yeni başlık  |  kontrol paneli  |  profil  |  üye olun | indigo dergisi |

İndigo Dergisi Blog » insan


Arayışın Bittiği ‘An’

Oct 01, 2008 @ 06:48 am by Burcu Özgeçen

Yazar: Burcu Özgeçen
İndigo Dergisi – Ekim 2008 | Kişisel Gelişim
ozgecenburcu@yahoo.com

Tüm öğretileri dışarıda bıraktığında ‘sen’ var… Tüm yollar kapandığında orda olursun. Hiçbir yerde ve her yerde, zamansızlıkta olma hissi kaplar seni. Kocaman bembeyaz bir bulutun içerisinde eriyip kaybolursun, zaman ve sen kaybolur, karşıdaki sen olur. Var olan her şeyin bir ve bütün olduğu o anda sadece sevgi sözcükleri kulağına salınır… O en derinden geliveren: ‘‘Size sevgi verdim emek veresiniz diye…’’
burcu-ozgecen-arayisin-bittigi-an.JPG

Sen, sen olmanın, burada olmanın ve yaşamın anlamını keşfedersin… Yaşamımızın tek bir amacı var, sevgi. Bu kadar basit ve derin, az ve çok, beyaz ve siyah; olan, sevgi. Bizi sözcükler sınırladı, sevgiyi anlamaya çalıştık. Anlamaya çalıştık ve uzaklaştık sevgiden. Sevginin kendisi olduğumuzu, kocaman kalplerimiz olduğunu ve var olan her şeyi sevdiğimizi unuttuk… O huşu halinden, her şeyden, her yönden, durumdan ve andan alınan hazdan uzaklaştık… Buna deneyim demiştik oysa, ‘oyun’ demiştik… Perde ve tekâmül… Hala anlatamıyorum size, sözcükler yetersiz kalıyor; sözcüklerin ardındaki enerjime bakın…

O, her şeyi benden daha iyi anlatır… Beni benden daha iyi anlatır size… Ben beni anlıyorum şu an yine… İçimde kocaman derin bir enerji ve sevgi… Ellerim çalışıyor ulaşmak için kendine… Yazıyor ve seviyor.

Arayışın bittiği bu andır benim için, tüm sevginin her an aktığı ve içimin hazla dolduğu her an… Yaşamı bir şarap gibi tüm lezzetiyle yudum yudum içtiğim an… Ne yapmakta olduğumdan bağımsız, aşkı yaşadığım şu an… Yazdıklarım son derece açık gelecek size… Çok’ u anlamak için Hiç’ e bakın… Hiç, Çok’tan daha fazladır… Sonsuzluktan gelen Siz’e bakın… Yüzünüze bakın… Onu okşayın ve sevin… Her sabah ve akşam, her an her an… Her an yaşamı ve size sunulmuşları sevin… Kendinizi sevin ve yaşamın bir parçası olarak aidiyetinizi hissedin… Hislerinizi bölmeden akın… Aynı bir şarkıyı söyleyen vücut gibi… Akan ses gibi, berrak nehir gibi… Tüm titreşiminizi yayın… Var olun, kendinizi var edin… Ben varım ve buradayım diyin… Aynı anda her yerde oluşumuzu keşfedin… İçinizdeki korkuyu keşfedin ve ardından dağılan sisle gelen sevgiyi… O hep ordaydı… Her sesle birlikte oradaydı… O sizdiniz, keşfetmeyi beklediğin sendin o… o benim…
Ben var olan tüm sevgi, haz ve dokunuşla akanım… Tüm yaşamdan haz alan, gözyaşlarıyla ve gülmelerle tüm yaşamı zamansız, mekânsız, hiçlikte içine alan… Hiç olan, yok olanım… Var olan her şeyim… Tüm ve bütünüm… Ben senim… Ben sizim… Biz biziz… Biz bir’ iz… Biz o’yuz…

Biz arayışın bittiği o ‘An’ız.

Mum Işığında Gizli Yaşanmışlıklar

Sep 20, 2008 @ 07:49 pm by Buse Dogan

Röportaj: Buse Dogan
Indigo Dergisi – Eylül 2008
buse@indigodergisi.com

Bir sokak arası… Toz duman içinde, sapa sayılabilecek, çocuklarının hala beş taş oynadığı, pek de keşfedilmemiş bir sokak… Kardeşim “bak, seni nereye götüreceğim, sürpizzz!” muzurluğundayken, benim de “Aman Tanrım, nereden bulursun böyle yerleri” diye, bir taraftan söylenip, bir taraftan da sürprizi çatlayasıya merak ettiğim bir akşama doğru yedi buçuk suları.

Derken, kafamı çevirmemle, kaldırım kenarındaki mumları keşfetmem bir oldu! Birileri, benim içeride kendimi kaybedeceğimi bilmiş olmalı ki, en azından dışarı tekrar çıktığımda, büyü bozulmasın diye yoluma pırıltılar serpiştirmiş… Evet, bir “mumcu dükkanı”ndaydık. Ama aslında orası bir mabeddi…

Sembolizm’de mum, ışığında “doğanın tüm güçlerini” barındırır. Gittikçe azalan yaşam sürecinde, doğumgünlerinin ruhudur. Ne kadar çok mum varsa, onca yaşanmışlıkla birlikte, mükemelliğe ve mutluluğa uzanan bir serüven var demektir. Tıpkı, Gül Mum’un sahibi, Sevgili Ercan Gül’ün serüveninde olduğu gibi…

Ercan Gül kimdir?
Yıllarını bu mesleğe vermiş, işine ve yaptığı eserlere büyük bir aşkla bağlı biriyim. Hani çocukluğumuzda sıkça kullandığımız, çabucacık akan, kötü kokan bakkal mumları vardır ya, işte, bunları alıp oynayan biriydim ben. Zaman o zamandı… Mekan ve şartlar beni zaman içinde bu işin mutfağına itti. Şaşkınlıkla izledim, öğrendim. Bu nasıl bir tattır ki… Mumu alıp, elinizde oyun hamuru kıvamına getirip oynadınız mı, tadını bir kez aldınız mı, inanın vazgeçemezsiniz… Tıpki benim gibi. O duyguyu tadalı, üzerinden on sene geçti, hala doyamadım. Hala büyük bir tutkuyla yeni ürünler keşfedip, modeller çıkarıp, her üründe yeni bir tat aramaya devam ediyorum.

Bize mum yapımından bahseder misiniz?
Mumun hammadesi, petrol türevi bir madde olan, parafindir. Mum; parafinin, bazı katkı maddeleriyle işlenmiş halidir.

Mum Malzemeleri: Ham parafin, stearik asit, esans, fitil, serezin, boya ve kalıplar.

Mumun Yapılışı: Öncelikle, ham parafini eritmek gerekir ve parafin, katkılarıyla birlikte bir kabın içinde çok ısıtılırsa tehlike yaratabileceğinden, ev, mum yapımı için uygun bir mekan değildir. Ham parafini eritmek için atıl bir çaydanlık kullanabilirsiniz çünki sıvı parafini çaydanlıktan kaba dökmek daha kolay olacaktır. Çaydanlığa dökmeyi düşündüğünüz miktarda ham parafini kırarak, içine atıp, minik bir ısıtıcıda (piknik tüpünde ya da ev tipi ocakların küçük kısmında) kısık ateş üstünde ısıtabilirsiniz. Parça parafinlerin yavaş yavaş erimeye başladığını göreceksiniz. Mutlaka, bir kaşıkla parafini sürekli karıştırın ki daha çabuk erisin. Parafin tamamen eriyip de, su kıvamını alınca, yüzde yirmisi oranında stearik asit atıp karıştırın, bunun da bir süre sonra içinde tamamen eridiğini göreceksiniz. Şimdi sırada serezin var. Onu da atıp yine kısık ateşte karıştırın; içine istediğiniz esans ve boyayı ilave edebilirsiniz. Evet, artık tüm karışım hazırdır. On dakika kadar dinlenmeye bırakın ve başında bekleyin. Malzemeyi ateşte başı boş bırakmamanızı çok önemlidir. Yapmanız gereken son şey, kalıbınızı hazırlayıp, çaydanlık yardımıyla, dikkatli bir şekilde tutarak kalıbın içine mumu dökmek olacaktır.

Kalıp Malzemesi: Amatörce yapılmış bu malzeme için kalıp aramaya hiç gerek yok çünki kalıp olarak etrafımızdaki malzemeleri kullanabilirsiniz. Bunlar; portakal, hindistancevizi, dolmabiber, elma, cam bardaklar, kavanozlar…vb. olabilir.

Mumun Kalıba Dökülmesi: Bir portakalı alın ve üstten silindir şekilde kesip, portakalın içini boşaltın.Bu çok güzel bir kalıp vazifesi görecektir. Çaydanlıkta bulunan, ısıttığımız ve dinlenmeye bıraktığımız sıvı haldeki mumu, portakalın içine yavaşça dökün. Üstten 1 parmak kalınlığında kalacak şekilde doldurun ve soğuması için oda sıcaklığında bırakın. Yaklaşık yarım veya bir saatlik sürede, mumun donduğunu hatta biraz da yumuşak olduğunu göreceksiniz. Şimdi bu yaptığımız portakal içindeki muma fitil takma sırası geldi…
Muma Fitil Takmak: İki şekilde olabilir. 1- Kalıbın dibine raptiyeyle tutturup, ince bir oranda döküp, fitilin içinde tamamen donmasını bekleyip, üstten bir sopa yardımıyla malzemeyi ortalayarak takmak 2- Mum tam donmadan, hamur kıvamında iken, bir kalemle ortasına bastırıp, yuva açıp, fitili oraya sıkıştırmak.

İkinci yöntemi öneririm; daha pratiktir. Donmaya yakın olan portakal içindeki muma bir kalem ya da şiş yardımıyla tam ortadan delik açın. Bu deliğe fitilinizi yerleştirip, yukarı doğru dik durma getirin. Daha sonra, ilk ısıttığınız çaydanlığı tekrar ısıtın. Karıştırın. Sulandığını gördüğünüz anda, bu portakallı mumun üzerine biraz dökün. Yaklaşık bir saat kadar bekletin. Mum tamamen sertleşmiş, kullanıma hazır bir haldedir… Hadi şimdi keyfini çıkarın.

Mum kullanma talimatı:
1- Mumunuzun fitilini 1 cm olarak kesiniz.
2- Fitili dik duruma getirip yakınız.
3- Mum uzun bir süre yandı ve söndürmek istiyorsunuz. Kesinlikle üfleyerek söndürmeyiniz. Mumunuzun ortasında oluşan suya, fitili yatırıp, suyunda söndürün ve tekrar dik duruma getirin.Göreceksiniz, hiç duman ve is koku yapmayacaktır.
4- Mumunuzu rüzgarlı ve cereyanlı alanda yakmayınız.
5- Mumun kullanma ve saklanma ortamı serin olmalıdır.
6- Mumunuzun ateşi sağa sola yalpa ve sallanma yapıyorsa mumunuzu söndürün.Çünki hem görünmez is yapıyor, hem de ortamda cereyanlı bir akım var demektir.

Mum, sizin de bahsettiğiniz gibi, salt aydınlanma görevinden sıyrılmış, vazgeçilmez bir dekorasyon objesi halini almıştır. Müşterielriniz, en çok hangi amaçlarla mum satın almaktalar?
Ben; düğün ve davetler, organizasyonlar, nikah şekerleri, otel, ev ve restaurant dekorasyonu, reklam ve diziler için mum üretiyorum.

Okuyuculaırımız size nasıl ulaşabilirler?
Ürünlerimi ve özel tasarımlarımı görmek için sizi, web sitemize davet ediyorum. www.gulmum.net. Burada, yapmış olduğumuz mumları görebilir, fikirlerinizi bizimle paylaşabilir, ayrıca benden, mum ve mum yapımıyla ilgili önemli tiyolar alarak, hobi olarak geliştirebilirsiniz. İsteyenlere, gruplar halinde mum yapımı, boyama teknikleri ve dekoratif mum yapma teknikleri konusunda kurs da verebilirim. Bunun için bizimle irtibata geçmeniz ve bilgi almanız gerekecektir.

Mum, bizim evin vazgeçilmezlerindendir. O gün, Gül Mum’dan, arkadaşlarım ve kendim için melekli birkaç mum satın aldım. Siz okuyucularım için de, yaşadığım büyülü anları paylaşmak adına, Ercan Bey’le röportaj yapmak istedim. Beni kırmadığı gibi, şöyle de bir not düştü “Buse Hanım, yüzünüzden gülücükler, kanatlarınızından rüzgar eksik olmasın”. Bana, Elton John’un Prenses Diana’ya yazdığı şarkıyı anımsattı “Ve bana öyle geliyor ki; sen, hayatını, rüzgarlara teslim bir mum gibi yaşadın”…

Bugün Babalar Günü..

Jun 15, 2008 @ 01:46 pm by Nihal Demir


Öncelikle tüm Babalar’ın ve Baba adayları’nın Babalar günü kutlu olsun..

2.jpg

Babalar Günü’nü tarihçiler, yıllar önce bir görenek olarak düzenli binlerce kutlama yapıldığını kaydetti. Onların çalışması, Babylon’da bir oğlun yazdığı 4,000 yıl öncesine ait bir kil kartında Babalar Günü mesajı bulmaları ile yola çıkarlar. Mesajda şunlar vardır “babasına uzun ve sağlıklı bir yaşamı diler”. Neyin bu baba-oğul düetine neden olmuş olduğu ile ilgili hiçbir bilgi yoktur ama birkaç ülkenin Babalar Günü kutlamasının geleneği ile bağlantılı olduğuna inanılır.

fatherson.thumbnail.jpg Babalar Günü, bir baba tarafından çocuğunu kaldırarak oynanan, onaylanma ve takdir edilme ile sonuçlanan güzel bir festivaldir ve amaç daha kuvvetli bir toplumu inşa etmekdir. Babalar günü hikayesi anneler günü hikayesi kadar çok eskilere dayanmasada resmi olarak çeşitli zamanlarda bir çok ülkede kutlanmaktadır. Babaların evrensel zaman dilimine karşı bütün zamanlar boyunca alaycı tavırlarıyla bu festivali resmiyete geçmeden öncesine kadar hürmet görerek günümüze kadar ulaşmasını sağlamışlardır.

Günümüzde Babalar günü kutlama hikayesi ise; Batı Virginia’da yaşayan John Dowdy’nin annesi öldükten sonra onun yerini alan untitled.bmp babası için böyle bir gün kutlanmasını istediği söylenmiştir. Diğer bir bilgide, 1910 yılında Washington’daki John Bruce Dodd’un 6. çocuğunun doğumu sırasında hayatını kaybeden annesinin ardından hayatını çocuklarına adayan babası William Smart’a özel bir gün armağan etmek amacıyla bu fikri ortaya attığı belirtilmektedir. Dodd, Anneler Günü kutlanırken Babalar Günü’nün olmayışını büyük bir haksızlık olarak nitelendirmiş ve babasının doğum günü olan 5 Haziran’ın Babalar Günü olarak ilan edilmesi için çalışmalara başlamış ama bu çalışmalar bir sonraki yılın 19 Haziran’a kadar sürmüştür.”

11.thumbnail.jpg Almanyada ise Babalar günü, Paskalya bayramından sonraki 40. gün İsa Peygamberin urcu anlamına gelen dini “Christi Himmelfahrt” bayramıdır. Bu bayramın içeriği ise İsa’nın Allah’a ulaşmasıdır. Himmelfahrt bayramı Pantkok yortusundan dokuz gün önceki Perşembe gününe rastlar. Almanyada bu dini bayram aynı zamanda Babalar günü olarak da kutlanmaktadır.

Babalar Günü, dünyada ilk kez 19 Haziran 1910′da Washington’ın Spokane şehrinde kutlanmış ve diğer eyaletlere de yayılmıştır. Resmi olarak ise, 1924 yılında ABD Başkanı Calvin Coolidge’in desteğiyle kutlanmıştır. 1966 yılında da o dönemin başkanı Lyndon Johnson, her yıl haziran ayının üçüncü pazarının ‘Babalar Günü’ olarak kutlanacağını açıklayan bir bildiri yayınlamıştır. Başkan Richard Nixon, sonunda 1972′de sürekli olarak kutlanmasını sağlayacak yasayı işaret etti. O günden bu güne de, babalarımız için çok özel olan bu günü coşku ve heyecanla kutlamaktayız.

Pek çok ülkede Türkiye de dahil olmak üzere Haziran ayının 3. Pazar günü kutlanmaktadır. Birçok ülkede ise Babalar günü farklı zamanlarda kutlanmaktadır.

aruba_father_son.thumbnail.jpg 23 Şubat
Rusya, Ukrayna, Beyaz Rusya

19 Mart
Bolivya, Honduras, İtalya, Lihtenştayn, Portekiz, İspanya, İsviçre

5 Mayıs
Romanya

8 Mayıs
Güney Kore (Ana Baba Günü)

Miraç Günü
Almanya

Haziran’ın 1. Pazar günü
Litvanya

5 Haziran
Danimarka

Haziran’ın 2. Pazar günü
Avusturya, Belçika, Ekvador

17 Haziran
El Salvador, Guatemala

Haziran’ın 3. Pazar günü
Arjantin, Bangladeş, Bulgaristan, Kanada, Şili, Çin, Kolombiya, Kosta Rika, Küba, Kıbrıs, Fransa, Yunanistan, Hong Kong, Hindistan, Jamaika,Japonya, Malezya, Malta, Mauritius, Meksika, Hollanda, Panama, Pakistan, Peru, Filipinler, Porto Riko, İrlanda, Singapur, Slovakya, Güney Afrika, Sri Lanka, Trinidad ve Tobago, İngiltere, ABD, Venezuela, Türkiye, Zimbabve.

23 Haziran
Nikaragua, Polonya, Uganda

Temmuz’un 3. Pazar günü
Uruguay

31 Temmuz
Vietnam

Temmuz’un son Pazar günü
Dominik Cumhuriyeti

8 Ağustos
Tayvan

Ağustos’un ikinci Pazar günü
Brezilya

Eylül’ün ilk Pazar günü
Avustralya, Yeni Zelanda

Kasım’ın ikinci Pazar günü
Estonya, Finlandiya, Norveç, İsveç

5 Aralık
Tayland

Önümüzdeki yıllarda ise; “21 Haziran 2009 Pazar günü, 20 Haziran 2010 Pazar günü, 19 Haziran 2011 Pazar günü, 17 Haziran 2012 Pazar günü, 16 Haziran 2013 Pazar günü” Babalar gününü kutlayacağız.

Eşcinsel derneği ahlaka aykırı mı?

Jun 02, 2008 @ 12:42 pm by Nihal Demir

escinsel-dernegi.jpg
“Genel ahlak” davası temyize gidiyor. Eşcinsel derneğinin “genel ahlaka aykırı” olup olmadığı, önümüzdeki dönemde hükme bağlanacak. Başsavcılık ilk dava talebini “eşcinselliğin ahlaksızlık olmadığı” gerekçesiyle reddetmişti; mahkeme ise “Buna hakimler karar verir” diyerek kabul etmişti.

Eşcinsel haklarını koruma amacıyla kurulan Lambdaİstanbul Derneği hakkında açılan “kapatma” davası, geçen hafta sonuçlandı. Dernek, İstanbul Valiliği’nin başvurusu üzerine, Anayasa’nın “ailenin korunması” ile Medeni Kanun’un “hukuka ve ahlaka aykırı dernek kurulamayacağı” hükümlerine dayanarak kapatıldı. Lambda yöneticileri şimdi temyize giderek yeni bir hukuki mücadeleye hazırlanıyor. Ankara ve Bursa’da “genel ahlaka uygun”, İstanbul’da ise “aykırı” bulunan eşcinsel derneği ile ilgili son kararı, yüksek yargı verecek.

Türkiye’de eşcinsel haklarını savunan ilk örgüt Ankara’daki KAOS-GL idi. Bugün Lambda’ya karşı yöneltilen iddia, 2005 yılında KAOS-GL’ye yöneltilmişti. Ankara Vali Yardımcısı Selahattin Ekremoğlu, Kaos GL’ye, derneğin adının ve tüzükte belirtilen amacın Medeni Kanun’daki “Ahlaka aykırı dernek kurulamaz” hükmünü ihlal olduğunu öne sürerek, kapatılmasını istemişti.

ANKARA SAVCISI: AHLAKA AYKIRI DEĞİL
Savcılık ise, 5253 Sayılı Dernekler Yasası, AB siyasi kriterleri, AB Katılım Ortaklığı Belgesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve taraf olunan diğer uluslararası insan hakları sözleşmelerini dikkate alarak başvuruyu reddetmişti. Dernekler Yasası’nın “devletin derneklere karşı baskıcı değil, kollayıcı tavrını göstermesi usulüne göre yapılandırıldığını” savunan Savcı, “lezbiyen” ve “gay” kelimelerinin günlük hayatta ve bilimsel araştırmalarda rahatlıkla kullanıldığına işaret ederek şöyle demişti:

“Bu kavramlar, toplumlara göre değişir. Yeni TCK’nın yapılandırılmasında ‘cinsel yönelim ayrımcılığı’nın tartışıldığı bir dönemde, eşcinsel olmak ahlaksız olmak anlamına gelmez. Aslolan tüm ahlak bilimleriyle uğraşanların ortak birleştikleri nokta olan insan iradesinin hür olması gerektiğidir.”

Savcı, derneğin adında ve 23 maddeden oluşan amaç bölümünde “ahlak dışı olarak tanımlanabilecek bir husus bulunmadığını” ifade ederek, derneğin kapatılması talebiyle kamusal dava açılmasına gerek olmadığını belirtmişti.

İSTANBUL VALİLİĞİ: AHLAKA AYKIRI
KAOS GL aklandı; ama aklanan tüzüğü aynen alarak İstanbul’da kurulan Lambdaİstanbul adlı dernek için de aynı gerekçelerle “kapatma” istedi. İstanbul Vali Yardımcısı, 2006 yılında Lambda’ya gönderdiği yazıda, gereğinin yerine getirilmemesi üzerine daha sonra kapatma talebine dayanak yaptığı gerekçelerini şu hükümlere dayandırmıştı:

Medeni Kanun’un 56’ncı maddesinin 2’nci fıkrası: Hukuka ve ahlaka aykırı dernek kurulamaz.
Anayasa’nın 33’üncü maddesinin 3’üncü fıkrası: Dernek kurma hürriyeti ancak, milli güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlık ve genel ahlak ile başkalarının hürriyetlerinin korunması sebepleriyle ve kanunla sınırlanabilir.
Anayasa’nın 41’inci maddesi: Aile, Türk toplumunun temelidir ve eşler arasında eşitliğe dayanır. Devlet, ailenin huzur ve refahı ile özellikle ananın ve çocukların korunması ve aile planlamasının öğretimi ile uygulanması sağlamak için gerekli tedbirleri alır, teşkilatı kurar.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 11/2 maddesi: Bu hakların kullanılması, demokratik bir toplumda, zorunlu tedbirler niteliğinde olarak, ulusal güvenliğinin, kamu emniyetinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması amaçlarıyla ve ancak yasayla sınırlanabilir. Bu madde, bu hakların kullanılmasında silahlı kuvvetler, kolluk mensupları veya devletin idare mekanizmasında görevli olanlar hakkında meşru sınırlamalar konmasına engel değildir

İSTANBUL SAVCISI: AHLAK GÖRECELİ BİR KAVRAM
Valilik, derneğin adının Türkçe olmadığı, amaçlarının yukarıda saydığı hükümlere aykırı olduğu iddiasıyla “düzeltme” talebi yerine getirilmeyince, “kapatma” istemiş, İstanbul Beyoğlu Cumhuriyet Başsavcılığı ise 2007 yılında “kapatma” talebini “herkesin örgütlenme özgürlüğü” olduğuna vurgu yaparak reddetmişti. Başsavcılık, BM İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne dayandırdığı kararında şöyle demişti:

“… Türk Dil Kurumu sözlüğünde eşcinselliğin kendi cinsinden kişilerle cinsel ilişkide bulunan kimse olarak belirlendiği konunun bilimsel analizinde ise, modern bilimsel kuramlardan önce cinsel işlev bozukluklarının genel olarak ahlaki bozulmanın bir sonucu olduğu düşünülürken,

Ruh sağlığı uzmanları arasında yaygın olarak kabul gören, Amerikan Psikiyatri Birliği tarafından yayınlanan resmi tanı sistemi olan kısaca DSM 4 olarak adlandırılan ve ruhsal bozuklukların tanısal ve istatistiksel elkitabında “eşcinselliğin başlı başına bir bozukluk olarak ele alınmadığı” kişinin cinsel yönelimi ile ilgili sürekli ve belirgin stres yaşaması şeklinde bir alt grup olarak yer aldığı ve eşcinselliği spesifik bir tanı olarak yer vermediği,

Sözlüklerde lezbiyen kelimesinin Fransızca kökenli bir kelime olup eşcinsel olarak, gay kelimesinin ise İngiliz kökenli bir sıfat olarak edilgin erkek eşcinsel olarak belirtildiği ve bu kelimelerin günlük hayatta ve bilimsel tartışmalarda anlamına uygun ve rahatça kullanıldığı bilinmektedir.

Ahlak kavramının irdelenmesinde ise insan topluluklarınca zamanla benimsenen fertlerin birbirleriyle aile, toplum, devlet ve bütün insanlarla ilişkilerini düzenleyen kurallar ve ilkeler ve inançlar bütünü olduğu ve iyi-kötü bağlamında olumlu kabul edilen davranışların toplamının ahlak olarak adlandırıldığı, ahlakın temel amacının toplumsal yaşamda düzeni sağlamak, bireyler arası ilişkilerin kurallara bağlı olduğu, toplumlara göre değişen izafilik (görecelilik) kavram içeren yeni TCK yapılandırılmasında “Cinsel yönelim ayrımcılığının” tartışıldığı bir dönemde, eşcinsel olmanın tartışıldığı bir dönemde ahlaksızlık olmak anlamına gelmediği bir gerçektir.

Öte yandan cinsel uyumsuzluk ve kişinin cinsel yönelimi ile ilgili sürekli gerilim olarak kabul edilen eşcinselliğin TCK ve özel kanunlarda suç sayılmadığı bir gerçektir.”

“MAHKEME: BUNA HAKİMLER KARAR VERMELİ”
Başsavcılığın “genel ahlak” kavramını sorgulayan ve eşcinselliğin “ahlaksızlık” olmadığını vurgulayan bu kararı üzerine Valilik, İstanbul 5. Ağır Ceza Mahkemesi’ne itirazda bulundu. Mahkeme, “… Hiçbir özgürlüğün sınırsız olamayacağı, başka ülkede bulunan her şeyin ülkemiz açısından da kesinlikle doğru olduğu sonucuna varılamayacağı gibi, ülkemizdeki somut olaylarda yapılan müdahalelerin ulusal yasamıza ve uluslararası sözleşmelere aykırılık teşkil edip etmeyeceğine ilişkin hukuki nitelendirmeyi hakimin yapmasının daha uygun olacağı sonuç ve kanaatine varılmıştır” diyerek davayı kabul etti.

Dava geçen hafta “kapatma” kararıyla sonuçlandı; mahkeme derneğin tüzüğünün ahlaka aykırı olduğuna hükmetti. Karara ilk tepki, Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’nden geldi. AKPM başkanı Luis Maria de Puig, Strasbourg’da yazılı açıklama yaparak kararı kınadı. Dernek temyize hazırlanırken, eşcinsel haklarını savunan derneğin hukuka ve “genel ahlaka” aykırı olup olmadığı tartışması bir kez daha gündeme geldi.

KAOS-GL’nin iki hafta önce Ankara’da düzenlediği 3. Uluslararası Homofobi Karşıtı Buluşma’da Anayasa’nın “herkes için eşitlik” öngördüğü, eşcinsellerin de buna dahil olduğu vurgulanmıştı. Eşcinsel derneklerine yönelik “kapatma” talepleri ve Lambda’nın kapatılması kararı “devletin homofobik yaklaşımının göstergesi” mi? NTVMSNBC, konuyu eşcinsel hakları savunucusu Avukat Yasemin Öz ile Türkiye’de bu alandaki derneklerin öncüsü olan KAOS-GL’den Ali Erol’a sordu. Öz ve Erol’un görüşleri şöyle:

AVUKAT YASEMİN ÖZ: “AHLAK” NET OLARAK TANIMLANMALI
Anayasa’nın çeşitli maddelerinde “ahlaka aykırılık” gerekçesiyle öngörülen yaptırımlar var. Bu yaptırımlar, dernek kapatma veya basının engellemesi olabiliyor. Oysa Türk hukukunda birçok yerde “genel ahlak” kavramı geçmesine rağmen, bunun ne olduğuna dair somut bir tanım yok. Olmadığı zaman da o davaya bakan savcının, hakimin kişisel ‘ahlak kriterleri’, yani takdirine kalıyor bu tür kararlar. Bu çok geniş bir takdir yetkisi bu yüzden öncellikle sınırlandırılmalı ve içeriği belirlenmeli. Neler ahlaklıdır, neler ahlaksızdır, belirlenmeli ki, kişiler de hangi yaptırıma maruz kalabileceklerini ve hangi eylemleri işlediklerinde sorun yaşayacaklarını bilsinler.

MAHKEME EŞCİNSELLERİ KABUL ETMİYOR
Bir hukukçu olarak benim kişisel görüşüm; eşcinsellik dünya üzerinde var olan bir pratik, eşcinselliği ahlaklı veya ahlaksız olarak tanımlamak tamamen kişisel tercih. Ama var olan bir gerçeği hiçe saymak, insanları ahlaklı veya ahlaksız olarak sınıflamak, anayasanın “eşitlik” hükmünün herkesi kapsamaması ve mahkemenin bu kararı kabul edilemez. Türkiye’de bu kadar çok eşcinsel yaşarken, “Siz ahlaksızsınız, örgütlenemezsiniz” demek temel hak ve özgürlüklere aykırıdır ve böyle bir yetki olmaması gerekir.

EŞCİNSEL CİNAYETİNDE KATİLE İNDİRİM
Toplum adaletsiz ve homofobik.Transseksüel, lezbiyen, eşcinsel düşmanlığı oldukça yaygın. Kişisel görüşlerin etkisiyle, önyargılarla, eşcinselleri dışlamak gerektiği şeklinde bakış açısı oluşmuş. Bunu, örneğin gazeteci Baki Koşar cinayetindeki davada gördük. Katile ağır tahrik indirimi uygulanıp, sadece 16 yıl 5 ay ceza verildi. Mahkeme, Lambdaİstanbul’un kapatılmasının gerekçesini henüz açıklamadı. Ama İstanbul Valiliği, savcılığa yaptığı suç duyurusunda, derneğin ahlaka aykırı amaçla kurulduğunu, isminin Türkçe karşılığı olmadığını iddia etmişti. Dernek, eşcinsellerin, biseksüellerin, travestilerin ve transseksüellerin haklarını korumak için kurulmuştur. Amacı bu. “Amacını değiştir” demek, aslında “örgütlenme ve yok ol” demek. Mahkeme de bu bakış açısıyla karar verdi. Yani eşcinsel haklarını korumak amacıyla kurulmuş bir derneği kapatmak istiyorlarsa, bunları ortadan kaldırmak istiyorlar.

AYNI AMAÇLA KURULMUŞ 3 DERNEK DAHA VAR
Türkiye’de eşcinsellere, transseksüellere, biseksüellere ve travestilere yönelik resmi olarak kurulmuş ve faaliyetlerine devam eden 3 dernek daha var. Yani Lambda gibi, aynı amaçla kurulmuş dernekler. Anayasa’nın 10. maddesinde yer alan “eşitlik” haklarıyla ilgili idari işlem yapılacaksa eşit davranılmak zorunda. Yani, aynı tüzükle kurulan 3 dernek daha varsa, Lambda’nın kapatılmasını istemek açıkça anayasaya ve hukuka aykırı. İstanbul’da özellikle transseksüel ve travestilere yönelik, polisin hukuk dışı tedbirlere başvurması çok yoğun yaşanıyor ve sürekli yargıya başvuruluyor. Temyizde bu karardan dönüleceğini düşünüyorum. Aksi halde uluslararası mekanizmalar işletilerek dönüleceğini düşünüyorum.

Ali Erol (KAOS-GL Derneği):
ANKARA VE BURSA’DA TÜZÜK ONAYLANDI

Türkiye’de eşcinsellerin örgütlenme süreci 1990’lı yılların başında başladı. Fakat resmen kabul edilmesi, KAOS GL Derneği’nin kuruluş başvurusuyla gerçekleşti. Ardından da başka dernekler başvurdu. Lambda derneğinden önce yasal ve hukuki olarak eşcinsellere yönelik dernekler devlet tarafından kabul edilmişti. KAOS-GL Derneği’nin tüzüğü Ankara Valiliği tarafından resmen onaylandıktan sonra diğer gruplar bu tüzüğü aynen aldılar. Yani şu anda İstanbul Valiliği’nin ahlaka ve hukuka aykırı bulduğu ve mahkemenin onayladığı Lambdaİstanbul’un tüzüğü; Ankara ve Bursa Valiliği tarafından diğer eşcinsel dernekleri için onaylanmış bir tüzüktür. Hukuka ve genel ahlaka aykırı bulunmamıştır.

VALİLİKLERİN VE MAHKEMELERİN KAFASI KARIŞIK
Türkiye’de eşcinsel haklarına sahip çıkılması ve örgütlenmesi yeni bir süreç olduğu için, daha önce olumlu veya olumsuz bir tecrübe, bir hukuki süreç söz konusu olmadığı için belki valiliklerin ve mahkemenin kafası karışmış olabilir. Ama Ankara Valiliği’nin onayından sonra İstanbul Valiliği’nin bu tüzüğü hukuka aykırı bulması kendi içinde bir sorun. Kabul edilemezin ötesinde hukuki bir sorun. Anayasa ve yasalardaki “genel ahlak” kavramı, sadece eşcinsellere değil mevcut işleyişe ve mevcut toplumsal kodlara uymadığı düşünülen tüm davranışları yargılayan ve damgalayan bir çerçeve. Şimdiye kadar kimse bu kavramı açıkça tanımlayamadı. Biz, eşcinsel dernekleri tarafından yazılan bu tüzüğün ahlaka aykırı olduğunu kabul etmiyoruz.

Mahkeme de “genel ahlak” için bir tarif yapmıyor. Keyfi bir uygulama. Şüphesiz homofobik olduklarından dolayı kapatmak istiyorlar. Hukuka aykırı bulunan amaç, 15 yıldır hayata geçirilmeye çalışılıyor. Bu dernekler faaliyetlerini hep yasalar çerçevesinde yaptı. İlk başvurular sırasında böyle bir yaklaşım olsaydı, kabul etmez ama anlayışla karşılabilirdik. Çünkü, mevcut yasalar üzerinden bu örgütlenmeyi nasıl karşılayacaklarını bilemeyebilirlerdi. Ama bu örgütlenme 90’lı yılların başından beri var.

Kaynak: http://www.ntvmsnbc.com/news/448570.asp#storyContinues

Altın Çağ Altın Kafes

Jun 02, 2008 @ 09:03 am by Ferhan Cay

Yeni bir orta sınıf… Yepyeni arzular -ve endişeler…

Zhou Jiaying, dört yaşındayken iki kursa yazılmıştı: Amerikan İngilizcesi ve İngilizce Konuşma ve ona İngilizce Bella adı verilmişti. Annesiyle babası onun üniversite için yurtdışına gideceğini umuyordu. Bir sonraki yıl onu oyunculuk kursuna yazdırdılar. Sekizine bastığında piyanoya başladı, bu ona disiplinli olmayı öğretecek ve beynini geliştirecekti. Yaz aylarında ders almak için havuza gidiyordu; ailesi, yüzmenin boyunu uzatacağını söylüyordu. Bella avukat olmak istiyordu; avukat olmak için de uzun boylu olmanız gerekiyordu. On yaşına geldiğinde, zengin olanaklarla dolu ve bir asker kadar disiplinli bir hayat yaşıyordu. Okuldan sonra annesiyle babası eve gelene kadar tek başına ders çalışıyordu.

Ardından akşam yemeği, banyo ve piyano çalışması geliyordu. Bazen televizyon izlemesine izin veriyorlardı, ama sadece haberleri.
Cumartesileri aldığı özel bir metin yazma dersini Matematik Olimpiyatları hazırlığı izliyor, pazar günleri piyano dersi alıyor ve ayrıca Şanghay’da bir ortaokulun giriş sınavı için kursa gidiyordu. Okulun erken tatil olduğu cumaları, onun için haftanın en güzel günüydü. Bu günlerde Bella, aynen hapishane avlusundan görünen bir avuç gökyüzünü keşfeden bir adam gibi, derin bir nefes alıp etrafına bakabiliyordu.

Çin’in gelişmekte olan orta sınıfı için bu bir hevesler çağı. Ama aynı zamanda endişeli bir süreç. Olanaklar ikiye katlandı, ama her bir olanaktan yararlanma ve hiçbirini kaçırmama arzusu baskı yaratıyor. Ve elde edilen her şey, bunun en yenisi ve en iyisi olmadığı düşüncesinin yarattığı düş kırıklığını da beraberinde getiriyor. Birkaç yıl önce yenilenen bir apartman dairesi artık eskimiş görünüyor; video kamerası ve renkli ekranı olmayan bir cep telefonu utanç kaynağı oluyor. İngilizce günlük konuşma dersleri Şanghay’lı öğrenciler arasında çok moda, ama tüm bunlar para istiyor.

Özgürlük, istikrarlı sosyalist bir toplumda yetişen insanlar için her zaman bağımsızlık anlamına gelmiyor; bazen daha çok, geri kalmamak için verilen bitmez tükenmez bir mücadele duygusu oluşturuyor. Yapılan bir çalışma, Çin’de kentte yaşayan insanların yüzde 45′inin stres kaynaklı sağlık riski taşıdığını ve en yüksek oranın da lise öğrencileri arasında görüldüğünü ortaya koyuyor.
Beşinci sınıf, Bella’nın bugüne kadarki en zor yılıydı. Yıl sonunda ortaokul giriş sınavlarına girecekti. Her öğrenci hangi seviyede olduğunu biliyordu: Öğretmenler sınav kağıtlarını geri verdiklerinde öğrencileri aldıkları notlara göre gruplara ayırdı. Bella orta sıralarda, 25 kişilik sınıfta 12. ya da 13. sırada yer alıyor, dikkati dağıldığında ise daha da alt sıralara düştüğü oluyordu.
Japonya’dan nefret ediyordu, çünkü ders kitapları ona böyle öğretiyordu: Japon ordusu 1937 Nanjing Katliamı’nda 300 bin Çinliyi öldürmüştü. Amerika’dan da nefret ediyordu, çünkü Amerika sürekli başka ülkelerin işine karışıyordu. Oldukça iyi İngilizce konuşuyordu: “Men like to smoke and drink beer, wine and whiskey.” (Erkekler sigara içmeyi, birayı, şarabı ve viskiyi sever.) En beğendiği restoran Pizza Hut’tı ve Kentucky Fried Chicken’daki baharatlı tavuk kanatlarına bayılıyordu. Hulahup çevirme rekoru 2 bindi.

Ona göre dünyanın en güzel yeri Nanjing Caddesi üzerindeki büyük Baoda-xiang çocuk mağazasıydı. Bu büyük mağazanın geniş kırtasiye bölümünden silgi koleksiyonu için özenle yeni silgiler seçiyordu. Evde, tenekeden bir kurabiye kutusunda biriktirdiği -biçimleri parmak arası terlikten hamburgere ve çizgi karakterlere kadar değişen- 30 silgisi vardı; hepsi tırnak kadardı ve orijinal plastik poşetlerinin içinde duruyordu. Bella, bu mağazaya büyükanne ve büyükbabası ile geldiğinde, dosdoğru oyuncak reyonuna giderdi, ama annesi ve babasıyla gittiğinde durum farklıydı. Onlar Bella’nın artık oyuncak yaşını geçtiğini söylüyordu.

Bella sınavlardan iyi not aldığında ailesi ona hediye alıyordu; kötü notlar ise evde yasaklar getiriyordu. En sevdiği ders, kompozisyon yazmada büyük başarı gösterdiği Çince’ydi: Bella sıradan bir ev eşyasını çok eğlenceli biçimde betimleyebiliyordu. Geçen kış büyükanne örümcek bitkisini dışarıda bırakıp unutmuş… Bu ilkbahar bitki canlandı. Bazıları bu bitkinin adi bir bitki olduğunu söylüyor, ama örümcek bitkisi başkalarının dediğine aldırmıyor, zorluktan yılmıyor ve güçlükle karşılaşınca uğraşmaya devam ediyor. Bu ruh övgüyü hak ediyor.

Matematikte başarılı değildi. Ek matematik dersleri kaçınılmazdı ve yedi yıl sonra gireceği üniversite giriş sınavlarına kadar da bu böyle sürecekti. Ancak en kötü dersiniz kadar başarılı sayılıyordunuz. Eğer Şanghay’ın en iyi ortaokullarından birine giremezseniz, kaderinizde sıradan sınıf arkadaşları ve sadece ders kitaplarında yazılanları öğreten öğretmenler var demekti. Ve iyi bir üniversite bir yana, iyi bir liseye girme şansınız da azalacaktı.

Daima ilerlemek zorundaydınız, çünkü olduğunuz yerde durmak geri kalmak anlamına geliyordu. Ve 10 yaşında olsanız bile, dünyanın düzeni bu şekilde işliyordu. Son on yıl, Mao’nun yok etmeye uğraştığı bir şeyin -bugün 100 ile 150 milyon kişi arasında olduğu tahmin edilen Çin orta sınıfının- canlanışına tanıklık etti. Tanımda farklılıklar olsa da -bir standarda göre aile başına yılda en az 10 bin dolarlık bir geliri olan- orta sınıf ailelerin bir dairesi, bir arabası var; dışarıda yemek yiyip tatile çıkabiliyorlar ve yabancı markalar ve fikirlerle tanışıklar. Refahlarını hükümetin ekonomi politikasına borçlular, ama özel yaşamlarında, içinde yaşadıkları topluma oldukça eleştirel yaklaşabiliyorlar.

Devletin özel hayattan elini çekmesiyle artık insanlar yaşayacakları yeri, çalışacakları işi, seyahat edecekleri bölgeyi seçmekte özgür. Maddi olanaklar da yıldan yıla artıyor. Bundan on yıl önce otomobillerin çoğu kamu kurumlarına aitti; şimdi birçok ailenin otomobili var. 1998′de, hükümet emlak piyasasını ticarileştirmeye yönelik reformları başlattığında, bir daire sahibi olanların sayısı çok azdı. Bugün ev sahibi olmak oldukça yaygın ve fiyatlar birçok genç çiftin karşılayamayacağı kadar yükseldi.

Elinize bir Çin gazetesi aldığınızda, toplumsal değişimdeki hızın yarattığı tedirginliği görebiliyorsunuz. Popüler bir Şanghay gazetesi olan Xinmin Evening News’e 2006′nın birkaç ayı boyunca konu olan eğilimlerin bazıları şöyle: Liseli kızlarda beslenme bozukluğu var; Anne ve babalar çocuklarına uygun bir İngilizce isim bulmakta zorlanıyor; Ergenlik çağındaki çocuklar homoseksüellik konulu romanlar okuyor; Üniversite öğrencileri, evlilik dışı beraberlik yaşıyor…

Ebeveynler çocuklarını eğitmeye uğraşıyor ama kendi bildiklerinin artık demode olduğunu düşünüyor; toplumdaki trendlere daha uyumlu olan çocuklar modern hayatın labirentinde anne ve babalarına rehberlik ediyor. Subay emeklisi babası, Batılıların kravatlarını nasıl bağladıklarını sorduğunda bu olguyu ilk kez fark eden sosyolog Zhou Xiaohong, “Toplum baştan aşağı değişti,” diyor. “Eskiden babalar emir verirdi, ama şimdi babalar oğullarını dinliyor.”

Anne ve babaların büyük umut bağladıkları çocuklar, aynı zamanda en çok baskı altında kalanlar arasında; onlar, eski ile yeniyi bir araya getiren ve her ikisinin de en yıldırıcı unsurlarını içeren bir dünyada yaşıyor. Yüksek öğrenim için şanslı birkaç kişiyi seçen geleneksel sınav sistemi aynen duruyor: Belli bir yılda üniversiteye giren öğrenci sayısı, üniversite birinci sınıfa gidecek yaştaki nüfusun yaklaşık yüzde 11′i. Yine de çok yönlü öğrenci yetiştirme arzusu, bir etkinlik patlamasına neden oluyor -müzik dersleri, İngilizce, resim ve dövüş sanatları kursları- ve her bir öğrenciyi bir yarış alanı haline getiriyor.

Bu gibi uğraşlar bir aşamadan sonra keyif verici olmaktan çıkıyor. İngilizce yetisi, üniversiteye kadar uzanan beş aşamada değerlendiriliyor ve anne babalar çocuklarını yıllar sonrası için planlanmış sınavları geçmeye zorluyor. Kentler, çocukların piyanodaki başarılarını on kademeli bir derecelendirmeyle belirliyor. Bir araştırmaya göre, “çocuğun gelecekte rekabetçiliğini artırmak amacıyla” on üç yaşından küçük çocukların yarıdan fazlası okul dışında kurslara da gidiyor. Anne ve babalar trendleri körü körüne takip etme ve her duyduklarına inanma eğilimindeler. Geçmiş, onlar için yabancı bir ülke -ve bugün de öyle.

Amazon’da Kabile Bulundu

May 30, 2008 @ 08:42 pm by Mehmet Karaarslan

Ağaçtan yapılan 6 kulübede yaşayan yerlilerin, dünyadan kopuk son 100 kabileden biri olduğu belirtiliyor.

Ağaçtan yapılan 6 kulübede yaşayan yerlilerin, dünyadan kopuk son 100 kabileden bir olduğu belirtiliyor.

Yerliler, yaşadıkları yerin üzerinden geçtiği sırada uçağa ok fıtlatıyor. Kabile üyelerinin sayısı tam olarak bilinemiyor.


Brezilyalı yetkililer, kabilenin yaşadığı alanın koruma altında tutulacağını ve yerleri saptansa da yerlilerle temasa geçilmeyeceğini belirtiyor. Amazon ormanlarında dünyadan kopuk yaşayan yerlilerin sayısının 500 civarında olduğu tahmin ediliyor.

Tanrı ve İnsan

May 10, 2008 @ 09:01 pm by Hale Karaarslan

Yazar: Hale Karaarslan
Tanrı yaşamdır. Yaşam sevgidir, Tanrı sevgidir! Sevgi icin koşula gerek yoktur! Gerek yoktur, cunku gereklilik insanin
yanilsamalarindan biridir. Tanrı, olandir! Olan herşey! Olan herşey ve olmayan herşey! Tüm yaratım…

Farkındalık var olmaktır! Var olmayı bilmektir, anlamaya baslamaktır, Ol’maktır. Varolmak hakkında çok derin düşündüğümüzde bazen yanıtlar gelir, bazen de sonsuzlukta kayboluruz. Çünkü yaşam sonsuzdur. Tanrı sonsuzdur…

Yeni insanla birlikte dinlere artik neden gerek yoktur?

Gerek yoktur çünkü insan, ilk defa bu kadar çok sayıda uyanmış, farkına varmıştır. Dinler sevgidir. Ve insan sevgi olmaya muktedir olmuş, bu seçimi yapmıştır…

Yaşam bir oyundur, bu oyunu oynarken sadece rollerine odaklanan, sorgulamayan, düşünmeyen, yaşamı tam manasiyla yaşamayan insan uykudadır. Farkına varan insan yaşamı tüm derinliğiyle sorgular, bilmek ister, ol’mak ister, görmek ister. İnsan Tanri’dan ayrı
değildir cünkü yasami yaşayan insandir, yaşam da Tanri! İnsan bilmek icin ayrılık yanılsamasını yaratmıstır. Ayrı olan kendini farkeder,
görür. Iste insanlar arasinda olusan dinler de aynı sebeple vardir. Ayrılık o sebeple vardır. Dinlere artik gerek yoktur. Dinler
görevlerini yerine getirmistir, sevginin tohumlarını insanların kalplerine ekmiştir. Şimdi tum dinlerin iclerine bakmanin, Tanrıyı ve insanı tanımanın vakti gelmistir. İnsan tekamul ede ede birlik bilincini yaratmistir. Birlik bilincinde ayrılık yoktur. Ayrılığı görmek, fark etmek ve birleştirmek zamanıdır artık. Dinleri, insanın bilinci yaratti ve insanın bilinci simdi Birlik’i yaratıyor. Ve simdi, bu bilinçle dogan yeni insan DNA si, modeli bedenleniyor…

Birlik

Tekamül eden insan ruhundaki eksik parçaları tamamladıkça Tanrı ile birliği keşfeder. Onunla Bir olmak, koşulsuzca seven, hem
hiçbir şey, hem de her şey olduğumuzun içsel bilincine varmaktır.

Farkına daha çok vardıkça, ÖZ’ü, kendimizi tanimak. Benimizi ve ruhumuzu hissetmek…Bedenin mucizeviliğini hissetmek, bedenimizle
konuşabilmek, onu dinlemek, tum organlarımızın değerini bilmek. Ona en guzel sekilde (egzersiz, dua, meditasyon, beslenme vb.) bakmak, beslemek. Beden ve ruhun bir oldugunu fark etmek. Ne kadar muhteşem bir yaratım olduğumuzun bilincinde olmak…

Fark etmek ve uyum

Kendimizi sevmek, baskalarını sevmek…Varolmanin muhtesemliğini herkeste, herşeyde görebilmek. Varlığımızla bulunduğumuz yeri
onurlandırmak, varlığıyla birinin bizi onurlandırması, bir canlının bizi onurlandırması. Sadece varlığımızla kabul edilmek, sevilmek, sevmek. Unvanımızla, servetimizle, arabamızla, kariyerimizle değil! Bir yere gittiginizde varlığımızın ışıltısının, güzelliğinin o mekanı
aydınlattığını düşünmek, bilmek…

Tüm olanla bütünleşmek! Herşeyle…Herkesin, herşeyin iç sesini duymak! En kalabalik ortamda bile (beni) hissetmek, duyabilmek.
Tum karmaşa ve sese rağmen kendi icimize dönebilmek. İçsel sütunumuzu bozmamak. Dengeyi, ahengi, uyumu…

Yeni insan ve yaşamı

Yeni bilincin insanı, içindeki öze, güzelliğe odaklanir, düşünür, yaşam oyununda en güzeli yaratir, kendisi olur, seçimlerini
bilinçle ve sevgiyle yapar. Pişmanlık yoktur, bilir ki gelen herşey O’ndandır, O’nadır, O’ndadır. Konusmalarinda, davranislarinda içsel bir zerafet vardır ve yasaminda Allah’in dini… En yüksek bilinç! Yansıttığı, yasadığı budur. Her seyi aşkla yapandir. ” ben ” der ama bu; ” sen” demektir. O, nasil ben diyebilir ki? Çünkü olana aşıktır… O’na aşıktır!


yeni başlık

kontrol paneli

profil

üye olun

indigo dergisi