Adam şimdi ruhunu arıyor

Eğer siz de bir gün, ruhu yarım kalmış bir adam veya kadına rastlarsanız, sakın dokunmayın! Neden mi?

adam

İşte size gerçek bir yol hikâyesi daha. Şimdi lütfen kendi hikâyelerinizden arınıp, yolculuğa çıkacağımız minibüsteki koltuklardan birine oturun. Size sunulacak olan bedava hüzün kemerlerinizi bağlayın. Yolculuğumuzdaki burukluk önce yüzünüzde, sonra yüreğinizde son bulacaktır, lütfen panik yapmayınız, hayırlı yolculuklar dilerim.

Bindiğim minibüsün şoförü hiç telaş etmeden ağır, ağır ilerliyordu. Zaman çok değerli olduğu için bu ağır ilerleyiş beni rahatsız etmişti. Genç şoförümüze boyun eğmiş vaziyette, tur gezisi edasıyla yolculuğumuza devam ediyorduk. İçimden “lütfen biraz hızlı gidelim” adlı kızgınlığımı yatıştırmaya çalışırken, şoförün uzaktan gördüğü bir yolcu için iyice yavaşlamıştık. Yeni yolcumuz bindiği sırada, şoför de dışarıda üstü başı perişan biri ile sohbete çoktan dalmıştı. Ben de artık kaderime boyun eğip, olanların akışına kendimi bırakmıştım. Bu muhabbet sırasında aralarında geçen konuşma aynen şöyleydi:

Şoför:  Hocam bugün nasılsın?

Adam: Ben iyiyim sağ ol da, bugün ruhumu gördün mü? Yalvarırım söyle?

Şoför:  Bugün de görmedim hocam, ama görürsem burada olduğunu mutlaka söylerim, sen içini ferah tut.

Adam: Eyvallah, benden önce bulursan ne olur yanıma getir onu.

Bu konuşma son bulduktan sonra tekrar sakince yola koyulduk. Şoförümüz “ooof, of” diye uzun bir iç geçirip, yan koltukta oturan kişinin meraklı bakışları üzerine, başladı hikâyeyi anlatmaya:

— Abi, aslında düşünüyorum da, hiçbir şey göründüğü gibi değil. Şu gördüğün üstü başı yırtık, sefil haldeki adam kim biliyor musun? Cerrah Paşa Hastanesinde çok uzun seneler beyin cerrahı olarak çalışmış önemli bir doktor.

Tabi ki bu açıklama üzerine ben dâhil herkes merakla dinlemeye başladık.

— Bu adamın çok sevdiği bir eşi vardı, tam kırk senedir evliydiler. Herkese örnek bir aşkları vardı. Yuvalarını ve aşklarını tomurcuklandıracak bir evlatları olmadı ama birbirlerine taparlardı. Doktor Bey’in eşi Feryal teyze, bir gün fena rahatsızlandı. Onu kendi ellerimizle apar topar götürdük. Yapılan tetkikler sonucunda beyninde bir tümör olduğu öğrenildi. Onların hayatları bu haber ile hızlıca alt üst olmaya başlamıştı. Bir süre sonra ameliyata karar verildi. Bizim doktor ameliyatı kendi yapmak istese de, arkadaşları buna izin vermediler, yine de ısrarla ameliyata refakatçi olarak girdi. Ne yazık ki ameliyathaneden her ikisi de sağ çıkamadı.

— Hadi canım sen de. Nasıl her ikisi de sağ çıkamadı? Adam yaşıyor ya?

— Ah be abi ah! Bunun adına yaşamak mı diyorsun sen? Bizim doktor artık yaşayan bir ölü. Hem aklını, hem ruhunu o ameliyathanede bıraktı. Tam üç senedir hiç usanmadan her gün hala ruhunu arıyor. Eşini, yoldaşını, ruhunu, ikizini, tüm geçmişini ve aklını kaybetti. Demek ki yarım kalmak böyle bir şeymiş. Burada ne zaman karşılaşsak, “Bu gün gördün mü ruhumu?” diye sorar. Her seferinde içim burkularak hem gülerim, hem gözlerim dolar. Hayatta kaç kişi ruh ikizini bulabiliyor ki abi? Kaç kişi böyle gerçek bir aşk yaşayabiliyor ki?

Yalan sevdalar ile başımız dönerken, insan bu duruma daha çok üzülüyor.

Daha biraz önce benimki arayıp, “Yılan derisi cüzdanı bana bu akşam alıyor musun?” diye söylendi, düşün artık. Biz de aşk yaşıyoruz diye geçiniyoruz işte, gel de sorgulama. Ama ben şunu iyi anladım ki; insan ruh ikizini bulduğu zaman her tür mücadele ile sonuna kadar baş etmeli. Ruhunu kaybedene ise, ne hayat ne de hiç kimse dokunmamalı. Gerçek dokunulmazlık işte böyle bir sebep gerektiriyormuş abi, böyle bir sebep…

Bu ağır giden yolculuktaki kayıp ruh, dilime ve yüreğime şöyle bir duayı düşürdü:Rabbim ruh eşini bulan herkese bir yastıkta kocamayı, aynı zamanda birlikte sonu nasip etsin inşallah.


Eğer siz de bir gün, ruhu yarım kalmış bir adam veya kadına rastlarsanız, sakın dokunmayın!

Çünkü onlar, dünyanın en geçerli dokunulmazlıklarından birine sahiptirler.


Güzel kadın fobisi nedir? Erkekler güzel kadından korkuyor!


Önceki yazıEvrensel semboller: Kutsal sembollerin işleyişi (3)
Sonraki yazıDeğişimde Büyük Direnç: Alışkanlıklar
1973 İstanbul doğumluyum. Çalışma ve ilgi alanlarımı sınırlamam pek mümkün değildir. Kimi zaman kalemim bana sırdaş olmuş, kimi zaman toplumun faydasına olan cümleleri dökmüş, kimi zaman da toplumun yaralarına dokunarak dile gelmiştir. Kalemi kullanırken en keyif aldığım taraf ise "sessizin sesi" olabilmektir. Yeri geldiğinde bir taşın sesi, yeri geldiğinde bir kedinin serzenişi, yeri geldiğinde konuşamayan engelli bir çocuğun dili, yeri geldiğinde ise bir saç örgüsünü dile getirebilmek en keyif aldığım şeylerden biridir. Hayatın her alanında gönüllü olarak faaliyet göstermekteyim. Bağımlılık ile mücadele, kadın ve çocuk istismarına karşı destek, eğitime katkı amaçlı kütüphanaler kurulması, yardımlaşma derneklerinde faaliyetler, tüketicinin her tür hakkı (sağlık, hukuk...) üzerine destek çalışmaları, kültür sanat projelerine koçluk, danışmanlık, tutuklu çocukların topluma kazandırılması amaçlı eğitim organizasyonları, kan bağısı, organ bağışı, ilik bağışı üzerine organizasyonlarda koordinatörlük, özel eğitim öğretmeni olmam sebebiyle engelli çocuklarımızın ailelerine danışmanlık, okullarda çocuklarımızın yardımlaşma güdüsünü pekiştirme amaçlı seminerler ve sayamayacağım daha pek çok alanda, neredeyse hiç durmadan yıllardır gönüllü olarak faaliyet göstermekteyim. Bu alanlarda hakkıyla faaliyet gösteren kurumların yanında bulunmanın yanısıra, mağdurların şahsen yanında istikrarla olabilmenin de güzelligini yaşayabilenlerdenim. Yönetiminde ya da genel kurulunda faaliyet gösterdiğim derneklerde doğru ekip çalışması ile "olmaz" denilenin aslında ne kadar kolaylıkla olabileceğini yaşayanlardanım. "Şunun uzmanıyım, bunun uzmanıyım" demek elbet güzel, ben direkt sahaya dalarak takım çalışmasına hızla uyum sağlayarak, iş ve zihin gücünü sergileyerek faydalı olmaktan keyif duyanlardanım. 1998 doğumlu dünya tatlısı, mutlu mu mutlu, sevimli mi sevimli, şamatacının teki olan zihinsel engelli Cansın adında bir oğulun annesiyim. Onun bana öğrettiklerinin arasında "sessizliği dinleyebilmek" en değerlilerinden biridir diyebilirim. İnsanoğlunun değer biçilemeyecek kadar değerli olan, ne kadar çok şeye sahip olduğunu unutmadan yaşamak ve bunu unutanlara da hatırlatabilmenin gururunu yıllardır şahsen yaşayanlardanım. Ailem olan İndigo'ya duyduğum sevgi, saygı ve sadakat 1 Ağustos 2011'de başladığım andan itibaren hiç bitmeden devam etmektedir. İndigo aileme ve siz okuyucularıma sonsuz sevgi, saygı ve teşekkürlerimi gönderiyorum. Ben 1 Ağustos 2011'den beri: Yazdım, yazıyorum ve yazacağım! Çocukluğumdan beri insanlık için çalışmalar: Yaptım, yapıyorum ve yapacağım! Daima huzurla kalmanız dileğimle...