Bir masal vardı: Bir hicaz nağmesin Keloğlan

Hani bir Olric Efendisi değilsin. Hani bir o kadar da ta kendisisin. Herkes, hepimiz kadar öylesin. Lâkin ‘keloğlan’ olmayı daha bir benimsiyorsun haddizatında. Keloğlan. Olmayan her tel saçında bir sevda yüklü oğlan.

Bir masal vardı: Bir hicaz nağmesin Keloğlan

Bir hasret, bir vuslat. İşte keloğlan, haydi şimdi sen konuş bu yazıda. Bu yazıda kal keloğlan. Nasılsa, Olric de sensin, Efendisi de sen. Ama ki sen kal bu yazıda keloğlan.

Diyarlar aştın keloğlan

Ardında bıraktıkların kadar önüne aldıkların ve çöle inci su gibi aradın. Yürüdün ‘yane yane’. Yandın, yakıldın. Oysa yakınmadın keloğlan. Aferin sana. Yakınma zaten keloğlan. Olmayan saçların, belki bilseydi senin saçların olduklarını, güvercinlerle haber salarlardı, gel al diye.

Güvercinler. Hani o güvercinler işte, evet. Hani kimse yokken seni görüp de ‘vay hemşerim!’ diye yüreğine zemzem serpen güvercinler. Hani bir uzayan günde, mahrem gibi son kale olmuş sadıklar. İşte o güvercinler keloğlan. Doğru bildin. Boğaza nazır olanlar değil, evet. Oysa onlara hasret ve onlar kadar.

Bir hicaz nağmesin keloğlan

Kuyu, zindan ve satıldığın pazarlar selamdır ötelerden sana. Hani hatırla, kimdi O selam üzerine olan? Hani nazar eden gözlerin, o gözlerin gösterdiklerine, ellerini unutturup da kabuk soyar gibi soyduran değil miydi özlediğin? O değil miydi şu son demlerde seni kucaklayan ve kucakladığın?

Bak neler olmuş be keloğlan? Ağlamışsın doğru, kabul ediyorum. Fakat yanakların ıslanmadı, biliyorum. Hem fena mı oldu? Yağmurlardan sonra büyümez miydi zaten başaklar? Ah be keloğlan! Sen değil miydin, bu şarkıyı anlıyorum fakat hissedemiyorum, diye dert yanan. Bak senin şarkın da oldu, can oğlan. İklim değişti hem, Karadeniz oldu. Yani ki iyi oldu.

Sessiz, ıssız, izsiz oldu, oldu. Sen istedin. Ne istedin de geri çevrildi ki zaten? Haydi bu da böyle şimdi. İçin rahat olsun, istediğine dair şahitlerin hâlen aynı yerindeler. Gözyaşınla çamur olmuş toz zerreleri, hani o can diyarından gelen şekerlerin ağzında dağılıp da yine zerre olduğu ve ruhunu esir aldığı söylense şimdi bu an, ne dersin be keloğlan? Susarsın değil mi? Gülersin. Garip bir sûkut olur, olursun. Bir an sen de bir zerre gibi kendi damağında bulursun kendini.

Sus keloğlan! Daha şarkı bile bitmedi. Hem halen ekmeğin var ve suyun. Öyleyse yolun var demektir keloğlan. Her ağaç gölgesi senin zannedip, bitti deme yoluna. Yolunun da hakkı yok mu be keloğlan? Yürü demez mi? Gel diye yanmaz mı sanırsın? Gölge dedin de; öğrenmiş olman lazım, güneştendir gölge keloğlan. Sen dursan, o durmaz.


Döner durur, kendi seyrinde. Ay durdu mu ki, sen durasın bre oğlan? Hani o Ay ile göz göze geldiğiniz an durdu zannettin. Durmadı be keloğlan. Can oğlan, canım oğlan. Evet söyledi, tanırmış seni. Soğuk bir geceymiş ilk hasbıhâlinize iklim olan. Oysa sözleşmişsiniz meğer birkaç ay sonraya da, o yüzden daha bir aşikâr olmuşsunuz o vakit. Eh sana da öğrettiler ama değil mi ki iliştiriverdin şöylece; an ola ki nadir bakasın aynaya, işte o zaman mukaddime-i suret-ul kalb olur gördüğün…

Bak hele şu toprağa. Buram buram sevda yüklenmiş de kokuyor. Onun da bir vuslatı var can oğlan. Ölüyü dirilteni var. Kavuşup da dansa durduğu hani…

Şimdi söyle, sen misin yalnız? Sen misin mahcup? Hani sen misin yolda kalan? Değilsin keloğlan. Değilsin. Hani bir kıyıda sıkıştırsalar da, bilmezler örümcek dahi yoldaş olur, emre amade… E sen sevmişsin bir kere, ne çare deli oğlan…


Sorgulayan Denemeler: Hiçbir şey ve aynı anda her şeyim