yeni başlık  |  kontrol paneli  |  profil  |  üye olun | indigo dergisi |

İndigo Dergisi Blog » kişisel gelişim


Arayışın Bittiği ‘An’

Oct 01, 2008 @ 06:48 am by Burcu Özgeçen

Yazar: Burcu Özgeçen
İndigo Dergisi – Ekim 2008 | Kişisel Gelişim
ozgecenburcu@yahoo.com

Tüm öğretileri dışarıda bıraktığında ‘sen’ var… Tüm yollar kapandığında orda olursun. Hiçbir yerde ve her yerde, zamansızlıkta olma hissi kaplar seni. Kocaman bembeyaz bir bulutun içerisinde eriyip kaybolursun, zaman ve sen kaybolur, karşıdaki sen olur. Var olan her şeyin bir ve bütün olduğu o anda sadece sevgi sözcükleri kulağına salınır… O en derinden geliveren: ‘‘Size sevgi verdim emek veresiniz diye…’’
burcu-ozgecen-arayisin-bittigi-an.JPG

Sen, sen olmanın, burada olmanın ve yaşamın anlamını keşfedersin… Yaşamımızın tek bir amacı var, sevgi. Bu kadar basit ve derin, az ve çok, beyaz ve siyah; olan, sevgi. Bizi sözcükler sınırladı, sevgiyi anlamaya çalıştık. Anlamaya çalıştık ve uzaklaştık sevgiden. Sevginin kendisi olduğumuzu, kocaman kalplerimiz olduğunu ve var olan her şeyi sevdiğimizi unuttuk… O huşu halinden, her şeyden, her yönden, durumdan ve andan alınan hazdan uzaklaştık… Buna deneyim demiştik oysa, ‘oyun’ demiştik… Perde ve tekâmül… Hala anlatamıyorum size, sözcükler yetersiz kalıyor; sözcüklerin ardındaki enerjime bakın…

O, her şeyi benden daha iyi anlatır… Beni benden daha iyi anlatır size… Ben beni anlıyorum şu an yine… İçimde kocaman derin bir enerji ve sevgi… Ellerim çalışıyor ulaşmak için kendine… Yazıyor ve seviyor.

Arayışın bittiği bu andır benim için, tüm sevginin her an aktığı ve içimin hazla dolduğu her an… Yaşamı bir şarap gibi tüm lezzetiyle yudum yudum içtiğim an… Ne yapmakta olduğumdan bağımsız, aşkı yaşadığım şu an… Yazdıklarım son derece açık gelecek size… Çok’ u anlamak için Hiç’ e bakın… Hiç, Çok’tan daha fazladır… Sonsuzluktan gelen Siz’e bakın… Yüzünüze bakın… Onu okşayın ve sevin… Her sabah ve akşam, her an her an… Her an yaşamı ve size sunulmuşları sevin… Kendinizi sevin ve yaşamın bir parçası olarak aidiyetinizi hissedin… Hislerinizi bölmeden akın… Aynı bir şarkıyı söyleyen vücut gibi… Akan ses gibi, berrak nehir gibi… Tüm titreşiminizi yayın… Var olun, kendinizi var edin… Ben varım ve buradayım diyin… Aynı anda her yerde oluşumuzu keşfedin… İçinizdeki korkuyu keşfedin ve ardından dağılan sisle gelen sevgiyi… O hep ordaydı… Her sesle birlikte oradaydı… O sizdiniz, keşfetmeyi beklediğin sendin o… o benim…
Ben var olan tüm sevgi, haz ve dokunuşla akanım… Tüm yaşamdan haz alan, gözyaşlarıyla ve gülmelerle tüm yaşamı zamansız, mekânsız, hiçlikte içine alan… Hiç olan, yok olanım… Var olan her şeyim… Tüm ve bütünüm… Ben senim… Ben sizim… Biz biziz… Biz bir’ iz… Biz o’yuz…

Biz arayışın bittiği o ‘An’ız.

Enerji Bedenimiz, Kendi Kendini İyileştirme ve Şifa

Sep 02, 2008 @ 02:47 am by Tuğba Kavas

Yazar: Tuğba Kavas
Indigo Dergisi - Eylul 2008
kavastugba@yahoo.com

Kuşkusuz sağlık yaşamımızdaki en önemli unsurlardan bir tanesi. Sağlığımız iyi ise yaşamdan aldığımız tat ta o derece iyi olmaktadır. Bedenimizin her yaşta tam randımanlı, dinç ve aktif olarak işlevini sürdürmesini, fiziksel, psikolojik olarak sistemimizin dengede olmasını gerçekleştirdiğimiz takdirde sağlıklı olmaktayız. Bunun doğal sonucu olarak ta Beden-Zihin-Ruh dengesi her an neşe, huzur ve mutluluk olarak bizlere geri dönmektedir.

Bu bölümde sizlerle paylaşacağımız konu Enerji, Bioenerji ve Yöntemleri.

Şimdi cansız insan bedenini düşünelim. Ruh bedenden çıktığı zaman veya bedenin manyetik alanı son bulduğu zaman beden işlevini yitirmektedir. Böyle bir durumda yiyecek ve su işe yaramadığı gibi beden makinamız işlemez hale gelmektedir. Yemek yemeden, içecek olmadan kısıtlı bir süre daha yaşayabiliriz. Peki, nefes almadan kaç dakika yaşayabiliriz? Demek ki bizi canlı kılan, hayatta kalmamızı sağlayan temel faktör yiyecek içecek değil. Başka bir şey! Her yerde, her şeyde olan, manyetik alanımızı besleyen, bedenimizi besleyen, canlı kılan birşey. Enerji, Yaşam Enerjisi ve Oksijen.

Fiziksel bedenimizle birlikte gözle görülmeyen bir de enerji bedenimiz vardır. Enerji bedenimiz vücudumuzun etrafında bulunan elektro/manyetik yapılı bir enerji alanıdır. Bugün bu alanın fotoğrafı kirlian fotoğraf makinesiyle çekilebilmektedir.

Bu enerji alanı bizi dış etkenlerden koruduğu gibi hayati fonksiyonlarımızı organize eden kompleks bir yapıya sahiptir. Bu yapı içerisinde yaşam enerjisinin bedenimizin farklı noktalarına ulaşmasını sağlayan ve hayatımızın farklı alanlarındaki işlevlerini organize eden binlerce enerji hattı ve enerji merkezi ya da kontrol noktaları vardır. Bu kontrol noktaları hem enerjinin beden içindeki hareketlerini kontrol etmektedir, hem de dışarıdan alacağımız enerjileri sağlamakta ya da ihtiyacımız olmayan atık enerjileri dışarı atarak evrene geri yollamaktadırlar.

Enerji noktalarının ana ve en büyük olanlarına çakralar denmektedir. Vücudun genel fonksiyonlarını düzenleyen yedi temel çakra bulunmaktadır.

Bu çakralardan iki tanesi bizim için gerekli temel yaşamsal enerjiyi sağlarken diğer çakralar bu enerjilerin işlenip hayatımızın belli alanlarında kullanılması için gerekli enerjileri sağlamaktadırlar. Temel iki çakradan ilki başımızın üzerinde bulunan ve evrenle ya da tanrısallıkla yani resmin bütünü ile bağlantı kurmamızı sağlayan tepe çakradır. İkincisi bacaklarımızın arasında bedenin en alt noktasında bulunan ve fiziksel seviyede bedenimizin yapılanması ve hayatta kalabilmesi için gerekli olan enerjileri sağlayan kök çakradır.

Bizler her nefes alışımızda yaşam enerjisini bedenimize, enerji kanallarımıza çekeriz. Yaşam enerjisi elektro/manyetik alanımıza, enerji merkezlerimize ve enerji hatlarımıza tam olarak ulaşırsa enerji hatlarına bağlı olan endokrin sistemi, hormon sistemi ve organlarımız da o kadar tam randımanlı ve sağlıklı çalışır. Hastalık dediğimiz durum enerji hatlarına dolayısıyla organlarımıza giden enerjide kesintilerin olması, azalmasıdır. Fiziksel yapımızın ve organlarımızın enerji ve oksijenle yeterince beslenememesidir. Nasıl yağlanması gereken makinayı yağlamadığımızda yağlanmayan yerlerde paslanmalar, bozulmalar, tıkanıklıklar, işlevsizlikler ortaya çıkarsa, enerji sistemimizin akışı değişip, bozulduğu zaman hücrelerimizin de doğal yapısında form değişiklikleri ve bozulmalar başlar. Bu durumda bedenimiz çeşitli fiziksel belirtilerle bizi uyarır. Hastalığı tekrar ifade edecek olursak; bedenimizin, “ beden-zihin-ruh” dengemizde bir şeylerin aksadığını, akışın sekteye uğradığını bize hatırlatmasıdır ki bizde bunun sebeplerini bulup durumu düzeltip tekrar dengeye gelelim.

Enerji akışımızı değiştiren, sekteye uğratan, hastalığa sebep olan unsurları incelediğimizde bunların; negatif düşünceler, zihinsel karışıklık, doğru nefes almama, düzensiz beslenme, hareketsizlik olduğunu görüyoruz. Ve böylece hastalığı bizim yarattığımız ortaya çıkıyor. Hemen pozitif tarafından gözden geçirelim. Eğer hastalığı biz yaratıyorsak o zaman tekrar yok edebilir, iyileştirebiliriz.

Kendini iyileştirme yeteneğine örnek olarak sevgili annemi anlatmak istiyorum izniyle. Göğüs kanseri teşhisi kondu ve hemen göğsü alındı. Kemoterapi tedavisi gördü dolayısıyla vücudu deforme oldu. Karaciğerinde, böbreğinde kist oluştu, göz retinası yırtıldı ve kemikleri erimeye başladı. Daha sonra rahmi alındı, beyninden operasyon geçirdi. Yaşama sevinci diye ifade edilen unsur burada devreye giriverdi. Birlikte enerji çalışması ve şifa çalışması yaptık ve ilgili ilaçlarını düzenli olarak kullanımla, kendi pozitif düşünceleriyle ve azmiyle şu an çok iyi. Bugün kistlerin hiçbiri yok, retina yırtılmasının ilerlemesi durdu ve kemikleri tekrar güçlenmeye başladı. Evet, kendini iyileştirmeyi kabul etti ve uyguladı ve iyileşti. Kendisini görseniz bütün bunları yaşadığına inanmazsınız. Tıp yöntemleriyle birlikte bu yöntemlerle işbirliği yapıldığında iyileşme süreci hızlanıyor. Bir başka örnek verirsek; aynı hastalığa yakalanmış iki kişiye aynı ilaci veriyorsunuz bir tanesi iyileşiyor bir tanesi iyileşmiyor. Bunu nasıl açıklayabiliriz? Demek ki ilaçlarla birlikte insanların iyileşip iyileşmemesine karar veren başka bir mekanizma var. “ Kişinin Kendi İradesi”

Günümüzde sağlık ve dengeli yaşam ile ilgili farklı birçok materyal tamamlayıcı olarak ortaya çıkmaya ve uygulanmaya başladı. Biyoenerji, bir çok enerji yöntemleri, pozitif düşünce, beden egzersizleri, nefes egzersizleri, meditasyon, renk terapileri, ses terapileri, zihni huzurlu ve sakin duruma geçirmek için aktiviteler, bitkilerin katkıları artan bir hızla yaşamımızdaki yerini alıyor. Doğanın iyileştirici gücü; deniziyle, toprağıyla, bitkileriyle, oksijeniyle, ağaçlarıyla yaşamımızda sağlığımız için kullanılmaya başlandı ki birçoğu anneannelerimiz, dedelerimiz tarafından hep kullanılmıştır aslında, yeni bir şey değil. Yaşantımızda ve tıp alanında da tamamlayıcı tıp ismiyle tekrar genişleyerek bize eşlik ediyor.

—————
* Bu yazi Milliyet gazetesinde de yayimlanmistir.
* http://www.yenibilinc.com

Öfkelerimizle Yüzleşmek

Sep 02, 2008 @ 02:38 am by Rüya Yüksel

Yazar: Rüya Yüksel
Indigo Dergisi - Eylul 2008
Ruya.Yuksel@pernod-ricard-istanbul.com

Her birimiz yaşamımız süresince dış dünyadan aldığımız etkilere tepki göstererek karşılık veririz. Bu bir anlamda kendimizi aldığımız etkiler karşısında ifade biçimimizdir.

Tepkilerimiz çok çeşitli olmakla beraber zaman içinde benzer olaylarda farklılaşır. Bunun en önemli nedenlerinden biri, kendi kendimizle yüzleşebilmiş olmamızdır. Bu sayede olanı olduğu gibi görebilmek ile ilgili yeni bir algı oluşturmuşuz demektir ki olan olayları başka türlü değerlendirebiliriz. Bu bir anlamda artık olan olaylar karşısında tepkisellik yerine olan’a olanın anlayışı ile bakabilmektir. Bu da bizim davranışlarımızı değiştirdiği gibi olan üzerinde de büyük etki sağlar ve olan’ın değişmesini mümkün kılar.

Oysaki farkındalıksızlık içinde verdiğimiz otomatik pilot davranışlarımız bizim iç dünyamızda bazı kayıtlarımızı harekete gecirir ve bazı duyguları deneyimlemek ihtiyacımızı ortaya çıkarmaktadır. Öfke duygusu bunlardan biridir.

Öfke duygusunu deneyimlediğimizde algılarımız düşük ve negatif seviyededir. Verdiğimiz tepki olan karşısında duyduğumuz huzursuzluk, mutsuzluk, isteklerimizin gerçekleşmemesi, bize değer verilmemesi vs gibi bizim içsel direnişlerimizdir. Ama asıl önemlisi öfke; bizim içimizdeki korkularımızı dışa vurmamızdır. Bu duyguyu açığa çıkararak aslında ne denli korkular içinde olduğumuzu da evrene ilan etmiş oluruz.

Öyleyse öfke duygusuyla başa çıkabilmek için öncelikle korkularımızın farkında olmak ve korkularımızla yüzleşmemiz gerekir. Korkulacak bir şey yoksa öfkelenecek de bir şey yok demektir. Korkularımız bizi bir anlamda yaşamımızla ya da sahip olduklarımızla ilgili tehdit altında olduğumuz algısını yaşatır. Bu algı fiziksel dünyada kendimizi koruma içgüdümüzden kaynaklanmakla beraber asıl öfke duygusunu yaratan bizim zihnimizde oluşturduğumuz sanal korkularımızdır. Bu algı biçimi dış dünyadan aldığımız tehditlerle öfke duygusunu yaratır. Bu durumda insanın doğal olarak vereceği ilk tepki olan’ı kontrol etmek arzusu olacaktır. Ancak zihni kontrol etmek bu aşamada mümkün değildir. Çünkü eğer zihnimizi kontrol edebilmeyi gerçekleştiriyor olabilseydik algılarımız öfkeden empatiye dönüşürdü. Ancak zihni kontrol edebilmeyi başarabilirsek o zaman korkularımızla da yüzleşmiş oluruz. Bunu aksi durumda yani kontrolsüzlük içinde olmak öfke duygusunu açığa çıkarır.

Öfke duygusunun şiddeti korkularımızın büyüklüğü ile doğru orantılıdır. İçimizde büyüttüğümüz korkularımızla öfke duygumuzu da besleriz. Öfke duygusunu deneyimlerken korkularımızı da güçlendirmiş oluruz. Evrensel çekim yasası gereği de korkularımız bize yeni korku deneyimleri yaşatır, bu sayede öfkelerimiz şiddetlenir.

Tepki gösterdiğimiz her şey güçlenir ve bizim öz gücümüzü yitirmemize neden olur. Baş edememe durumlarında bazen insan, panik ataklar yaşar, öfkenin şiddetiyle kendisine ya da çevresindekilere zarar verebilir.

Oysaki olan’ın farkındalığı içinde kendimizle, korkularımızla yüzleşme cesaretini gösterebildiğimizde tepki gösterdiğimiz şey etkisini yitirecek ve yok olacaktır. Böylece algılarımız yükselecek, empati duygumuz artacak ve ilişkilerimizde kendimize sevgiyi deneyimleme fırsatını vermiş olacağız. Böylece öfkelerimizle de yüzleşmiş ve onları sevgiye dönüştürmüş oluruz.

Sevgi ise içimizi ısıtan ve iyileştiren güçtür.

Düşlerimdeki Yaşam – 14 (Son)

Sep 02, 2008 @ 01:58 am by Nilgün Doğan

Yazar: Nilgün Doğan
İndigo Dergisi - Eylül 2008
dogan.nilgun@gmail.com

Sevgili dostlar, sizlere iletmek istediğimiz yeni konular sizleri çok ilgilendiren ve çok seveceğiniz, çok sevineceğiniz konular.

Sevgili dostlar artık yeni bir döneme girdik ve bu dönem gerçek sevginin yoğunlaştığı dönem demiştik. Sizler yaşadığınız anlara ve yaşadığınız anlardaki herşeye ve herkese sonsuz sevgi ve aşk duygusunu duymaya başladınız ve bu duygu sizin ışığınızı güçlendirmekte. Farkındasınız ki aşkınız arttıkça ışığınız da artmakta ve kanatlarınız daha da büyümekte ve daha da yükseklere uçabilmektesiniz. Sizler biliyorsunuz ki aşk ile yaşadığınız her an sizi daha da yüceltmekte ve çevrenize daha fazla ışık daha fazla umut verebilmektesiniz.

Artık, yapmanız gerekenler çok da fazla değil, hep söylediğimizi gene tekrarlayacağız ki sadece sevginizi, umudunuzu besleyerek herkese ve herşeye yargılamadan, yorumlamadan, hoşgörü ve tevazu ile yol vermeniz ve takdir etmeniz bile yeterli bu muhteşem zamanları en muhteşem şekilde yaşamanız için… Daima hoş bir yürek ile hoş bir bakış ile sevginizi sunmaya devam edin lütfen. Sevginizi ne kadar çok kimseye sunarsanız o kadar çok kimse sizinle birlikte bu köprüden geçecek ve muhteşem güzelliklere adım atacak. Bu köprü sizler için geniş olsa da bazıları için çok dar. Bu kişilere köprüyü rahat geçebilmeleri için yardımcı olmalısınız. Bunun tek yolu ise sevgi ile onlara ışık tutmanızdır. Çok bir şey yapmanıza gerek yok, çok şey anlatıp enerjinizi tüketmenize de gerek yok. Sadece, sevgi ile hoşgörü ile kenara çakilip onlara gülümsemeniz bile yeterli.

Sevgili dostlar bilmelisiniz ki sizler bu süreçte çok önemli başarılar elde ettiniz. Çok önemli gelişmelerde pay sahibi oldunuz. Bu satırları okuyorsanız şayet yaptıklarınızdan da hiç şüpheniz olmasın. Görevlerinizi gerçekleştirmek için duyduğunuz aşk ve istek ile bizleri çok motive ettiniz, bizlere güç verdiniz, umut verdiniz. Biliyoruz ki artık sonsuz güzellik günleri çok yakın ve sizler bu süreçte başarılı liderler olarak pekçok güzel ruhun yolunu açtınız, sevginiz daim olsun.

Sevgili dostlar, artık yapmamız gereken sizlerle sohbet etmek değil, artık yapmamız gereken sizlerle birlikte yaşamaya devam etmek. Sadece sevgi dolu yüreğiniz ve hoş bakışlarınız ile yaşamaya devam etmeniz bile bizlerin ve sizlerin irtibatımızın devam etmesi demektir. Zihninizi sakin ve hoş bir şekilde dinlemeniz bile yeterlidir, yaşayacaklarınızı ve yaşadıklarınızı anlamlandırmanız için.

Bizler artık sizleri serbest bırakıyoruz ve yolunuz açık, aydınlık, sevgi dolu olsun diyoruz. Bu süreç içindeki paylaşımlarınız, sevginiz-saygınız ve inancınız için çok teşekkür ediyoruz. İçten sevgilerimiz ile sizlere güzel yolculuklar diliyoruz.

http://nilambara.blogspot.com/
dogannilgun@gmail.com

Düşlerimdeki Yaşam önceki bölümler:

1. Bölüm : INDIGO Dergisi Sayı 18
2. Bölüm : INDIGO Dergisi Sayı 21
3. Bölüm : INDIGO Dergisi Sayı 24
4. Bölüm : INDIGO Dergisi Sayı 26
5. Bölüm : INDIGO Dergisi Sayı 27
6. Bölüm : INDIGO Dergisi Sayı 28
7. Bölüm : INDIGO Dergisi Sayı 29
8. Bölüm : INDIGO Dergisi Sayı 30
9. Bölüm : INDIGO Dergisi Sayı 31
10. Bölüm : INDIGO Dergisi Sayı 32
11. Bölüm : INDIGO Dergisi Sayı 33
12. Bölüm : INDIGO Dergisi Sayı 34
13. Bölüm : INDIGO Dergisi Sayı 35

Ruhsal Gelişim İçin Meditasyon

Sep 02, 2008 @ 12:55 am by Hülya Balıkavlayan Yüce

Yazar: Hülya Balıkavlayan Yüce
İndigo Dergisi - Eylül 2008
hulyayuce1974@gmail.com

Her gün otuz dakika meditasyon yapmak ruhsal gelişim için iyi bir başlangıç sayılır. Dilerseniz pratik bir meditasyon uygulaması yapalım…

Önce sakinleşin ve gevşeyin. Gevşemek ve rahatlamak meditasyon için en iyi hazırlıktır. Rahat bir şekilde oturun. Yavaş ve derin bir nefes alın, dörde kadar sayıp nefesinizi tutun, sonra yavaşça nefesinizi verin. Aşağıdaki sözleri yumuşak bir ses tonuyla içinizde tekrarlarken kaslarınızdaki gerginliklerin azaldığını ve zihninizdeki bütün olumsuz düşünce ve duyguların nefesinizle birlikte çıkıp gittiğini düşünün: “Başımdaki ve yüzümdeki kaslar gevşiyor. Tüm vücudumdaki kaslar gevşiyor. Ben gevşiyorum, sakinleşiyorum ve rahatlıyorum. Bütün olumsuz düşünceler ve duygular içimden çıkıp gidiyor. Daha da rahatlıyorum. Kollarımdaki ve ellerimdeki kaslar gevşiyor. Bacaklarımdaki ve ayaklarımdaki kaslar gevşiyor. Dikkatim ayaklarımda, ellerimde ve başımda. Dikkatim karnımda, kalbimde, gırtlağımda ve alnımda. Ben alında parlayan bir yıldızım.”

Bunları içinizden geçirip sessizlik içinde oturun. Fonda uygun bir müzik (New Age de olabilir) çalıp bir gül tütsüsü ve mum da yakabilirsiniz. Bunlar sizin Alfa düzeyine geçmenizi kolaylaştıracaktır. Bütün sisteminiz ‘size karşı’ değil, ‘sizin iyiliğiniz için’ çalışmaya başlayacaktır.

Zihninizin enerjisi bir ‘İçsel Nehir’ gibidir. Dikkatinizi nereye yönlendirirseniz oraya akar. Enerjiniz nereye akarsa oraya hayat verip orayı güçlendirir. Zihniniz ve bedeniniz gevşediğinde ve rahatladığında bu, sizin sağlığınız ve mutluluğunuz için çok yararlı olacaktır. Beden diliniz ve fizyolojiniz sizin ‘rahat ve güvenilir bir dost’ olduğunuzu gösterecektir. Stresle ve zihindeki kargaşalarla savaşmanın en kolay yolu sakinleşmeyi, yavaşlamayı ve rahatlamayı öğrenmektir. Deneyimleriniz arttıkça, fazla zorlanmadan bunları elde ettiğinizi ve gündelik yaşamınıza geçirdiğinizi göreceksiniz.

Vicdanınızın Sesine Kulak Vermenin Yolu
Yukarıdaki basit egzersizi yaptıkça tüm bedeninizdeki gerginlikler yerini gevşemeye, rahatlığa, olumlu düşünce ve duygulara bırakacaktır. O zaman içsel sesinizi ya da vicdanınızın sesini duyabileceksiniz. O zaman bu yazıyı tekrar okuyun. Uygulamalarınız arttıkça yeniden okuyun. Her seferinde yeni şeyler anladığınızı göreceksiniz.

Daha derin bir meditasyon için yukarıdaki uygulamadan sonra aşağıdaki uygulamaya geçebilirsiniz. “Sembolik bir kapının eşiğinden geçiyorum. Birçok odası ve kapısı olan tarihi bir sarayın büyük salonuna giriyorum. Dolaşıyorum. Birden odalardan birinde adımın yazılı olduğunu görüyorum. Kapıyı açıp içeri girdiğimde aşağıya doğru kıvrıla kıvrıla inen bir spiral merdivenle karşılaşıyorum. Merdivenden inmeye başlıyorum. Yavaşça…. Aşağıda içsel hazinelerle dolu bir odayla karşılaşıyorum. Orada bir süre kalıp sessizlik, huzur, saygı, işbirliği ve başarı gibi mücevherleri elimdeki kadife keseye dolduruyorum. Sonra geri dönüş yolculuğum başlıyor. Hazine odasından çıkıp spiral merdivenden yukarıya tırmanıyorum. Adımın yazılı olduğu odadan büyük salona geçiyorum. Sarayın geniş kapısından dışarı çıkıyorum. Meditasyonu sona erdiriyorum.”

Beş Adımda Meditasyon
Bunun dışında ‘Beş Adımda Meditasyon’ uygulaması size gevşemeyi öğretecektir. İlk olarak enerjinizi zihinsel olarak her şeyden geriye çekin. Hiçbir şeyi reddetmeyin ve hiçbir şeye direnç göstermeyin. Dikkatinizi sadece içinize yöneltin. Bir kaplumbağanın başını gövdesinin içine çekişini hayal edin.

İkinci olarak, odaklanacağınız bir bilinç noktası yaratın. Alnınızın ortasında bir nokta olduğunu hayal edin ve oraya odaklanın. Bu noktanın parlayan bir yıldız olduğunu hayal edin. Bu size olumlu enerji sağlayacaktır. Kendinizi iyi hissedeceksiniz.

Üçüncü olarak, bir olumlama cümlesini içinizden tekrarlayın. Kendinizle ilgili olarak “Ben bilinçli bir varlığım”, “Ben huzurlu bir ruhum” gibi olumlu düşünce ve imgeler üretin.

Dördüncü olarak, enerjinizi ‘Huzur’ üzerinde odaklayın. Huzuru meditasyon konunuz yapın. Siz huzura odaklandıkça, huzur düşüncesi huzur duygusuna dönüşecek ve bu duygu yaşamınızı huzurla dolduracaktır.

Beşinci ve son adımda da deneyimi ya da gerçekleştirmeyi yaşayın. Bu huzur duygusunu, tüm dikkatinizi vererek besleyin. Onu geliştirin. Bu meditasyon, kendinizi gerçekleştirmenin başlangıcı olacaktır.

Kendimi Yok Ettiğimi Görüyorum Aşkla

Sep 02, 2008 @ 12:53 am by Hale Karaarslan

Yazar: Hale Karaarslan
İndigo Dergisi – Eylül 2008
hale@indigodergisi.com

Kendimi yok ettiğimi görüyorum aşkla… Ne mutluluk!

Bu muhteşem yaşam oyununda oyunun farkına varıp, varlığımı görüp, kendimin farkına vardığımdan beri, içimdekini bulma yolculuğundayım. Ancak insan, bu yola çıktığı anda da en zorlu sınavları vermeye başlıyor. İlk haline aslına dönünceye kadar müthiş bir arınma içinde olduğunu fark etse de unutup yaşamın dualitesinde, güçlü bir şekilde tutunmaya devam ediyor. Oysaki korku bilmemek, sevgi bilmek! Bildiğim anda korku kalmıyor. Korku bilginin, sevginin olmadığı durumdur. Zihnin ürettiği bir şeydir… Ve bilince, sevgi oluyorum. Sadece sevgi… Korku, korkunun üzerine giderek, onu anlamaya çalışarak, aşılabiliyor. Sevgi hali içinde olan için korkular bir arınma hali sadece. İnsan, üstüne yapışan bütün tortuları, ağırlıkları bırakmanın vereceği hafifliği, her direncinde, her kırgınlığında yaşıyor…

İçime dönüp, kendimi izlemeyi, seyretmeyi çok seviyorum. Her anında başka bir güzellik, farkındalık yaşıyorum… Kendimi ne kadar seviyorum? Kendimizi sevmeyi unuttuğumuz çok açık. Her şeyle, herkesle ilgileniyoruz da kendimiz için neler yapıyoruz, nelerle besliyoruz, nasıl arındırıyoruz? Düşünüyorum… İçe dönüş anları, yoğun düşünme anlarındaki hediyeleri alıyorum ve arınıyorum. Arındıkça hafifleyip öz halimi görüyorum. İçimdeki sevgiyi yaşadıkça, dışımda yaşadığım da o oluyor. Dış dünyadaki tüm o kaos… O nereye gitti? Kimin için? Savaş-barış! Aynı dünyada mı yaşıyorum? Dünyadaki tüm bu karmaşa, kavga ne için? Kimin için? Zenginlik-fakirlik, tüm karşıtlar? O halleri yaşıyor muyum?

Kabul edemediğim şeyleri, olayları düşünüyorum… Zihnimin, bana öğretilen ikili zihin oyunlarını görüyorum. Tuzakları… Bakıyorum; her şeyde direnç yaratarak yaşamlarımızı nasıl etkiliyoruz? Kabul edebiliyor muyuz? Teslim olabiliyor muyuz?

Direndikçe, kabul etmediğimi görüyorum… Ve ben neyi kabul edemiyorsam, yaşamımda tezahür edecek olan o oluyor. Ta ki anlayana, o duygudan özgürleşene, tekâmül edene kadar. Duygular onları fark etmem için, onlara yapışıp kalmam için değil. Ve duygularımız bize kederi, acıyı yaşatan… Acıyı neden çektiğimizi fark ediyorum. Farkındalık bu sebeple var ve biz farkındayız diyoruz her an. Oysa acı çekmeye de devam ediyoruz. Kabul ettiğimiz farkındalık düzeyine geldiğimiz anda tekâmülü yaşıyoruz. Acı, bir katalizör, anlamam için bir itici güç! Acıya teslim olmayı öğreniyorum zamanla. Bu, acının içinde kalarak o halden, kabul etmek haline geçerek oluyor. Kabul ettiğim anda da teslimiyeti yaşıyorum. Bu özgürleştirici bir ölüm anıdır. O duyguya ölmüşüzdür. Ve şimdi yeniden doğuş zamanıdır. Kabul, nötr bir oluş haline sokmuştur bizi. Ol’ma haline… Bir kez daha özgürleşmiş, kanatlarımızı sevgiyle açmaya, aşkla çırpmaya başlamışızdır. O büyük, sonsuz sevgiyi görmüş, aşk haline doğmuşuzdur… Cenneti yaşadığımızı hissederiz.

İlahi olanla aşkımızı en güzel şekilde, kendimizi tüm duygulardan arınmış, askla yasayan bir kalp haline geldiğimizde yasayabiliriz. O zaman duygu hallerinden çıkıp, olma hallerini yasama geçirelim.

Allah insana, insanin en güzel halini yansıtan harika örnekler yollamıştır. Bu hala devam etmektedir. Kendimizin en büyük sanat eseri olabileceğini bilelim. Zaten öyleyiz! Tüm sakladıklarımızın altında, en derinde muhteşem BİZ var! O pırıl pırıl ışıldayan kristali bulalım, Kristal gibi her yere ışığını, sevgisini, aşkı yayanı. Simdi katmanları atmak için çalışmak ve aska odaklanmak zamanı, onu ortaya çıkarabiliriz. O hali yasamaya başladığımızda O’nu her şeyde, her yerde görmeye başlarız. O zaman Tanrısallığın içimizden dışarıya yayılan olduğunu ve her şeyin Tanrısal olduğunu fark ederiz.

Yaşamı askla yaşamanın zarafetini hissedebilen insanin tüm gördüğü aşktır! Aşk içinde olan için zaman ve mekânın ötesi, ölümün ötesi vardır. Ve aşık orada, cennette yasar…

Mutluluk Ne Ola Ki?

May 08, 2008 @ 04:41 am by nesrin dabağlar

Ömür boyu peşinde koşarız nerede bulacağımızı aslında bilmeden. Doğar doğmaz onunla ilgili koşullandırılmaya başlarız. Kimi zaman çalmaya, kimi zaman satın almaya, kimi zaman elbise gibi üstümüze giymeye, kimi zaman resim gibi çizmeye çalışırız Nazım’ın istediği gibi…

Oysa mutluluk denilen şey, bir ömrün içinde yaşadığımız sayısı belli anların tek kare fotoğrafları gibidir. Giderken ömür albümümüzde mutluluğa dair ne kadar kare biriktirebildiysek o kadarızdır aslında.

Bir küçük öykü; bildiğimiz fakat çoğu zaman unuttuğumuz ” mutluluk reçetesi” ni hatırlatmalı bence…

Mutlu Adamın Gömleği

Bir hükümdar amansız bir hastalığa yakalanmıştı. Ülkenin bütün hekimleri saraya geldi, komşu ülkelerin hekimleri de çağırıldı. Ama hastalığa hiçbir çare bulunamadı. Hükümdar, herkesin gözü önünde her gün biraz daha erimeye devam ediyordu. Umutsuzluk içinde çırpınırken son çare olarak bütün falcıların, büyücülerin bulunup saraya getirilmesini istedi.

Adamları koşuşturdu. Ülkede ne kadar adı falcıya büyücüye çıkmış insan varsa toplayıp getirdiler.

Falcılar, büyücüler hükümdara tek tek baktılar, bildikleri bütün numaraları yaptılar, ama hiçbiri herhangi bir iyileşme sağlayamadı.

Hükümdar artık iyiden iyiye umutsuzluğa düşmüşken günün birinde sarayının kapısına bir yaşlı kadın geldi. Bu kadın hükümdarın derdini nasıl çözeceğini bildiğini söylüyordu!

Yaşlı kadını hükümdarın yanına götürdüler.

Hükümdar yatağında doğrulamadan, “Söyle kadın” diye güç bela konuştu: “Neymiş senin çaren!”

Kadın bildiği çareyi anlattı: “Adamlarınız ülkeyi dolaşacak, ülkenin en mutlu adamını bulacak, onun gömleğini alacak ve size getirecek. Siz de bu gömleği giyince iyileşeceksiniz…”

Hükümdar emir verdi, adamları hemen ülkeye dağıldı. Önce en zenginlerin kapısını çalmaya başladılar. Ama hangi zenginle gidip konuştularsa onun hiç de tahmin ettikleri gibi mutlu olmadığı gördüler. Aralarından bir iki kişi, en değerli gömleklerini verdi. Hükümdar gömlekleri giydi fakat bunların da herhangi bir faydası olmadı. Böylece o gömleklerin sahiplerinin söyledikleri gibi mutlu olmadıkları ortaya çıktı.

Hükümdar köpürüyor, adamları bütün ülkeyi adım adım dolaşıyor, artık zengin fakir dinlemeden mutlu insan arıyor ama bir kişi bile bulamıyorlardı.

Durmaksızın dolaşırken susuz kalan hükümdarın adamlarından birkaçı dökülen bir kulübenin yanından geçmekteydi. Su istemek için yaklaştıklarında içeriden gelen sesi duydular.

Bir adam kendi kendine konuşuyordu:

“Ne kadar mutluyum, benden iyisi yok, karnımı doyurdum, yarın çalışabilecek gücüm de var… Benden iyisi yok…”

Hükümdarın adamları suyu falan unutup hemen içeri daldılar. Bu son derece yoksul kulübede bir adam yere oturmuş, kağıt üzerine serdiği peynir ekmeğin son kırıntılarını ağzına atarken bir yandan da türkü söylüyordu.

Hükümdarın adamları “Nihayet bulduk” diye adama doğru hamle ettiler ve yanan tek bir mumun zayıf ışığında adamın gömleğinin olmadığını gördüler
…..


yeni başlık

kontrol paneli

profil

üye olun

indigo dergisi