sözleri oldu. Ayağa kalkıp uzaklaştı.
Eve vardığımda adamın dediklerini sorguladım. Gerçekten korkuyordum. Kendimle yüzleştim. Olanlarla yüzleştim. Ve fark ettim gerçekten de gerçeğin ışık olduğunu. Artık daha bir farklıydım. Cesaretliydim. Tüm gerçeği görmek istiyordum. Ve o gece tüm kalbimle dualarda buldum kendimi yine. “Karanlığımın yok olmasını, aydınlığa kavuşmayı diliyorum.” Diye akışa bıraktım kendimi.
Ertesi sabah kalktığımda gözlerimi açamadım önce. Kamaştı gözlerim. Sonra açmayı başardığımda anladım nedenini. Penceremden içeri ışık giriyordu. Artık heryer aydınlıktı. Kalbim küt küt atıyordu. Odama baktım. Her şey ne kadar da farklıydı? Renkler, eşyalar, şekiller her şey çok farklıydı. Aydınlık gelmişti dünyama. Yeni bir farkındalığa erişmiştim. Koşarak tüm perdeyi çektim. Ve daha fazla ışığı odama aldım. Şehre baktım. Karanlık yoktu, heryer aydınlıktı. Artık gülüyordum. Korkmuyordum. Her şeyi anlıyordum. Büyük bir sevinçle kendimi sokağa attım. Yürüyerek gittim işe. Işıkta her şeyi görmek istiyordum. O rengarenk güzel çiçekleri, hayvanların rüzgarda titreşen tüylerini, bazen insanların o sıcacık gülümsemelerini, gerçek gökyüzünün rengini… Her şey daha gerçekti. Bu güzel yanların yanında kötü manzaralarda vardı. Ama bu da benim gerçekliğimdi. Kaçmadım onlardan da. Ofise vardığımda herkesin bütün hallerini görebiliyordum. Herkesin bana bakışı da farklıydı. Artık hiçbirşey eskisi gibi olmayacaktı.
Anladım ki karanlık yoktu. Karanlık sadece ışığın yokluğuydu. İnsanlar karanlıkta saklanabilirdi ama ışıkta asla. Zaman içinde o ışığı başkalarının da görmesini sağladım. Diğer ışığı görenlerle toplanmaya ve insanların göremediği karanlıkta ki sorunlara çözüm aramaya başladık. Ve bir sabah ofisin önünde bembeyaz takım elbiseli çok dinç gözüken bir beyefendi gördüm. Bana gülümsüyordu samimi bir şekilde. Anladım ki bana yardımcı olan fakir görünümlü kişi aslında bana yardım eden kocaman yüreği olan bir bilgeydi… Son kez bana tekrar şunu söyledi “Karanlık, ışığın yokluğudur ve ışık yanmadan karanlık yok olmaz…”
Yazar: elvistuna Tarih: 18 Haz 2008
Dünya Taşınıyor(öykü)
Güneş kuru bir sıcaklık getiriyordu. Ağaçlarda ki meyveler bundan etkilenmiş, çoğunun içindeki sıvı buharlaşmış, çürümeye yüz tutmuştu.
Mehmet şemsiye olmasa dışarı bile çıkamazdı. Hava da öyle bir sıcaklık vardı ki bu her şeyi kurutuyordu. Mehmet kışın soğuğunu hissetmiş gibi birden titredi. Bu vücudunun anlık sıcaklık değişimi idi. Ardından hapşırdı. Elma ağacının yanındaydı.Dallarda sağlam kalmış birkaç elma arıyordu. Bir tane gördü. Elma ağacın en tepesindeydi. Oraya çıkamazdı. Kısa sürede olsa güneş ışığına maruz kalmak tehlikeli olurdu. Düşündü. Şemsiyesini kullanabilirdi. Şemsiyeyi kapattı. Bir sopa gibi yaptı. Bir iki zıplamadan sonra dalda gördüğü elmayı yere düşürdü. Şemsiyesini tekrar açtı. Yerdeki elmayı eğilip aldı. Ardından hızlı adımlarla evine girdi. Mutfağa geçti. Annesi her zamanki gibi uğraşacak bir şeyler bulmuş bu, sefer tahta dolap raflarına ıslanmasın diye koyduğu gazetelerin eskilerini kaldırıp yerlerine yenilerini koyuyordu.
Mehmet “bak anne bahçedeki ağaçtan yere elma düşürdüm. Kolay oldu. Ama kafama biraz güneş sıcaklığı geçti.” Diye konuştu.
Mehmet’in annesi “oğlum kendi düşen ağlamaz. Dışarıya çıkılmayacağını biliyorsun.” Diye karşılık verdi.
Mehmet “anne kışa kadar bu elmalardan tadamam. Devletin seraları beni tatmin etmiyor. Verdikleri yemeklik sebzeler. Meyveyi çok az veriyorlar.” Dedi Mehmet’in annesi cevap vermedi. İşi ile meşgul olmaya devam etti.
Mehmet keyif içinde odasına girdi. On senedir elma yiyememişti. Şimdi onu afiyetle midesine indirecekti. Masa üzerinde ki gazeteyi eline aldı. Koltuğuna oturdu. Bir taraftan elmasını yedi diğer taraftan gazetesini okudu. İlginç bir haber gözüne ilişti. Haber “dünya taşınıyor. Yeni bir gezegen bulundu. Uzay gemileri bu iş için hazırlanıyor. Yolcular için çağrılar yapılıyor.” Diyordu. Bu müthiş bir haberdi. Şimdiye kadar bu gezegeni terk eden çok olmuştu. Ama hep sonu belli olmayan bir yolculuğa çıkılmıştı. Şimdi ise yaşanabilecek bir yer bulunmuştu. O yüzden Mehmet sonu belli olan yer gidecekti. Karar verdi .Elmasını bitirdi. Müjdeyi annesine vermek için mutfağa geçti. Annesini gördü.
“Anne gazetede bir haber okudum Yeni bir gezegen bulmuşlar. Yolculara çağrı yapıyorlar.Nasıl olsa bir gün bütün insanlar bu gezegeni terk edecek. Ben gitsem izin verir misin?” dedi.
Mehmet’in annesi “ Oğlum sen o gezegene gidersen beni bir daha göremezsin. Baban bir macera uğruna uzayın derinliklerine gitti. Sen gidersen ben yalnız yapamam. O yüzden ben de geleceğim.” Dedi. Mehmet sevincinden dört köşe oldu. Hazırlıklara hemen başladılar. Cihazları ile eşyalarını anti madde yaparak bir kutuya hapsettiler. Sinyal verip devletin taşıyıcı hava arabasını beklemeye başladılar.
Herkes odasında mutlu idi. Mehmet ve annesi kendi odalarında gidecekleri gezegeni monitörden izliyordu. Öyle harika yerler vardı ki ağaçların çokluğu onları coşturmuştu. Gezegen yırtıcı hayvanlardan bilim adamlarınca temizlenmiş, yaşanılır hale getirilmişti.
Mehmet önündeki cihazdan uzay gemisinin bilgi merkezine girdi. Oradan gemide altı milyar insanın olduğunu öğrendi. Bu dünyanın dörtte bir sayısı idi.
Mehmet annesine yöneldi. “Anne bak dünyayı artık tamamen terk ediyoruz.” Dedi. Mehmet bilgi merkezinden uzay gemisinin hızını da öğrendi. İnsanlar gezegene ancak on yılda ulaşabileceklerdi. Bu Mehmet için gemiyi gezmek ve yeni şeyler öğrenmek demekti. Önce makineden çıkan, kremsi, beyaz biyolojik yiyeceğini tadacaktı. Çünkü mutluluk karın tokluğunda yatıyordu.
Mehmet için her şey yeni başlamıştı. Annesinin kaldığı odanın koordinatlarını cihazına kayıt etti. Sonra oradan ayrıldı. Açık alan denilen yere doğru hareket etti.Orası gezmek ve eğlenmek için tasarlanmıştı. O yer öyle büyüktü ki tepede asılı duran yapay güneş bu büyüklüğü ortaya çıkarıyordu. Mehmet yapay güneşin çapını biliyordu. Bu ayın onda biri büyüklüğüydü. Ve ondan defalarca büyük gezi ve eğlenme alanı sanki yapay güneşi yutmuştu.
Kendisi gibi gençleri toplandığı ve eğlendiği bir bar buldu. Yüksek seste müzik çalıyordu. Mehmet “ne güzel bir ses.” Diye düşündü. Dinlediği şey şu an ona tarifi gizli duygular yaşatıyordu. Bir süre kendini melodinin sarhoşluğu içine bıraktı.
İradesini kullanmazsa kendini müzikten kurtaramayacağını gördü. Melodiden hipnoz olmak üzereydi. Müziğin durduğu bir anda hemen bardan dışarı çıktı. Kurtulmuştu. Ama yaşadığına değmişti. Refref parkına doğru yol aldı.Oraya varınca kendine bir refref seçti. Bindi. Uzay gemisinin sancak tarafına doğru havadan hızla yol adı. İnsanların boş uzaya baktığı yerde durdu. Oturabileceği bir yere geçti. Her kes gibi o da boş uzaya bakarak dünyanın taşındığına şahit olmaya başladı.Uzay gemisinin derinlere doğru ilerlediklerini gördükçe yeni gezegenin heyecanı içinde coştu durdu. Diğer taraftan milyonlarca yıl yaşanmış bir gezegeni terk etmek ve bunun acısını silmek zor olacaktı.
Mehmet uzay gemisinin ihtişamının yeni yeni farkına varıyordu. Oturduğu yerden diğer insanlar gibi karanlıkta ki yolculuğu değil az önce refrefi ile üzerinden geçtiği o yarım küre şeklinde ki dev yapıya odaklanmıştı. Işıklar saçan yer hemen güvertenin önüydü. Mehmet’in oraya gitmesi dakikalar alacaktı. Yapı yakın gibi görünüyor ama bu onu yerinde simetrik olarak duruşuydu. Mehmet bir süre sonra başını derin karanlığa çevirdi.
O nereye baksa hep inanılmaz görüntüler ile karşılaşıyordu. Şimdi ise önünden devasa bir yıldız geçiyordu. Bu Mehmet’i yerinde biraz daha tuttu. Alevler açık seçik görülüyordu. Uzay gemisi yıldıza uzaktı. Fakat yıldızın sıcaklığını az da olsa hissedebiliyordu. O an güverte insanlarla dolmaya başladı. Yıldızın ateşi ile ihtişamlı görünüşü herkesi buraya çekmişti. Yer müsaitti. İnsanlar seyre oturduklarında hala boş yerler vardı. Mehmet bunu kendi koltuğundaki cihazdan görebiliyordu. Cihazı biraz kullanınca öğreneceği çok şeyin olduğunu tekrar gördü.
O yarım kürenin ne olduğunu bulmak zor olmadı. Bilgileri bulunca tüyleri diken diken oldu. Yapının ışık saçması görünmez ve gizli hatların gerilimiydi. Yarım küre pi/iki derinliğindeki atom altı boyutlara kapı açıyordu.Mehmet bunu bir yerde duymuştu. Evren atom altı quarklarda gizliydi. İnsan boş uzayı çıkacak olsa sadece bir atomun dışına doğru giderdi. Ve kendini yine geldiği yer gibi bir uzayda bulurdu. Makro derinlikler ve mikro derinlikler sonsuzdu.
Mehmet şu an ki yaşadığı evrenin libnit adlı kürede ki herhan gibi bir quarkın içinde olduğunu biliyordu. Bunları düşününce daha da heyecanlandı. Demek insan oğlu evreni vücuda getirebilmişti. Yarım kürenin niçin yapıldığını öğrendiğinde biraz endişelendi. Çünkü uzay gemisi kaza geçirdiğinde ölen insanların ışık zerrecikleri olan öz ruhları libnit, cihazına çekilecek ve önceden belirlenmiş olan atom altı evrenin bir köşesine götürülecekti.
Mehmet koltuğunda ki cihazdan bu yeri de öğrendi. Önce bir gezegeni gördü. Ve bir bina ile karşılaştı. Burada ramea isimli ileri teknoloji içeren bir kutu vardı. Işık zerrecikleri olan öz ruhlar ramea kutusunun içine çekiliyor ardından onlara beden giydiriliyordu. Tuhaflıklar bununla da bitmiyordu. O atom altı gezegende insanların yaşadığını gördü. Belli bir yerde onun üzerinde piramit dizili ve onların çevresindeki halka olmuş insanlar secde eder gibi başlarını piramide doğru eğip kaldırıyorlardı.
Allah’ı düşündü. “Peki Allah bunun neresinde.” Dedi içinden. Elbet Allah’ı kimse geçemezdi. Onun geçilmezliği kutsal ışığında yatıyordu. İnsan bir evren meydana getirse de bilgi de Allah’ı geçemezdi. Mehmet her şeye sahip olup gayenin de var olduğu bir hissin her zaman bir umuda ihtiyaç olduğunu biliyordu. Ona madde veya bilgi bir şey veremezdi. Mehmet’in istediği bekleyişti. Bu bekleyişte Allah onu kabz eder ve korurdu. İşte insan böyle kendini güvende hissederdi. Buna rabıta deniyordu.
Uzay gemisi devasa büyüklükteki yıldızı on dakika içinde geçti. Seyir için bekleyen insanlar güverteyi boşaltmaya başladı. Mehmet keşfetmenin heyecanı içinde koltuğundan kalktı. Refrefine bindi. Havalandı. Yarım küreye doğru yol aldı.
Giderken aşağıya bakmayı da ihmal etmiyordu. Keşfedilecek çok şeyin olması milattan sonra üç binli yılların bir güzelliğiydi. O an coşkusu doğum günü olduğu için daha da arttı. Üç bin elli dokuz yılına dört yüzüncü yaşı ile girmişti. Karşısında gördüğü libnit adlı küre bu gün için kendine verdiği güzel bir ödül olacaktı.
Küreye yaklaşmıştı. Şimdi ışıklar daha da parlak görünüyordu. Mehmet küreye gelince refrefini koyacağı yere doğru alçaldı. Durdu. Refrefinden indi. Yapıya baktı. Som altındandı. Başka şey de beklenemezdi. Çünkü altın ancak milyonlarca yıl sonra yok oluyordu. Bir koridordan geçti. Kendisi gibi keşif için gelenleri gördü. Hepsi bir top büyüklüğünde ki küreye bakıyordu.
Küre altından bir sütunun üzerinde duruyor, sütun da küçük bir piramidin tepesindeydi. Görüntü muhteşemdi. Bir bilim adamı anlatıp duruyordu. Libnitin keşfini konuşuyordu. Bu bilgiye dünyada arkeolojik kazılar ile ulaşılmıştı. Bulunan şey Mısır’daki Gize kumlarının derinliğinden çıkan İsis’in kütüphanesiydi.. Bir uzay kayığı bulunmuş ve içinde ki kitapların da sırlar barındırdığı öğrenilmişti. Libnit cihazı da bu bilgilerden biriydi.
Şimdi bilim adamı “gezimize katılmak isteyen varsa ellerine ki şu gördüğünüz orni den alsın.” Dedi. Mehmet bir tane aldı. İnceledi. Üzerinde üçgenler vardı. Kombinezonları esrarlı bir his veriyordu. Orada bulunan yirmi kişi orni den birer tane aldı. Bilim adamı tekrar talimat verdi.”Hazır dediğimde üçgenlerin hepsine basacaksınız.” Dedi. Ardından libnitin yanına gitti. Küreye akım verdi. “Hazır, başlayın.” Dedi. Yirmi kişi birden şeffaf bir görüntüye büründü. Sonra kayboldular.
Mehmet bir an için sağına ve soluna baktı. Herkes oradaydı. Amma zaman ve mekan değişmişti.
Bilim adamı. Işınlanılan yerin odak cihazına giden akımı kapattı. Mahiyetindeki yirmi kişiye malumat vermeye başladı. “Şu an Labion piramidindeyiz. Yapı som altındandır. Duvarlarda gördüğünüz hiyeroglifler büyük esrarın kayıtlarıdır. Hitit çivi yazısı ile yazılmıştır. Çözümlemeyi bilen varsa gezi sonunda okuyabilirler. Şimdi sizi bu piramide isim veren labion cihazına götüreceğim.” Dedi
Odanın içi aydınlıktı. Ama görünürlerde hiç ışık kaynağı yoktu. Mehmet kendini ilk defa bir firavunun hissettiği duygulara kaptırdı. Onlar hep saraylarında gizemlerle dolu odalarından hiç dışarıya çıkmazlar ve evrenin gizli bilgileri ile meşgul olurlardı.
Mehmet “Acaba bilmek derinlere dalabileceğimiz esrarı gizlemek mi. Eğer öyleyse kimse bir şey bilemez.” Dedi içinden. Diğer taraftan herkes tarafından bilinen şey bilgi değil bir araçtı. Bil bulmak demekti. B ve L harfleriydi. Az önce bilim adamı duvarlardaki büyük esrar kayıtlarından bahsetmişti. Üstelik yazıların hiyeroglif olması bilinmeye bir engeldi. Mehmet “faydası dokunmaz.” Diye düşündü. Ama onun için yazı bir avcı bilgi de avdı. Cennetsi hislerin beslendiği yegane kaynak ise gizlenen esrarlardan gelirdi. Şimdi daha iyi anlıyordu. Kendini bir firavun hissetmenin tek yolu salt gerçeğin gizli olması ve onu bir miktar çevreye hissettirebilmekti.
Yirmi kişilik grup koridordan geçerken duvarlardaki kabartmalara göz gezdiriyordu. Bilim adamı bunlardan birinin önünde durdu. “Bu gördüğünüz kabartma Aldaberan yıldız sistemi. Burada on tane gezegen var. Şu gördüğünüz üçüncü gezegen Sions gezegeni. Yani buraya gelirken kullandığımız libnit cihazının geldiği yer. Bu gezegenden gelenler arkaik dönem öncesi dünyaya gelip yerleştiler. Onlar matematikte çok ileriydi. Onlar Külik ve igmir matematiğini kullanıyorlardı. Bu matematik türlerini henüz insan oğlu keşfedebilmiş değil. İşte onlar Atlantis ve Mu kıtası uygarlıklarını kuran, insan olmayan ama ondan daha zeki varlıklardır.” Dedi.Sonra yürümeye başladı. Ardından diğerleri.
Bir kapının önüne gelindi. Bilim adamı önündeki kolu çevirdi. Kapı açıldı. İçeride kare şeklindeki bir taşın üzerinde duran küre gözüktü. Yeşilimsi ışıklar saçıyordu. Odağına doğru ışık sönüktü. Bilim adamı anlatmaya başladı.
“Bu gördüğünüz labion Hiyapin evrenindeki düşünen varlıkların yazdıkları yazıdan kendine görünmez ve gizli bir hat çeker ve kutsal ışık akışını sağlar. Bununla varlıklar düzene girer. Kısaca şöyle. Yaratıcımız bizim kaderlerimizi katında bulunan levhadaki yazılar ile yönetiyor. Labion ise hiyapin evrenindeki metafiziği yönetiyor. Bu elbet yaratıcımızdan aldığımız örnekle oldu. Bir yazı nundur. Nun kanalize demektir. Rabıtası çok büyüktür. İşte her bir kitap nun cihazıdır. Metafizik olarak çalışır. Bu gördüğünüz labion da metafizik olarak çalışır. Kendinize “biz nasıl düşünüyoruz?” sorun. Aynı cevap labion cihazı içinde geçerlidir.”
Mehmet sevindi. Az da olsa düşündükleri bilim adamının söyledikleri ile çakışıyordu.
Bilim adamı “şimdi piramitten dışarıya çıkacağız. Sakın şaşırmayın.” Dedi. Arından “herkes ornilerinin üzerindeki üçgenlere bassın.” Dedi. Birden herkes şeffaf bir görüntüye büründü. Sonra kayboldu. Piramidin dışına ışınlanmışlardı. Manzara onları şaşkına çevirdi. Böyle bir şeyi daha önce hiç görmemişlerdi. Atmosfer ve yer arası öyle parlaktı ki insanın bundan hoşlanmaması mümkün değildi. Gök yüzünü aydınlatan yıldız yoktu. Grup havada uçan insanları fark edince ilgiyle bakmaya başladılar. Çünkü uçanlar bir cihaza veya alete ihtiyaç duymuyorlardı. Bilim adamı, “bu gördüğünüz uçan insanlar teknolojiye ihtiyaç duymayan kişiler. Gezegende yaşayanlar bilgilerini bir kitaptan alırlar. O kitap ki yaratıcının sırlarını içerir. İşte bu insanlar bir söz ile veya bir düşünce ile hem uçarlar hem bir anda mekan atlarlar. Biz dünya insanoğlunun da böyle olmasını istedik ama uzay evreni yöneticileri buna izin vermedi. Biz de bunu libnitimizde denedik.” diye konuştu.
Mehmet “bir şey sorabilir miyim?” dedi.
Bilim adamı “tabi sor.” Dedi.
“Bu gezegenin ismini söylemediniz.”
“Haklısın. Söylemedim. Bu gezegenin ismi Mavi Ay. İçinde hayat olan aynı bölgede iki gezegen daha var. Sessiz Tepe ve Göbekli isimlerinde. Üç gezegenin de bir yıldızı yok. Çünkü hepsi yapay olduğu için her şey düşünülmüş.”
Mavi Ay gezegeni ağaçlar ile doluydu. Hepsi devasaydılar. Bilim adamı ve grubu bir ormana girdiler.Bir domates ile karşılaştılar. Domates bir ev büyüklüğündeydi. Az ilerlediler. Bu sefer bir mısır ile karşılaştılar. Koçanı ise beş katlı bir apartman büyüklüğündeydi. Bilim adamı bu durumu açılamaya başladı.
“u gezegendeki ağaçların, meyvelerin ve bitkilerin devasa olması gezegenin oluşum süreci içinde bulunduğu içindir.Dünyadaki dinazorları düşünebiliriz. Onlar da devasa büyüklükteydi. Ağaçlar ve bitkilerde öyleydi. Bu doğanın işlenmemiş olduğunu gösterir. Doğa da zaman geçtikçe bitkiler ve canlılar küçülür. İşte bu her şeyin kendi formunu bulması anlamına geliyor.”
Bir akar su kenarına geldiler. Bilim adamı “yemek molası verelim.” Dedi. Sonra elindeki cihaza ayarlama yaptı. Ormana tuttu. Bir iki dakika içinde bir geyik yerde sürüklenerek geldi. Bilim adamı cihazı ile geyiği et parçaları haline getirdi. Sonra geyik yenecek kıvama geldi.
Grup geyiği keyifle yedi. Akarsudan içtiler. Suyun tadı muazzam güzeldi. İçenlerin hepsi beğenmişti. Az sonra hatıralara daldılar. Biri “ben böyle bir şeyi daha önce hiç hissetmedim.” Dedi. Başka biri “bu yaşadığım tarifi gizlenmiş bir coşku.” Diye konuştu. Mehmet ise içtiği suyun verdiği inanılmaz duygularla kendi kendine “cennete mi düştüm.” Diyordu.
Bilim adamı da akarsudan içti. Bir müddet sustu. Meskalin yaşıyordu. Sonra konuşmaya başladı. “Tarihte filozofların büyük İskender’e “sen cennetteki lethe ırmağına ulaşmak istiyorsun” sözünde geçen ırmağın bir benzeri de bu akarsu. Bahsettiğim lethe ırmağı içenin bütün acılarını unutturur ve ona gençlik ve ölümsüzlük verir. Bu ırmağın ismi kapuksidir. İçene dünyada tarifi gizlenmiş hisleri yaşatır. Gençlik ve ölümsüzlük verir. Biliyoruz ki biz insanlar bu ırmaktan içmekle artı bir değere kavuşuyoruz. Bilim ölümsüzlüğü bu kapuksi ırmağına da taşıdı. İçtiğiniz suyun tesiri metabolizmanızın işleyişi ile yavaşlayacak. Bu ırmağın kaynağında ışık var. Özelliğini de bundan alıyor.” Diye konuştu.
Grubun içinde kimyager olan Belil isimli kişi bilim adamına sordu. “Bu Mavi Ay gezegeninde bitkiler fotosentezini ne ile yapıyorlar. Görüyoruz ki gezegenin bir yıldızı yok.”
Bilim adamı “Bilim adamlarımız Mavi Ay için her şeyi düşündü. Gezegene bağımsız hareket eden ışık zerrecikleri yerleştirdi. Onların ışığı kutsaldır. Çünkü onlar öz ruhtur. Bitkiler bu ışığı aldıkça daha da coşarlar. Ve devasa büyüklüğe ulaşırlar. Bu onların hormonal dengelerinin bozuk olduğu anlamına gelmez. Işık zerreciklerinin aydınlığı hiç bitmez. Sonsuza kadar sürer.” Dedi. Gruptan bir başkası “biz insanlar kutsal ışığı kullandığımız için uzun ömürlüyüz. Bitkiler de bilinç olsaydı onlarda bizim gibi kurumaz ve ölmezdi.” Dedi
Bilim adamı “Kutsal ışık üzerinde araştırmalarımız sürüyor. Kutsal kitaplar bunun kaynağının hep yaratımız olduğunu söyler. Biz bilim adamları henüz böyle bir kanıt bulmuş değiliz. Ama başka bir şey bulduk. Her şey kutsal ışık barındırıyor. Diyebiliriz ki düşünsel bağlantılarda ki rabıta sonsuzdur. Belki biz yokuz. Ama düşündüğümüz için varız. Bu da düşünce kudretinin büyüklüğünü gösterir.” Diye konuştu. Ardından “şimdi geri dönme vakti geldi. Herkes ne yapacağını biliyor. Ornilerde ki üçgenlere basacaksınız.” Dedi. Bilim adamı ve mahiyeti labion piramidine ışınlandılar. Sonra libnit bağlantısına akım verildi. Bilim adamı ve yirmi kişi atom altı hiyapin evreninden ayrılıp uzay evreninde seyreden istasyona ışınlandı.
Mehmet keyif içindeydi. Akarsudan içtiği su henüz etkisini kaybetmemişti. Ama uzun süre annesinden ayrı olduğu için daldığı hayalden uyanabildi. Refrefine bindi. Cihazından annesinin kaldığı odanın koordinatlarını takip ederek havadan hızla ilerledi.
Kapının önündeydi. Açtı. Annesi ekranda komedi programını izliyordu. Mehmet’i görünce “nerede kaldın. Burada bir şey yapamadım. Lavabo ihtiyacım oldu. Ancak uzun uğraşlardan sonra lavabo kabinine girebildim.” Diye konuştu.
Mehmet “anne senin cihazın var. Ona sesli talimat vererek işlerini görebilirdin. Unuttun mu?” dedi.
“Ben bilemedim. İnsan cihazlardan uzak yaşayınca böyle benim gibi teknoloji özürlü oluyor.”
Mehmet “anne karnın aç mı?” diye sordu.
“Hayır. Ya senin?”
Benim aç değil. Biraz önce geyik yedim. Anlatması uzun sürer. Şimdi benim çok uykum var. Gidip yatacağım. Bir hafta uyuyacağım.” Dedi.
“İyi uyu da büyü.” Dedi Mehmet’in annesi.
Mehmet önce uyuma kabini kıyafetlerini giydi. Bu şekilde daha rahat olacaktı. Sonra kabine geçti. İçine girdi. Uzandı. Kabinin kapağını örttü. Gözlerini kapattı. O an kabinde yeşilimsi bir ışık meydana geldi. Bir haftalık uyku keyif içinde başladı.
Uzay gemisinde isyan çıkmıştı. Zenci insanlar bir araya toplanmış uzay gemisi yöneticilerinden kendilerine daha çok özgürlük istiyorlardı. Zenci isyancılarından bir grup uzay gemisinin güç kaynağını ele geçirdi. Güvenlik boş uzayda seyreden gemiye zarar gelebilir diye ateş açmıyorlardı. Zenci isyancılar bunu gördükçe daha provake oldular. Bu sefer yönetimi ele geçirmeye çalıştılar. İsyancıların ellerindeki silahlar şok aletiydi. Bu gemide herkesin kullandığı bir silahtı. İsyancıların başı Malkom isimli zenci henüz yeni karşılaştığı güvenliğin kullandığı silahlar onu isyandan biraz caydırdı. Gemi yönetimi toplanmış ve etik olmayan bir karar almıştı. İsyancılara germiyan isimli silahlar ile karşılık verilecekti. Sonunda zenci isyancıların yarısı bu silahlar ile moleküllerine ayrıldı. Kaçan diğerleri ise uzay gemisinin büyüklüğünden faydalanarak sağa sola dağıldılar. Ama çatışma hala sürüyordu.
Kapı hızla çalmaya başladı. Dışarıdaki “beni öldürecekler. Ne olur açın kapıyı.” Diyordu. Mehmet acele ile uyandırılmalıydı. Annesi bir belayı hissetmiş ve oğlunu uyandırmaya çalışıyordu. Cihazı aklına geldi “Uyku kabini. Hemen kapakları aç.” Diye komut verdi. Kapaklar birden açıldı. Mehmet uyandı. Annesinin telaşını gördü. Öğrendi. Kapıda istenilmeyen biri vardı. Anne oğul bir müddet bekledi. Kapıyı açmadılar. Kapıdaki istenmeyen kişi uzaklaştığında rahat bir nefes aldılar. Mehmet o kişinin zenci olduğunu görmüş ve yüz ifadesinden neye bulaştığını anlamıştı.
İsyan uzay gemisinin dışında da devam ediyordu. Mehmet çarpışmayı odasından açık seçik görebiliyordu.
On yıl çabuk geçmişti. Ü, ç uzay gemisi ile dünyadan taşınan on sekiz milyar insan yeni keşfedilen gezegene inmiş ve uygarlıklar kurmaya başlamıştı. Mehmet o ara sevinç içindeydi. Müjde ile annesinin yanına geldi. “Anne müjde. Babamı gördüm.” Dedi.
SON
Yazar: Efe Elmas Tarih: 11 Haz 2008
1 (Toprak)
O zaman kaç yaşımda olduğumu hatırlamıyorum. Sanırım 16 yaşlarındaydım. Evet öyleydi. Sonbahardan yeni çıkmış kışa giriyorduk. Hava geçmiş yıllara göre baya soğuktu. Ağaçların hepsi yapraklarını çoktan dökmüş, dökülmüş yapraklar bile çürümüştü. Fırtına almış başını gidiyordu, dizginleyen hiçbir güç yoktu sanki! O gün hava daha da bir soğuktu. Doluya benzeyen kar yağıyordu. Çünkü arada camımıza vuran doluların sesini rahat duyuyordum. Tabi rüzgarın sesi bazı sesleri bastırıyordu. Hatta o hafta bir ağaç yıkılmıştı, rüzgara yenik düşmüştü. İşte o olay dizisi böyle uğursuz bir günde başlamıştı. Gece 12′ye geliyordu. Hayır hayır, saat gece 1′e geliyordu. Çünkü sadece bir kere dong sesi duymuştum olay anında. 3 arkadaştık. Eğleniyorduk. Cipsler, kolalar, şamata… Sonra inanılmaz fikri Mustafa attı ortaya “Hadi Cin çağıralım!” Hepimiz güldük tabi. “Sen çağır biz gelirse katılırız.” Diye espri bile yaptım. Ama ısrar etti. İyi de inanmıyorduk ki neden çağıracaktık, zevk olsun diye mi? Sonunda ikna olduk. Oturduk, kahve fincanını koyduk. Kardeşimin okul için kullandığı harfleri aldık. Dizdik. Mustafa başladı duaya. Sanırım üç ihlas bir fatiha okumuştu sonra bir de bilinmedik bir dua. Önce fincan m’ye gitti sonra e’ye ardından teker teker r-h-a-b-a. Gelmişti! Hepimizin sesi kesildi. İnanamıyorduk. İlk yapıştı, cin gelmişti. Bu kesindi çünkü kimse fincanı oynatmamıştı. Sonra fincan tekrar haraket etmeye başladı; n-e-o-l-d-u durdu, devam etti s-e-s-i-n-i-z-k-e-s-i-l-d-i! Fincan tekrar durdu. Bu sefer gülme işaretine gitti. Bizim oraya çizdiğimiz sıcak bir gülümseme idi ama bu varlığın böyle güldüğüne inanmıyordum. Fincan devam etti: m-e-r-a-k-e-t-m-e-y-i-n-b-e-n-s-i-z-i-n-s-e-s-i-n-i-z-i-t-e-m-e-l-l-i-k-e-s-e devamını getiremeden Özgün masayı ittirerek kalktı. Tüm harfler ve fincan masayla beraber yere yığıldı. O anda rüzgar daha güçlü esmeye başladı. Pencere sertçe kapanıp açılıyordu. Normalde bu kadar sert çarpmaya camların kırılması gerekirken kırılmıyordu. Özgün iki küfür salladı. Hepimiz korkudan donmuş kalmıştık. Özgün aramızda en çok korkan olmuştu. Sanırım, geceleri zaten karabasan yaşıyormuş. “Allah belasını versin!” deyip çekti gitti. Mustafa’yla ben kalmıştık. “Ben de gitsem iyi olur.” dedi Mustafa. Ceketini alıp o da gitti. Evde tek başıma kalmıştım. Annem, babam ve kardeşim tam bu kışın ortasında yazlığa gidecek zamanı bulmuşlardı. Onlara gitmeyin diyecektim ama korkudan çenem bağlanmıştı ve önümde yıkık masa ile sandalyede bir başıma oturuyordum. O cümleler hala aklımdaydı. O şeyin cümleleri. İsmini hala tam olarak söyleyemem. Sadece o şey demekle yetinirim. Sanırım cesaret edemiyorum. Neyse yavaşça ayağa kalktım. Masayı düzelttim. Harfleri kardeşimin çantasına koyup, fincanı da mutfağa doğru götürmeye başladım. Tuvaletin yanında geçiyordum. Tuvaletimin de geldiğini farkettim ama girmeye korkuyordum. Hani anlatırlar ya klasik tuvalette yaşanan olaylar. Öyle bir zamanda ister istemez etkiliyor insanı saçma diye güldüğümüz hikayeler. O sırada tuvaletin ışığı kapandı, tekrar açıldı. Kapandı ve açıldı. Bir çığlık kopardım ve mutfağa ışığa doğru koşmaya başladım. Aslında koridorunda ışığı açıktı ama o anki psikoloji ile oraya koşmaya başladım. Işık varsa güvendeyim mantığıyla. Mutfağa adım attığımda tüm evin elektrikleri kesildi. Elimde cin çağırdığımız fincanla kalakaldım mutfakta. Hiçbirşey yapamadım. Artık elim ayağım titriyordu. Ensemde bir kaşınma hissettim. Tüm tüylerim diken diken oldu. Bu kaşınmayı size anlatamam. Sanki içerden geliyordu kaşıntı. Ve o beklemediğim ürkünç ses: Deniz beni özledin mi! Ve korkunç bir kahkaha evin içinde yankılandı. Hayır, aslında kafamda yankılandı! Kafamda, hala erkek-kadın karışımı, fısıltı ve sinsi ses yankılanıyordu. Ardından bir defa dong sesi duydum. O sırada korkudan fincanı elimden bırakmışım, dong sesinin yankılanmasından dolayı kırılma sesini bile duymamıştım. Hiçbirşey göremiyordum. Kaçmak zorunda olduğumu hissettim. Bu hissin nasıl olduğunu size anlatamam. Sanki bir yığın vahşi hayvanla sizi kapkaranlık bir kafese kapatmak gibi. O sırada hissettiğiniz şey ile benzer sanırım. Ama daha kötü… Kaçmalıydım bu kesindi. Ama nasıl?…. İçinizden diyorsunuzdur kapıdan çıkıp kaçsana diye. sanki ben denemedim. İlk yaptığım şey oldu. Hemen koridora çıkıp kapıya yöneldim. Ama kilitliydi. Anahtarı aradım. Karanlık olduğu için elimi bile göremiyordum. Elime tek geçen şey, birkaç tanımlayamadığım nesneyi yere düşürmek oldu. Peki pencereler! Oradan bir umut olabilirdi. Hemen arkamı döndüm ve onla karşılaştım. Belki de o değil. Karanlık içinde bile böyle bir çirkinlik hemen seçilebilir. Nefesimin kesildiğini hissettim. Onun o korkunç gözlerine baktıkça sanki vücudumun her yerine iğneler batıyordu. Kırış kırış yüzü, eğrilmiş ağzı ile burnu ve yüzündeki sinsi gülümseme ile bana bakıyordu. Nefes alamıyordum. O gözlerin parlaması hala daha aklımda. Bir anda kayboldu. Yere yığıldım. Kapının köşesine sindim. Dizlerimi çektim. Çıldıracaktım nerdeyse… Karanlıkta bir başımaydım. Pardon bir başıma değil korkunç bir varlıkla veya varlıklarla mı desem acaba!
2 (Ateş)
Bir sürü düşünce geçiyordu aklımdan. İlk aklıma gelen balkon oldu. En azından dışarısı diye düşündüm. Tirtir titrememe rağmen cesaretimi topladım. En sevdiğim yanımda budur: dayanıklıyımdır. Biraz daha zayıf olsam kesin delirirdim. Neyse hemen koşar adımlarla karanlıkta yolumu bulmaya çalıştım. Gözlerim biraz daha alışmıştı. Bu sırada aklıma mum yakmak geldi. Balkona doğru giderken koridorun sağ tarafındaki raflara yöneldim. Bu sefer yavaş yavaş elimle yokladım. Kapıda ki gibi bir panik yapmamaya çalıştım. Kibriti buldum. Elime aldım. Sonra salona geçtim. Şans eseri o gün mumlar masanın üzerindeydi. Sanırım annem yeni almıştı ve kaldırmayı unutmuştu. Veya farklı bir şeyde olabilir tam hatırlayamıyorum. Mumu da aldım. Zar zor mumu yakabildim. Kibrit kutusunu da cebime koydum. Salondan balkon kapısına yöneldim. Aşağı çektim kolu ama kilitliydi. Anahtarını çevirdim. Hala kilitliydi. Açamayacağımı anladım. Pencereye yöneldim. Pencereden dışarıya baktım. Kimsecikler yoktu ve dolu hızlanmıştı. O sırada pencerede kendi siluetimi gördüm. Siluetimin arkasında yine o belirdi. Hemen geri çekilip arkamı döndüm. Mum ile iyice baktım kimse yoktu. Bu sırada koridorda bir ışık gördüm. Işık ne diye merak ettim. Normalde bu kadar meraklı değilim ama karanlıkta ışık görünce insan seviniyor. Aslında hangi cesaretle bakmaya gitmişim bilmiyorum. Herhalde elimdeki mumun verdiği cesaretle. Koridora çıktım. Işığın benim odamdan yani arkadaşlarımla o olayı yaptığımız odadan geldiğini farkettim. Oraya doğru yavaş yavaş ilerlemeye başladım. Ev içinde dolanmak istemiyordum ama bir umut diye bakıyordum. Belki araba farı belki başka birinin el feneri. Umut işte.. Odaya girdim. Işık dışardan geliyordu. Pencereye doğru yöneldim. Işık kesildi. Mumu gardırobumun üstüne koyup iyice pencereye yanaştım dışarıda hiçbirşey yoktu. Birkaç araba dışında. “Aradığın burada’” diye bir ses duydum. Onun sesiydi. Hemen geriye doğru hamle yaptım, ayağım kilime dolandı ve yere yığıldım. Tam karşıda kapının eşiğinde duruyordu. Geriye doğru gittim. Çok kötü bakıyordu. Onu daha da ürkünç kılan mumun ışığında belli belirsiz olmasıydı. Duvarı işaret etti. Titrer bir vaziyette duvara baktım o şekli gördüm. Bir göz ve etrafında dualar. Ben böyle etkileyici bir şey görmemiştim. Titremem arttı. “Aman Tanrım bu ne!” diye düşündüm. Kulağımda bir nefes sesi işittim ardından da yine o korkunç ses: “Cin gözü” diye fısıldadı. O sırada bayılmışım herhalde. Kalktığımda mum hala yanıyordu. Oda boştu. Duvardaki şekil hala ordaydı. Oraya bakmaya korkuyordum. Orada yerde yığıldığım yerde sinmeye devam ettim. Derken bir ayakkabı sesi duydum. Koridordaydı. Yan odadan yani annemlerin yatak odasından işkence sesleri geliyordu. İki seste hızla bulunduğum yere yaklaşıyordu. Kalbimin atışı arttı. Hayatımda bu kadar berbat bir an daha hatırlamıyorum. Sonumun geldiğini de hissetmiyordum aslında daha çok işkence görecekmişim gibi geliyordu. Kapının kenarında birkaç parmak göründü. Ardından bir kadın çıktı. Saçları neredeyse dökülmüştü, yaşlı bir kadındı. Çırılçıplaktı, her yerinde işkence izleri vardı. Sinsice güldü, dişlerinin olmadığını o zaman fark ettim. Buruşuk parmaklarıyla beni gösterdi. İçeriye tam olarak girdi. Bu sırada ayakkabı sesi devam ediyordu. Yaşlı kadının elleri yüzü her yeri buruş buruştu. Tırnakları upuzun ve sanki çürümüş gibiydi. Tırnaklarını kendi vücuduna geçirdi. Ve aşağı doğru çekerek derisinde -veya bana görünen kadar- kocaman bir yarık açtı. Midem kalktı. Ardından hızlı bir şekilde tüm vücudunu tırmıklamaya başladı. Ardı ardına. Çok hızlanmıştı ve bana da yavaş yavaş yaklaşıyordu. Ayakkabı sesi kesildi ve bir anda kadının yanında o belirdi. Sinsice gülümsüyordu ikisi de. O kadının bağrışları içime işliyordu. Sesi kendisini tırmıkladığı gibi kulağımı da tırmıklıyordu. Mum söndü. Her yeri karanlık bastı. Odam zaten soğuktu bu sefer daha da soğudu.İyice yaklaştıklarını hissediyordum. Tam o sırada zil çaldı. Sanırım beni kurtaran bu oldu. Bir anda hepsi kayboldu. Sesler de kesildi. Hemen cebimdeki kibritle sönen mumu yaktım. Elime alıp koşarak koridordan geçtim. Ağlıyordum. Elektrikler geldi. Her yer aydınlandı. Kapıya geldim ve kapıyı açtım. Karşımda ailem duruyordu. Annem hemen bana sarıldı. Anneciğim öyle sevgi doluydu ki. Kanserden ölmek ona hiç yakışmadı bence. O kadar mutlu birisinin… Neyse sonradan öğrendiğim kadarıyla annem kötü bir şeyler hissetmiş. O yüzden gelmişler. O an, o kapının açıldığı an benim hayatımın en sevgi dolu en mutlu anlarıdır. O zaman zannetmiştim ki bu olay orada kapanacak. Aile geldi, kötülük gitti, olay kapandı! Ailemin gelmesiyle artık o anların hiçbiri kalmayacak sandım. Daha sonra odama götürdüm Cin gözünü göstermek için. “Bakın” dedim “Görüyor musunuz. Bu size kanıtım.” Annem endişeli şekilde bir babama bir bana baktı. “Şey Denizcim. Biz hiçbir şey görmüyoruz orada!” Benim dışımda gören yoktu o gözü..
3 (Hava)
Bu olay burada kapanmadı tabi. Anlattıklarımdan sonra annemler travmayı geçireyim diye psikatriye gönderdiler. (Tabi amaçları beynimde sorun var mı yok mu diye kontrol ettirmek! Sanki ben anlamamıştım) Neyse doktor birçok testten geçirdi. Benimle uzun uzun konuştu. Sonra olayı anlattım. Çok sakin bir şekilde dinledi. Sakin bir şekilde konuşmaya başladı “Peki korkma, bunlar geçer merak etme. Birkaç gün daha gel” dedi. Annemlere, bende hastalık olmadığını sadece dikkat çekmeye çalıştığımı söylemiş. Tabi bunu daha sonra öğrendim. Bu sırada ısrarlarım üzerine badana yaptılar duvara. Resim şimdi gözükmüyordu. İlk günler böyleydi. Psikatriye gidiyordum, resim artık gözükmüyordu. Biraz rahatlamıştım. Zaten toparlanmam için sıcak bir kucaklama yetmişti, bunlarda cabası. Tabi bir hafta sonra olanlar hayatım boyunca üzerimde taşıyacağım izlere sebep oldu. İlk haftalar daha büyük sorunların gelmesi için ön hazırlık gibiydi! Bir hafta sonra önce kokularla başladı. Uyurken burnuma leş kokusu, yanık kokusu, yanmış kibrit kokusu, ter kokusu, dışkı kokusu vb. gibi iğrenç kokular gelmeye başladı. Yine her zaman ki gibi annemlerin bir halt duydukları yoktu. Bu iyice artmaya başladı. Tüm oda spreyini boşaltmama rağmen geçmiyordu. Kokuların yanında sesler duymaya başladım. Çığlıklar, bebek ağlamaları, bağırmalar, tehditler… Rüyalarımı ise anlatamam, kelimeler yetersiz kalır. Karabasanlar, felaketler, garip mahlukatlar… Her şey kötüleşmeye başlamıştı. Ve bir sabah uyandığımda kardeşimi gözlerini açmış duvara bakarken buldum. Şok olmuş adeta donup kalmıştı. Hemen duvara çevirdim yüzümü. Yine o korkunç şekil; cin gözü… Hemen kardeşime sarıldım. Ağlamaya başladı. Sonra anladım ki başından beri o da kokuları duyuyormuş, cin gözünü badana yapılmadan önce o da görüyormuş halbuki. Bana yaptıkları gibi yapmasınlar diye ses çıkarmıyormuş. Ne diyeceğimi ne yapacağımı şaşırmıştım. Bencilce de olsa tek şahit olmadığım için rahatlamıştım. Annemlere bunlar hakkında bir şeyler söylemedim. Artık uyumak bile istemiyorudum; uyuyup kendimi onların eline bırakmak istemiyordum. Çünkü uyursam gerçekte yapamadıklarının acısını rüyada çıkaracaklarını biliyordum. Ama gün geçtikçe uyuyamadığım , sürekli korku ve endişe içinde olduğum için annem anlamıştı ve aslında çaktırmasa da o da inanıyordu bunu biliyordum.
Artık sürekli annem dua okumaya başlamıştı. Bir şeyleri okutup üfletip eve getiriyordu. Hattan bir gün bilmem kaç imama bir çuvaldızı okutmuş bunu taşı diye gelmişti. Gülüp evin bir köşesine atmıştım. Bazen daha garip muskalar getiriyordu yardım için. Ama nafile işe yaramıyordu .Bir hafta sonra annemle bir medyuma gittik. Civar illerde çok meşhurmuş. Şifalar dağıtır, kısırları iyileştirir, kısmet berek falan verirmiş. İnanmıyordum açıkçası bana saçma gelmişti. Dediğim gibi aslında bu tür şeylere inanan bir insan değilim. Annem her yolu denemek istediği için komşularının öğütlerine kulak asıp bu hocaya götürmeye karar vermiş. Aslında annemde inanmazdı ama anlaşılan bazı tuhaflıkları o da seziyordu ki hayatında yapmayacağı yollara başvurmayı tercih etmişti. Hocanın evine girdik. Girer girmez bir tütsü kokusu karşıladı bizi. İçeriye, odaya girdik. Bir kadın buyur etti bizi. Oda hafif loştu. Tütsü yanıyordu. Duvarlarda dualar, muskalar yazılıydı. Tuvalet olduğunu tahmin ettiğim odanın kapısı açıldı. Hoca usulca içeri girdi. Selam verip oturdu. Gözlerime baktı, anneme baktı. Sonra benim gözlerime bakıp tekrar anneme döndü ve kapıyı işaret etti. Annem usulca kalktı ve endişeyle odadan çıktı. Elimi uzatmamı istedi elimi uzattım. Tuttu. Bir kap su aldı. İçine bir kağıt attı bir şeyler fısıldadı. Suya bakmaya başladı. İşin komik tarafı gözlerini kapatıp bakıyordu. Sonra kafasını sağa sola çevirdi. Göz kapakları titriyordu. Evet anlamında kafasını salladı “tabi efendim.” Diye fısıldadı. “evet nasıl isterseniz.” Sonra ağzı bir sağa bir sola kaydı tekrar fısıldamaya devam etti “anladım efendim, anladım. Doğru doğru”. Gözlerini açtı suya baktı bir şeyler mırıldandı. Benim gözlerime baktı. Tekrar gözlerini kapadı “Gördüm efendim, evet evet” diye fısıldadı. Birkaç dakika sessizce oturduktan sonra gözlerini açtı. Yanındaki uzun değneği elini alıp duvara birkaç kere vurdu. Annem girdi içeri. Yanıma çömeldi. Önce kafasında ki takkeyi düzeltti hoca sonra bir daha gözlerime baktı. Kafasını anneme döndü ve konuşmaya başladı “Derdiniz büyük. Bu oğlancağızın başında büyük ifritler var. Ama merak etmeyin derdiniz devası bende. Benden haber bekleyin. Bir, iki güne kalmadan size cevap yollayacağım.” Dedi homurdanarak. Annem çantasının içine elini attı. Hoca eliyle annemin eline dokundu “Hele bir iyi olsun da ondan sonra verirsiniz.” Dedi. Bizi yine davet eden kadın uğurladı ve eve yol aldık. Bir, iki gün hiç koku, rüya, çığlık olmadı. Hatta duvardaki sadece kardeşim ve benim gördüğümüz resim bile sanki soluklaşmıştı. Her şey tamam heralde sorunu çözdü diye bir umut beslerken bize gelen haberle donup kalmıştım. Telefonla haber anneme geldiğinde annem telefonu düşürmüş koltuğa bırakıvermişti kendini. Hoca, ölmüştü. Hem de ağzı, yüzü heryeri yamulmuş, gözlerinden kan akarak vefat etmiş. Hocanın alnında ise kocaman bir sembol bulmuşlardı. Kocaman bir cin gözü…..
4 (Su)
İnsan kendine soruyor neden diye. Küçük bir oyun, arkadaşlar arasında yapılan bir eğlence bu kadar zarara neden olabilir miydi… Bunu hak etmiş miydim diye düşünüyorum. Ama hayır bence hayır hak etmemiştim. Kafam iyice karışıktı, artık sonumu bekliyordum. Bir hocayı bile bu hale getirdiyse elimden ne gelebilirdi ki. Annem iyiden iyiye strese girmişti. Geceleri yanımda duruyordu ama bir şey değişmiyordu ki. Rüyalarıma bir şey daha eklenmişti sık sık o Hocayı nasıl o hale getirdiklerini gösteriyordu onlar. Uyuyamıyordum….. Ettiğim Arapça dualar bir işe yaramıyordu. Sesler, görüntüler kesiliyordu duayı okurken, vücudum gevşiyordu ama dua bitip 5-6 dakka sonra tekrar başlıyordu. Belli bir süre sonra duayıda bıraktım artık. Ölmek istiyordum ölmek… Sonra bir anda kesildi. Ne rüya kaldı, ne koku, ne ses…. Bir anda bir günde. Şekil gitmemişti ama her şey bir anda bitmişti. Korktum…. Nedensiz şeylerden hep korkarım. Bir hafta geçti hala bir şey yoktu. Hayatım bir haftada biraz daha düzelmiş, annem ettiği duaların yaradığına inanıp rahatlamıştı. Aslında kesilmediğini bunun bir pusu olduğunu sezmememe şaşırdım. Her şeyin bitmesinden bir hafta sonra annemler sadece 10-15 dakkalığına alışverişe gittiler. Kardeşimle ben kalmıştık evde. Geçtiğine inanmak istiyordum ama içim geçmedi dikkat et diye ısrar ediyordu. O gün alışverişe gittikleri gün bunun pusu olduğunu anladım. Evde kardeşimle kalmak biraz daha rahatlatıyordu. Ta ki kardeşimin tuvalete girmesiyle ve girer girmez bir çığlık koparmasıyla tüm huzurum kaçtı. Ben salondan tuvalete doğru ilerlemeye başlamışken, tuvaletten kardeşim çıktı. Çıkanın kardeşim olmadığına adım kadar emindim. Gözlerinin içindeki parıltı, sinsi gülümsemesi üzerindeki vahşet, canilik, sinsilik ve nice bela rahatça okunuyordu. Geri adım attım. “Özlemişsindir heralde Deniz…” dedi pis pis sırıtarak. Bunu demesiyle kulaklarımı patlatacak kadar bir kahkahanın duyulması, bütün muslukların bir anda açılıp şarıl şarıl suların akması bir oldu. Öğlendi öğlen olmasına ama şimdiden içime ve eve karanlıklar basmıştı. Kardeşimin yere yığıldığını gördüm. Ona doğru koşmaya başlarken saçlarımda bir el hissettim. Bir şey saçımı geriye doğru çekti ve sırt üstü yere düştüm. Tam tepemde buna neden olan mahlukatla –belki mahlukat bile bu iğrençliği anlatamaz- gözgöze geldim. Uzun beyaz dökülmüş saçlarıyla, kan çanağı gözleriyle, sarkmış buruşuk memeleriyle, buruşmuş yüzüyle, yamulmuş ve dişsiz ağzıyla kısacası tüm çirkinliğiyle karşımda duruyordu. Bir taraftan korkarken bir taraftan da kardeşimi düşünüyordum. Pis pis güldü. O iğrenç kokan ağzını açtı ve kan kustu yüzüme. Hemen onu ittirip ayağa kalktım. Tenine dokunduğumda insan teni gibi olmadığını fark ettim. Yumuşaktı, balçık gibi. Elimin değdiği yer hafifçe göçmüştü zaten. Gözlerimden yaşlar boşanıyordu fark etmeden. Kardeşime yaklaşmışken o beliriverdi önümde. Ne yapacağımı şaşırmıştım geri adım attım ama arkada o iğrenç kadının geldiğini anlamıştım. Artık iki kişi değillerdi tuvaletten bir tane daha mahlukat çıktı gözü, yüzü akmış iricine ayağı ters kafası kel bir erkek. Kardeşimin arkasından bir tane daha, sonra bir tane daha duvardan geçti. Çoğaldılar. Ne yapacaktım ne edecektim ağzım dilim tutulmuştu. Onların homurtuları bu iğrenç varlıkların ilizyonları öfkemi arttırdı. Ağladıkça ağlıyordum. Bir çığlık attım. Cinlerin bile şaşırmasına neden olacak bir çığlık. Sağ taraftaki komidinde sivri bir şey aradım. Demir bir çuvaldız. Başka daha kalın bir şey saldıracaktım, çarpılacaksam da, öldürüleceksem de yetmişti artık. Sırtımda kadının nefesini hisseder hissetmez bir çığlık daha attım. Çuvaldızı aldığım gibi kadının bulduğum yerine batırdım. Omzuydu bu yer. Kadın bir feryat etti. Kadın yere yığıldığında diğer cinlerin artık sırıtmadığını fark ettim. Anlamadım ama bir şey yapmıştım. Kulağımda bir nefes “oyun bitti….” dedi hafifçe. Karşımda cinin öfkeli suratını görüyordum. Her şeye sebep olan sinsi cinin. Bende öfkeyle onun suratına bağırdım “evet, oyun bitti” ve hızla atladım üstüne. Ne olursa olsundu artık, sıkılmıştım. Bu duyguyu size anlatamam, öfke, korku, kardeşimi koruma endişesi, sıkıntı, bıkkınlık hepsi bende bir cesaret oluşturmuştu. Ölsem de umrumda değildi artık. Atlamamla cinin yok olması bir oldu. Ve kardeşimin duvarda ellerinden çivilenerek asılı olarak bulmam. Hepsi bir anda oldu. Bağırdım. Bu haksızlıktı madem biri zarar görecekti ben olmalıydım. Küfür savurdum. Yeter diye bağırdım ağlayarak. Artık cinlerle alakadar değildim Allah’a dua ediyordum. Bir şans daha diye bağırdım. Ellerimi açtım, dizlerimin bağı çözüldü dizlerim üzerine kapaklandım. Yeter diye bağırdım bir daha. Ve tekrar çığlık atarcasına bağırdım bir şans daha. Ezan sesi yankılandı evde. Çeşmelerden akan sular evi çoktan doldurmuş buz gibi suyun içinde dizlerimin üstünde ağlayarak oturuyordum. Ve tekrar bağırdım bir şans daha……
5. (Ruh)
Hayat ne garip değil mi? Bizimle oyun mu oynuyorlar! Neden mi bu düşüncem? Bir anda gözlerimi açtığımda kendimi odamda buldum. Üç arkadaş ellerimiz fincanın üstünde. Mustafa ihlas okuyordu. Şaşırmıştım. Geçmişe mi dönmüştüm yoksa bütün bu gördüklerim yaşadıklarım o aylar hepsi basit bir rüya mıydı? Yoksa gerçekti de gerçekten şans mı verilmişti. “Durun” diye bağırdım. Mustafa ve Özgün kafalarını kaldırıp gülerek bana baktı. Hiç bir şey demedim. Sadece “gidin” dedim. “Nolur gidin.” Mustafa ve Özgün bozulmuştu ama bunu yapmam gerekirdi. İster rüya, ister gerçek, ister bir şans daha ne olursa olsun bu tamamlanmamalıydı. Ve yalnız kalmalıydım, düşünmeliydim. Tüm sıkıntıları ağlayarak atmalıydım. Usulca kapıya kadar geçirdim ve artlarından odama döndüm. Fincanın üzerinde ki masaya baktığımda nutkum tutuldu. Daire şeklinde koyduğumuz harflerden bazıları eksikti. Bu eksik harfler fincanın hemen önüne dizilmiş bir şekilde duruyordu. Ve şunlar yazılıydı: D-ü-n-y-a-m-ı-z-a-h-o-ş-g-e-l-d-i-n. O korkuyla duvara baktım hiçbirşey yoktu. Peki ya ne olmuştu neden böyle olmuştu. Koşarak kapıya yöneldim korkmuştum ama geçerken tuvaletteki aynaya gözüme ilişti. Aynada ki kendi görüntüme gözüm ilişti aslında. Tam alnımda kocaman bir cin gözü vardı ve aynadaki görüntümün ardında yaşlı, çirkin ötesi, yüzü asık bir kadın omzunda çuvaldızıyla duruyordu. Ve aynadaki kadın yavaşça ismini fısıldadı kulağıma. Anladım ki o benimdi. Anladım ki o cin gözü benim gözüm olmuştu belki de hep benim gözümdü…..
Efe Elmas
Not: Kurgudur. Olaylar ve kişiler gerçek değildir.