yeni başlık  |  kontrol paneli  |  profil  |  üye olun  |  indigo dergisi   İndigo Dergisi Blog » sağlık

Alzheimer ve Parkinson Hastalarına Umut

Jul 20, 2008 @ 05:01 am by Ferhan Cay

Bilim adamları, Omega-3 yağ asitleriyle yüklü özel bir besin ile besleyerek beyin hücreleri zarar görmüş olan farelerin hafızalarını güçlendirmeyi başardı. Bu özel besin desteği, özellikle Alzheimer ve Parkinson hastaları için umut oldu.

Massachusetts Institute of Technology’de (MIT) görevli bilim adamları, Omega-3 yağ asitleriyle hazırladıkları özel diet menüsü ile besledikleri kobay farelerde hafızanın güçlendiğini ve öğrenmenin hızlandığını tespit etti.

Araştırma sonucunda, başta Alzheimer ve Parkinson olmak üzere çeşitli baş hastalıkları yüzünden beyin sinir hücreleri kısmen azalan ya da zarar görmüş kişilerin, söz konusu besinle beyin fonksiyonlarının yeniden canlandırılabileceği belirlendi.

Bilim adamlarının hazırladığı besin desteğinde, bir çeşit Omega-3 yağ asidi olan DHA, Uridin ile Kolin bulunuyor.

Omega-3 yağ asitleri vücut tarafından üretilmemesine rağmen balık, yumurta, keten tohumu ve otla beslenen hayvanlardan elde edilen etlerde bulunuyor. Herhangi bir dış yiyecek kaynağından elde edilemeyen Uridin ise, özellikle bebek emziren kadınların vücutlarında diğer insanlara göre daha çok bulunuyor. Kolin ise et, yumurta, fındık, fıstık, ceviz gibi kabuklu yemişlerde B vitamini formunda yer alıyor.

Klima ile Serinleyenler Lejyonere Dikkat

Jul 20, 2008 @ 05:01 am by Ferhan Cay

Klima kullanımıyla birlikte su damlacıklarıyla havaya karışarak insanlara bulaşan bakteriler, ölümlere sebep olabilen lejyoner hastalığına neden olabiliyor.

Kapalı ortamların ısısını ve nem oranını istenilen seviyelere getirebilen klimaların, solunan havayı ve solunum yollarını doğrudan etkiliyor. Yüksek ateş ve öksürük yakınması olan hastaların, son günlerde klimalı ortamlarda bulunmuşlarsa lejyoner hastalığı açısından değerlendirilmeleri gerekiyor.”

Göğüs Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Mehmet Karadağ, yaptığı yazılı açıklamada, lejyoner hastalığına neden olan “Legionella pneumophila” bakterisinin durgun sularda ürediğini, suyun havaya saçılması sırasında solunum yoluyla, akciğerlere girerek enfeksiyonlarına neden olduğunu belirtti.

Klima içerisinde oluşan nemli ortamın “Legionella pneumophila” gibi hastalık etkenlerinin yaşaması ve çoğalması için çok uygun ortamlar olduğuna değinen Karadağ, bu etkenlerin su damlacıkları ile havaya karışarak insanlara bulaştığını vurguladı.

Karadağ, otel, iş merkezi, gökdelen gibi büyük binaların havalandırma sistemlerinin su bölmeleri, havuzlar, su depoları gibi ortamlarda çoğalan bakterilerin, o binada bulunan pek çok insanda hastalığa yol açabileceğine dikkati çekti.

LEJYONERİN BELİRTİLERİ

Her klimalı ortamda bu bakterilerin bulunmadığını, bakterilerin olduğu ortamda yaşayan ve bu havayı soluyan herkesin de hastalanmayacağını ifade eden Karadağ, hastalık etkenine maruz kalan insanlarda 2 -10 gün arasında ateş, halsizlik, kas ağrıları, iştahsızlık, baş ağrısı gibi belirtilerin ortaya çıktığını, ancak çoğunlukla ilk dikkati çeken belirtinin öksürük olduğunu kaydetti.

Başlangıçta kuru ve hafif olan öksürüğün kanlı balgama ve nefes almakta güçlüğe neden olabileceğine, hastaların yüzde 20’sinde ateşin 40.5 derecenin üzerinde olduğuna işaret eden Karadağ, “Yüksek ateş ve öksürük yakınması olan hastalar, son günlerde klimalı ortamlarda bulunmuşlarsa lejyoner hastalığı açısından değerlendirilmeleri gerekiyor”’ dedi.

Karadağ, hastalığın en çok bebekleri, yaşlıları, erkekleri, sigara tiryakilerini, alkolikleri, kalp-damar, kronik bronşit, diyabet ve böbrek hastalarını, bağışıklık sistemi baskılanmış kişileri ve kortizon kullananları etkilediğini dile getirdi.

DOĞRU İLACIN SEÇİLMESİ VE ERKEN TEDAVİ ÖNEMLİ

Hastalığın tedavisinde doğru ilacın seçilmesi ve erken dönemde tedaviye başlanmasının yan etkileri önlediğine, ancak tedavi süresinin hastanın tüm şikayetleri ortadan kalksa bile üç haftadan az olmaması gerektiğine dikkati çeken Karadağ, bu ciddi ve ölümcül hastalığın önlenebilmesi için bakterilerin bulunabileceği ortamların saptanması ve uygun şekilde dezenfekte edilmesinin çok önemli olduğunu belirtti.

Prof. Dr. Karadağ, alınacak önlemleri şöyle sıraladı:

Klimalar, havalandırma sistemleri, su depoları, kapalı alanlardaki havuzlar, duş başlıkları ile bazı tıbbi aletler bulaşıcılık açısından dikkatle kontrol edilmeli,

Enfeksiyon şüphesi oluştuğunda bakım ve dezenfeksiyon için hiç beklemeden, su 70 derecenin üzerinde ısıtılmalı

Musluklar, duş başlıkları, basınçlı sıcak su ile 30 dakika süreyle yıkanmalı,

Metalik iyonizasyon yöntemiyle de dezenfeksiyon yapılabilir. Klorla yapılan dezenfeksiyondan daha etkili bulunan bu yöntemde özel elektrotlar tarafından havuz Kilmasuyuna bakır, gümüş ve çinko iyonları aktarılır. Belirli düzeylere geldiğinde bu iyonlar dezenfeksiyonu sağlamaktadır.”

“Farkındayım, Korkmuyorum, Anlatıyorum”

Jun 27, 2008 @ 09:15 am by Ferhan Cay

Türkiye Meme Vakfı (MEVA), “Farkındayım Korkmuyorum” kampanyası kapsamında gençleri, meme sağlığı ve meme kanserinde erken teşhisin önemi konularında bilinçlendirmek amacıyla bir eğitim projesi geliştirdi. Akran eğitimi modelinin kullanıldığı program, bilgi paylaşımı yöntemiyle büyük tehditlere karşı basit önlemlerin öğrenilmesini temel alıyor.

“Farkındayım Korkmuyorum - Arkadaşıma Anlatıyorum” projesi çerçevesinde Üsküdar pilot bölge olarak belirlendi. Bu bölgede bulunan Validebağ Anadolu Sağlık Meslek Lisesi son sınıf öğrencileri, gönüllü eğitici olarak projenin uygulama ekibini oluşturdular. Yarının sağlık personeli olacak bu 22 öğrenci, bölgelerinde bulunan diğer liseleri Nisan ayında ziyaret ederek bin 59 akranına ulaştı ve meme sağlığı, meme kanseri, risk faktörleri ve erken teşhis konularını kapsayan bilgileri paylaştı.

Koruyucu sağlık bilincinin gelişmesi ve meme sağlığının önemsenmesi ihtiyacını temel alan bu sağlık eğitimi projesi anket çalışmaları sonucunda, akran eğitimi modelinin son derece başarılı bir yöntem olduğu tespit edildi. Proje, aynı zamanda, eğitici rolünü üstlenen sağlık meslek lisesi öğrencilerinin mesleki ve kişisel becerilerinin artırılmasında büyük rol oynuyor.

MEVA, “Farkındayım Korkmuyorum” kampanyasının hedeflerine ulaşması için eğitim faaliyetlerine büyük önem veriyor. “Arkadaşıma Anlatıyorum” projesi kapsamında, Sağlık Meslek Liseleri kanalıyla, orta öğretimde okuyan 13-17 yaş arası 1 milyon 300 bin kıza erişerek, sağlık sistemi içinde önemli bir alan olan “Toplum Sağlığı” konusundaki çalışmalara ve sağlık personelinin eğitimine katkıda bulunmayı hedefliyor.

MEME KANSERİ GENÇLERDE ARTIYOR
MEVA yetkilileri, meme kanserinin gençlerde görülme sıklığının tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de artmakta olduğunu vurguluyorlar. Bu nedenle, eğitim yoluyla yürütülecek bilinçlendirme çalışmalarının ülkemizde de büyük önem taşıdığına ve kadın nüfusumuzu tehdit eden bu halk sağlığı sorunu ile mücadele konusunda toplumsal bilinçlenmenin gerekliliğine dikkat çekiyorlar. Proje Yöneticisi Feza Sengel, “Ulaştığımız her genç kızın edindiği bilgileri çevresindeki en az 5 kişiyle paylaştığını varsayarsak, projenin kapsamının ne kadar büyük ve etkili olduğunu görebiliriz. Bu nedenle, projeye destek bekliyoruz,” dedi.

Proje, ABD Büyükelçiliği’nin “Gençliği Güçlendirme Hibe Fonu” desteğiyle, 2008-2009 eğitim yılı kapsamında, Üsküdar ilçesinde, 2 bin 550 kız öğrenciye ulaşmaya hazırlanıyor. MEVA yetkilileri, destek arttıkça, kısa zamanda daha fazla genç kıza ulaşabileceklerini bildiriyorlar.

Türkiye Meme Vakfı (MEVA)
Recep Paşa Cad. Atakar İş Merkezi No: 5 Kat: 8 Taksim-İstanbul
Tel: 0212 361 71 31
Faks: 0212 361 71 32
info@memekanseri.org

Kırık Kalpleri Onarmak

Jun 02, 2008 @ 09:03 am by Ferhan Cay

Kalp hastalıkları küresel bir salgın olma yolunda emin adımlarla ilerlerken, “tıkalı boru modeli”nden uzaklaşan araştırmacılar, genlerdeki tetikleyicileri araştırıyor.

Çizburger, sigara, stres,televizyon karşısında keyif: Bunlar, küresel bir salgına dönüşen kalp hastalığının risk etmenleri arasındaki olağan şüpheliler. Genetik tetikleyicilere ilişkin yeni keşifler, sorunu henüz başlamadan saptamamıza yardımcı olabilir.

Gloria Stevens sırtüstü yatıyor; kendisine lokal anestezi uygulanmış ama bilinci yerinde, çarpan kalbinin görüntüsüne bakıyor. Mecazi anlamda kalbi, duygularının merkezi; insanlara onunla açılıyor -burada da kalbini açıyor; ancak bu kez duygularını aktarmak için değil, sadece kalbinin bir monitörde görülmesi için. Gerçek anlamıyla ise bu kalp, yaklaşık yumruk büyüklüğünde olan ve ritmik kasılmalarıyla Gloria’yı 62 yıl boyunca yaşatan, içi kan dolu bir pompa… Ve küçük bir müdahaleden sonra Gloria’yı, tam olarak belirlenemeyecek sayıda yıl daha yaşatmaya devam edecek.

Şu anda doktoru ince bir kateteri, kasığında açtığı bir kesikten, kasık atardamarından yukarıya doğru ilerletiyor ve aort içinden Gloria’nın kalbini besleyen koroner atardamarlardan birine ulaşıyor. Kateterin ucunda küçük bir balon var. Doktor kateterin ucunu nazikçe, plağın, atardamar yatağını yüzde 90 oranında daralttığı noktaya götürüyor. Çevik ve usta bir hareketle balonu şişirerek atardamar yatağını genişletiyor, sonra balonu söndürüyor ve kanalı sürekli açık tutabilmek için genişleyebilen bir stent yerleştiriyor -stent, küçük, tüp şeklinde bir tel örgüyü andırıyor. Gloria monitörde olup biteni izlerken, atardamarındaki tıkanıklık gözden kaybolmuş bile ve kan, damarların içinden taşkın bir nehir gibi yeniden akmaya başlıyor.

Yalnızca yarım saat süren anjiyoplasti sona eriyor. Gloria olasılıkla ertesi gün evine dönebilecek. (ABD’de yılda bir milyondan fazla anjiyoplasti uygulanırken, Türk Kardiyoloji Derneği’nin verileri bu sayının Türkiye’de 50.000′e ulaştığına işaret ediyor.) Gloria örneğinde tesisattaki tıkanıklık giderildi ve hasta iyileşti, değil mi? Hayır yanlış.

Tedavi sayesinde Gloria’nın yaşam kalitesi olasılıkla artacak. Daha rahat soluk alacak ve belki de daha uzun yaşayacak. Ama tam olarak iyileştiğini söylemek çok zor. Gloria’nın koroner damar sertliği (kalbe oksijence zengin kanı sağlayan atardamarların sertleşmesi ve daralması) onu, gelecekte olabilecek damar tıkanmalarına ve koroner kalp hastalıklarına yatkın hale getiriyor.

Kalple ilgili -kalp kapakçığı sorunu, kalp zarının inflamasyona uğraması gibi- pek çok hastalık olsa da, kalp krizine ve sonunda kalp yetersizliğine yol açabilen koroner kalp hastalığı, her yıl bu nedenle 500.000 kişinin öldüğü Amerika’da hem erkeklerin hem de kadınların birincil ölüm nedenini oluşturuyor. Türkiye’de kalp hastalıkları her yıl 160.000 kişinin yaşamını yitirmesine neden olurken, dünya çapında bu rakam 7,2 milyona ulaşıyor. Modern yaşam tarzının getirdiği hareketsizlik, kırmızı etin aşırı tüketimi ve konforlu ofis koltuklarında geçirilen saatler, hastalığın görülme oranını hızla artırıyor.

Kardiyologlar, kalp hastalıklarından kaynaklanan ölüm oranını azaltmak için, atardamarları açık tutmaya yardımcı olacak, statinler gibi kolesterol düşürücü ilaçları reçete edebiliyor. Hastalarına alışkanlıklarını değiştirmelerini önerebiliyor, ya da acil bir sorun durumunda müdahale kararı verebiliyor. Kullanılan yöntemlerden biri anjiyoplasti; diğeri de hastalıklı damarın atlandığı ve ek damar ile kan akımının sağlandığı baypas ameliyatı. Aşırı hasar görmüş kalpler için ise kalp nakli yapılabiliyor ve kalp verecek uygun aday beklenirken yapay kalp, hastayı hayatta tutabiliyor. Ama küresel bir salgın tehdidi ile yüz yüzeyken bu tür önlemlerin hiçbiri, temel sorunun çözümü için gerekli yanıtı vermiyor: Kalp krizini kimler ve neden geçirir?

Güneş gözlüğü deyip geçmeyin

May 30, 2008 @ 08:25 pm by Ferhan Cay

Uzmanlar uyarıyor, ultraviyole ışınlarını süzdüğüne dair sertifikası olmayan güneş gözlüğü alımayın… Güneş gözlüğünün iyi bir koruma sağlayabilmesi için yüksek derecede ultraviyole süzen bir camdan yapılması gerekiyor…

Uzun süre güneşte kalınmaması gerektiğini bildiren Prof. Dr. Recep Akdur, “Güneş, başta göz ve cilt olmak üzere bir takım organlara zarar verir. Son yıllarda ozon tabakasının incelmesi nedeniyle güneşten gelen zararlı ışınların miktarı daha da artmıştır. Bu nedenle, özellikle yaz aylarında güneş gözlüğü takmadan güneşe çıkılmamalı ve plaja gidilmemelidir. Bu konuda çocuklara daha büyük özen gösterilmelidir” uyarısında bulundu.

Güneşin zararlı ışınlarının gözdeki korneayı kurutmasının, kaşıntı, batma, yanma ve kanlanma gibi şikayet ve hasarlara neden olduğuna işaret eden Prof. Dr. Akdur, bu kuruluk nedeniyle gözde enfeksiyonların (konjonktivit) oluştuğunu belirtti. Akdur, şunlara işaret etti: “Güneşe maruziyet aşırı ve uzun süre olursa gözün saydam tabakası kalınlaşır ve göz merceğinin içindeki proteinlerde bozulma nedeniyle katarakt gelişir. Daha da kötüsü gözün retina tabakasında hasar meydana gelir ve tüm bu nedenlerle kişinin görmesi bozulur. Bunlar geri dönüşü olmayan kalıcı hasarlardır. Bu hasarların daha da ilerlemesi halinde görmede azalma ve hatta körlük oluşabilir.”

ÖNERİLER
Güneşin zararlı ışınlardan korunmanın en kesin yolunun, özellikle 10.00-14.00 saatleri arasında açık alanlara çıkılmaması ve güneşe maruz kalınmaması olduğunu vurgulayan Akdur, şu uyarılarda bulundu: Yaz aylarında sokağa çıkarken, özellikle de plaj ve benzeri açık alanlara giderken mutlaka güneş gözlüğü takılmalıdır. Güneş gözlüğünün koruyucu olabilmesi için sahte olmaması gerekir. Sahte gözlükler, güneşten gelen zararlı ışıklara karşı gözü korumadığı gibi, aksine göze gelen zararlı ışıkların miktarını artırarak daha da zararlı sonuçlar doğurmaktadır. Sahte gözlük takmaktansa hiç takmamak daha iyidir. Bu nedenle, güneş gözlüğü alırken ve seçerken çok dikkatli olunması gerekir.

Güneş gözlüğünün iyi bir koruma sağlayabilmesi için yüksek derecede (en az yüzde 70-80) ultraviyole süzen bir camdan yapılması gereklidir. Bu konuda polarize camlar son derece başarılıdır. Gerçek güneş gözlüklerinin ultraviyole ya da mor ötesi ışınları süzdüğüne dair bir sertifikası vardır. Gözlük alırken bu durum soruşturulmalı, ultraviyole ışınlarını süzdüğüne dair sertifikası olmayan güneş gözlükleri alınmamalıdır.

Sağlık Bakanlığı, ithal güneş gözlükleri için sertifika mecburiyeti getirmiştir. Gözlük alırken sertifikası ve garantisi olup olmadığı soruşturulmalı ve Sağlık Bakanlığından ruhsatı, firma garantisi olmayan gözlükler alınmamalıdır. Güneş gözlüğünün camı kadar şekli ve yüzde duruşu da önemlidir. Her şeyden önce güneş gözlüğü çerçevesi kişinin yüz yapısına uygun olmalı ve göz çevresini çepeçevre sarmalayarak, gözlere yakın durmalıdır. Güneş gözlüğünün iyi bir koruma sağlayabilmesi için, gözü üstten ve yandan gelen ışınlara karşı da koruması gerekir. Bu nedenle de çerçeve buna göre düzenlemiş olmalıdır. Bu konudaki en köklü çözüm, sahte güneş gözlüklerinin satışının yasaklanması ve piyasanın bu konuda denetlenmesidir.

Güneş ışınları: Zararları, Koruyucular hakkında bilinmeyenler ve ipuçları

May 24, 2008 @ 02:50 pm by Sebla Kutsal

Dünyada yaşayan her canlı güneş ışınlarına maruz kalmaktadır. Bu elektromanyetik enerjinin hem hayat verici hem de hayatı tehdit eden özellikleri vardır. Güneş ışınları ve oksijenden zengin bir atmosfer, deri üzerinde önemli bir stres yaratmaktadır. Güneşe maruziyet kişiyi kronolojik yaşından daha yaşlı gösterir. Foto hasarın en şiddetli sonucu ise deri kanserleridir.

Beklenmeyen hipo-hiperpigmentasyon foto hasarlı deride oldukça sık görülür. Güneş ışınları, mutasyonlara ve hücresel çoğalmaya neden olur; başka tetikleyici ajana ihtiyaç olmadan deri kanseri geliştirebilir ve bu nedenle tam bir kanser tetikleyici olarak tanımlanmıştır. Derinin güneş ışınlarının zararlı etkilerini yok etmek için bir çok antioksidan tamir mekanizmaları vardır. Ancak güneş ışınları, sigara, çevre kirliliği gibi serbest radikal üreten diğer faktörler sistemin korunma yöntemlerinin yetersiz kalmasına yol açabilir. UVB, güneş yanığından sorumlu olan ve deride melanin sentezini uyarmada en etkili olan banttır. UVB’ nin uzun dönemdeki yan etkileri deri tümörleri ve foto yaşlanmadır. UVB daha ziyade tümör başlamasına, UVA ise tümörün daha da büyümesine yol açar. UVA’ nın uzun vadede etkilerinin UVB kadar önemli olacağı unutulmamalıdır.

En hızlı ilerleyen cilt kanseri olan kötü huylu melanoma gelişiminde etkili olduğu gösterilmiş tek çevresel risk faktörü güneş ışınlarıdır. Çocukluk çağında güneş yanığına yol açacak kadar çok güneş ışınlarına maruziyet öyküsü, yıllar sonra cilt kanseri gelişimi için özellikle önemlidir. İleride cilt kanseri yaratan güneş ışınlarının üçte biri çocuk yaşlarda alınır. Bu nedenle çocukluk çağında güneşten korunmanın önemi çok daha büyüktür. Özellikle de ilk üç yılda bir kez güneş yanığı geçirme öyküsü ileride cilt kanseri geliştirme riskini aşırı oranda arttırır.

UV radyasyonunun etkilerine karşı korunmada en etkili yöntem şüphesiz ki güneş koruyucu kremlerin kullanılmasıdır. Kullanım sırasında santimetrekareye 2 mg ürün kullanılması önemlidir. Ancak pratikte kullanılan ürün miktarı, bu miktarın oldukça altındadır. SPF 15 olan bir ürün UVB ışınlarından %93’ lük bir oranda koruma sağlar. 30 SPF’nin üzerindeki ürünlerde koruyuculuktaki artış ihmal edilebilir düzeydedir. (Ör: SPF30 %96.7, SPF40 %97.5’ lik koruma sağlar). Yüksek koruma faktörlerinin hastalara daha güvenli korunduklarına dair yanlış bir izlenim verebileceği ileri sürülmüştür.

Güneş koruyucularının, tüm bu gelişmelere ve deriyi korumalarına rağmen beklenenden çok daha az koruma sağladıkları düşünülmektedir. Güneş koruyucularının sahip olduğu bildirilen ve biyolojik aktivitelerinin ölçüsü olan SPF’ nin; uygulamadan sonraki emilim oranı, kimyasal yapıda değişim, güneş kreminin buharlaşması ve derinin kuruması gibi pek çok faktörden etkilenebilmektedir.

Bir güneş koruyucu ürünün SPF değeri ne kadar yüksek ise güneşten koruma özelliği o kadar yüksektir görüşü, UVA koruması göz önüne alındığında oldukça yanıltıcıdır. Güneş koruyucular UVB ışınlarına karşı iyi koruma sağlamalarına karşı UVA’ ya özellikle de UVAI’ e karşı koruma özellikleri iyi olmayabilir. SPF değeri yüksek olan ürünler kişinin güneş altında yanmadan uzun süre kalmasına yardımcı olurken, hayat boyu maruz kalınan toplam güneş maruziyet dozunu arttırabilirler. Ürünün UVA koruma etkinliğinin yetersiz olması halinde, UVA’ nın neden olacağı zararlar artacaktır.

Koruyucu Kremlerin doğru kullanımı:
Koruyucu kremleri güneşe çıkmadan yirmi dakika veya yarım saat önce sürün.
Havuza, denize girme veya terleme gibi durumlardan sonra mutlaka tekrarlayın.
Yüz, omuz, ense gibi bölgelere daha sık krem kullanın.
Güneşe maruziyet devam ediyorsa dört-beş saatte bir tekrarlayın.

Güneşten Korunmanın Püf Noktaları:
Güneşe çıkarken parfüm, deodorant, kolonya gibi ürünler kullanmayın, lekelere yol açabilir.
Bronzlaştıktan sonra koyu tenli olsanız da güneş koruyucu krem kullanın.
Güneşe 10:00- 15:00 saatleri arasında çıkmayın.
Güneşe çıkarken mutlaka koruyucu gözlük, şapka, kıyafet kullanın.
Kış aylarında bile sürekli olarak UV teması söz konusu olduğundan, en az 15 faktörlü bir güneş koruyucuyu günlük bakımınızın bir parçası haline getirmekte büyük yarar vardır.

Kaynak: Yedi Tepe Üniversitesi
Düzenleme: Sebla Kutsal

MS Hastaları Ayvalık’ta Su Altına Daldı

May 21, 2008 @ 11:42 am by nesrin dabağlar

Bu hafta MS haftası ve MS (Multipl Skleroz) hastalığına dikkat çekilmek üzere çeşitli etkinlikler düzenleniyor. Bunlardan birisi de 19 Mayısta Ayvalık’ta gerçekleşti ve dünyada ilk defa MS hastaları deniz altına dalış uygulaması yaptılar.

MS hastalığı, beyinde oluşan ve tüm yaşamı etkileyen, oluş sebebi tam bilinemeyen bir hastalık. Daha çok 20-40 yaş arası aktif dönemde, denge bozukluğu, çift görme, fiziksel yetenek kayıplarıyla ortaya çıkan ve hayatı sekteye uğratan, tedavisi bilinmeyen MS hastalığı, psikolojik ağır sıkıntıların ardından daha çok görülüyor. Sadece beyin MR’ı ile tanılanan bu hastalık, hastanın yaşam kalitesini düşürüyor, görme ve denge bozukluğu, titreme nöbetleri yaptığından işgücü kaybına ve yaşam kalitesinin düşmesine sebep oluyor.

Türkiye MS Derneği ile Adam Dalış Okulu’nun ortaklaşa düzenledikleri dalış programı MS hastaları için bir ilkti. Yaşamın devam ettiğini ve değerli olduğunu, kendilerini su altında çok mutlu hissettiklerini söyleyen MS hastaları günde iki kez daldılar. Gönüllü MS hastalarının katıldığı programda dalış eğitmenleri de kendileri için farklı bir olay yaşadıklarını söylediler.

Dalışın kendileri için terapi gibi olduğunu ve çok mutluluk verdiğini söyleyen MS hastaları, bu hastalığı kendileri için hayatın sonu diye nitelendiren diğer hastalara örnek oldular. Hastalık ile mücadele edip, yaşamın kalitesini arttırmanın mümkün olduğunu bir kez daha bizlere gösteren MS hastalarına kolaylıklar ve başarı diliyorum.


 

indigo dergisi blog-logo