Gestaltçı Yaklaşım ile Tablet Cümleler

İnsan, yani birey olan varoluş, an be an, yeni yaşantılarla devam eden devingen ve değişen bir şeydir. Bu değişim her zaman gelişmeye ve gülümsemeye dönük olduğu gibi, ölüme ve yıkıma da dönüktür.

gestaltçı bilinçaltı

İlkin başlıktan başlayabiliriz, anlamsal olarak, demek bazı cümleler var alışkanlık olmuş onlar hakkında bir karşı duruş söz konusu gibi. Eleştiri dediğimiz durum,düşünsel zembereğimizden geçirerek söylenen şeye başka bir açı da sunabilmek aslında. Tekrar aynı yere bakıyorsunuz, ancak gördüğünüz şey artık bir önceki değil. O zaman ben şunu sunmayı deniyorum bu yazıda bazı ifadelerin ne kadar gerçeklikle dolaysızca bağlantıda olduğu üzerine yeniden bir göz atma diyelim…

Kral bir gün bir Sufi mistiğinden ruhsal özgürleşmenin doğasını anlatmasını ister. Gizemci Sufi, bunun kendimizle ilgili tüm inançlardan kopmak anlamına geldiğini söyler. *

Yanıttan pek etkilenmeyen kral güler:

— Bu da bir şey mi? Herkes bunu yapabilir?

Sufi aynı fikirde değildir, işin kolay olmadığını söyler.

Kral, Sufi’nin bunu kanıtlamasını ister.

Sufi “Tamam” der ve ekler:

— Benim yanlış olduğumu kanıtlamanız için yapacağınız tek şey, her ifademe “Sana inanıyorum” diye yanıt vermenizdir.

Kral “Devam et” der, kendinden emin bir şekilde.

Sufi başlar:

— Sufizm birçok gizeme sahip eski bir ruhsal gelenektir.

Kral ” Sana inanıyorum” diye yanıtlar.

— Biz, zamanın sırlarını biliriz.

— Sana inanıyorum.

— Ben şahsen en azından dört yüz yaşındayım.

— Sana inanıyorum.

— Siz doğduğunuzda ben vardım.

— Sana inanıyorum.

“Ve sizin babanız bir köylü idi” diye Sufi devam eder.

Kral öfkeyle “Yalan!” diye haykırır.

Sufi açıklar:

— Daha önce de söylediğim gibi Kral Hazretleri, kendimizle ilgili inanç ve fikirlerden vazgeçmemiz gerçekten zor bir iştir.

“İnsan önce kendini değiştirmeli sonra başkasını değiştirmeye kalkmalı” gibi bir şablon ifadeyi ele alalım. Değişim dediğimiz durum, karşılıklılık içerisinde geliştiği ve dönüştüğü gibi, durağan bir yapı değildir. Evet ben değiştim, iyi bir insan oldum, sıra sizde gibi bir durum değildir. Cümle mantıksal olarak anlamlı ve doğru bir cümle gibi duruyor önümüzde. Aaa evet, çok haklısınız, insan kendi içine bakmalı, daha sonra ötekine berikine bakmalı. Aristo mantığı ile baktığımızda, bu bakış açısı olayları değerlendirme mantığını başta bir şeyin hem doğru hem yanlış olamayacağı üzerine inşa eder. Bir şey sizin için doğru olabilir ya da yanlış, ara katmanlar bu mantığın çerçevesinde pek mümkün değildir. İyi insansan kötü olman mümkün değildir. Dost isen düşman olamazsın. Özellikle matematik ve fizik değil de insan dünyası söz konusu olduğunda böyle düşünme alışkanlığımız bir anda gerçeklikle dolaysız bağını yitirir oysa. Biliriz ki doğru ve yanlış dediğimiz şeyin kendisi bile eleştiriye açıktır. Kim için, kime göre, hangi zamanda, hangi bağlamda, nasıl bir doğrudur bu? İnsan bir kez değişen, sonra orada öylece kalan bir varlık değildir ilk olarak böyle bir cümle atabilelim ortaya. İnsan denen varlık sabit bir varlık mıdır, yaşantı durmuş ve orada donmuş mudur?

İnsan, yani birey olan varoluş, an be an, yeni yaşantılarla devam eden devingen ve değişen bir şeydir. Bu değişim her zaman gelişmeye ve gülümsemeye dönük olduğu gibi, ölüme ve yıkıma da dönüktür.

Mutluluk ve haz varsa trajedi, mutsuzluk ve keyifsizlik de mümkündür.  Farklı duygulanımlar içinde gidip gelen insan bir sarkaç gibi, kendi birey olma döngüsünde yaşamını sürdürür ve tamamlar, fizik-beden-zihin-beden olarak.  Değişirken ve gelişirken bir ayıklama da söz konusudur, yeniden filizlenmek için işe yaramayan ve bizi engelleyen yanların söküp atılması da gerekir, bu yanıyla da ölüm ve yıkımı da içerir. Ruh olarak değil elbet, ruhun nerden gelip nereye gittiği muamma, o bizi aşar, en azından beni aşıyor şimdilik.

Bazı bilimsel veriler ve bilimsel olmayan ancak kalbimizin doğru kıldığı veriler şunu gösteriyor olabilir,  bir insan var o daima iyi bir varlık, tüm iyi meziyetleri toplamış kendinde, o her zaman mutlu ve neşeli, o daima sağlıklı, o zaman ondan bir feyiz alalım, ne biliyorsa bize aktarsın, o mucize ölümsüzlüğe yakın haleti ruh iyesinden bir damla bize de bulaşsın. Bu yaklaşım özellikle kuantum tekniklerini insan dünyasına uyarlama anlamında, kullanma edimi içinde belli belirsiz kendiliğinden doğruymuş izlenimi veren bir argüman gibi duruyor. Bazı bilimsel veriler ve bilimsel olmayan ancak kalbimizin doğru kıldığı veriler de şunu gösteriyor, insanın yaptığı, ettiği, iş, edim, uğraş, her ne ise en çok ihtiyaç duyduğu şey o aslında.  Özellikle ruhani bakış açıları ve varoluşçu yaklaşımların hayatı anlamlandırma konusunda temel argümanlarından biri şu gibi görünüyor; Şifa veren şifa görür aslında. Şeker hastalığının tedavi etme biçiminden tutunuz, başka tedavi yöntemlerinde de benzer benzeri iyileştirir savını görebiliriz.

Irvin Yalom, Varoluşçu Psikoterapi adlı eserinde, diğer terapi öykülerinde de, dönüp dolaşıp insanın varoluşunu insan dramından yola çıkarak anlamlandırma süreciyle ilgili insan gerçekliği ile doğrudan bağlantı kuran yaklaşımdan bahseder. Echart Tolle gibi mistisizmle hayatının bir döneminde karşılaşmış ve içsel dönüşüme uğramışlar da yaşanan ve yola çıkan her yaşantının bir ders içerdiği ve tekâmül ile bağlantılı olduğunu hatırlatan sezgisel bir iç görüden bahsederler. Kimin neyi neden yaptığını, neden o an orada olduğunu, neden başka birinin değil de o kişinin bu işi yaptığını bilemeyiz.

Halil Cibran’ın aforizmalarında da geçen benzer bir ifade vardır; Gerçekte öğretenin mi öğrendiğini öğrenenin mi öğrettiğini bilemeyiz. Yeryüzüne dağılmış bazı üst insanlar var, varlık hiyerarşisinde diğer alt statüde insanları değiştirme yöntemi ile olması gerekene dönüştürüyorlar gibi bir yanılgıya kapılmaya gerek yok o halde. İnsanlar bu guruları takip ederek daha iyi, daha ermiş oluyorlar, toplumla daha uyumlu oluyorlar, daha pozitif insan oluyorlar değil aslında. Bazı insanlar bazı insanlara şifa verir, bazı insanlar bazı insanlara bir şey öğretir, bazı insanlar bazı insanlara bir şeyler verir. Bu karşılıklı oluşan bir denge ve dengesizlik sarkacında döngüsel olarak devam eden ve de etmeyen de bazen bir durumdur. Cümlemize dönersek insan değişen, değiştiren, değişir ve değiştirirken de kendisi de değişen ve değiştiren bir varlıktır. Bazen iyi bazen kötü olabilen varlıktır. Bazen kozmosun bir parçası bazen de kaosun. Bazen de belirsizliğin bir dışavurumu, bilmemenin erdemi ile donatılmış. İnsan tamamlanmamıştır nihayetinde. Tamamlanmış bir varlık olsa o zaman başka bir varlık düzlemine gelebilir.

Gestaltçı Yaklaşım ile Tablet Cümleler

“Bilinçaltı temizliği” Bu da bir başka şablon deyim oldu neredeyse, bazı tekniklerle bilinçaltı hemen temizleniyor, sonra içi boş bir bambuya dönüşüyor, meditasyona gerek kalmıyor, zihni boşaltmaya gerek kalmıyor. Bilinçaltı kavramı kavramsal olarak bilincin aşılamayan bir alanı ise, psikanalizin bazı teknikleri ile de kısmen ulaşılan bir alan ise, nasıl oluyor da bilinçaltımıza ulaşıp oradan ne varsa süpürüveriyoruz.  Peki yaşayan, hisseden bilinçaltı nerede? Bilinçaltı denen alan hayatımızın bir döneminde oluştu, bitti, sonra da artık yeni bir bilinçaltı bilgisi eklemlenmiyor mu oraya?  Bu bakış açısı bir dönem kısmen doğruluk değeri olarak görülüyordu, ancak yeni yaklaşımlarla bunun böyle olmadığını artık biliyoruz. Kapasitesi sınırlı bir alan mı bilinçaltı denen yer? Sadece niceliksel olarak sayılan birkaç olgu depolama kapasitesi var ve onu mu temizliyoruz? Üstelik bu olgular yıkıcı ve kötü, Birey’in olmayan, başka bir yerden aktarma bir bilgi deposu mudur? Bilinçaltı kavramı ilk olarak Freud’un insan dünyasına bahşettiği muazzam bir bilgi, bu yadsınamaz. Freud yaşadığı dönemde sistematiğini kurarken hâkim olan düşünsel arka planda Newton Fiziği vardı. Newton Fiziği olayları sıradüzensel olarak neden-sonuç dizgesine bağladığı içindir, tarih, psikolojide olan düşünsel yaklaşımlar da bundan etkilenmiştir. Bu durumda bilinçaltı Freud’a göre çocuklukta ilk tohumları atılmış, sonraki yaşantıyı belirlemiştir.  Einstein, görelilik kuramı ile belirlenimci yaklaşıma karşın, farklı bakış açılarının farklı yorumlar getireceği, bulunduğunuz konuma göre değişebileceği anlayışını sunmuştur. O zaman çocuklukta oluşmuş bir bilinç-altı olduğu gibi yaşantı devam ettikçe yeni bilgilerle de bilinç-altı değişmeye, oluşmaya, birikmeye devam eder. Karen Horney, bu konuda yeni bir bakış açısı sunar. İnsan daima değişen, dönüşen bir varlıktır ve de gelişen.

Bilinçaltı değişir, dönüşür, bilinçaltının da yasaları vardır genellenebilir, bu doğru, ancak değişebilir, dönüşebilir. O zaman bilinçaltını temizlemek yerine bilinçaltını görmek, kabul etmek, onaylamak ve onunla iletişim kurma daha bütünleştirici bir yaklaşım gibi görünüyor bana. O yüzden Gestaltçı bir bakış, bütünsel, ayrıştırmayan, temizlemeyen, dönüştüren bir bakış insanın yaratılış doğasına daha uygun bir yaklaşım gibi geliyor bana. Bilinçaltımızı hipnoz, rüya yorumları gibi farklı tekniklerle kısmen de olsa anlamaya doğru gittik. O zaman bununla kalalım. Biraz anlayalım, o süreç sancılı bile olsa onunla yüzleşelim. O bilinçaltı dediğimiz alan sadece Birey’in bilinçaltı değil üstelik toplumun, insanlığın, kolektif bilinçaltının da izdüşümü, yaratıcılığı, sanatsal edimi de dürtükleyen bilinç ötesi ile de işbirliği yapan, yıkıcı olduğu kadar da yapıcı bir süreç, egomuzu belirleyen bir alan, bize dair bir alan, bütünün bir parçası…

Bilinçaltı kavramının bir başka versiyonu da çekirdek inanç kavramı, zihinsel yapının, devingen yapının yüzeyinde olan ve ilk anımsanan neden-sonuç bağlantısı, diğer bağlantılardan koparılarak ele alma yaklaşımı. Beş-altı yaşlarında insanın temel nöron ağları oluşuyor ve sonra da yeni bilgiler o ağlara eklemlendiğine ilişkin kabul görmüş bir bilimsel veri var önümüzde. Tüm bilimsel veriler gibi bunun da yüzde yüz doğru olduğunu bilmiyoruz, en azından yanlışlaşabilirliğe kadar doğru kabul edelim. Beş-altı yaşlarında iken temel nöronların ve sinapsların çok sayıda bilgi girdisi ile oluştuğunu düşünürsek, yetişkinliğe gelmiş bir bireyin temel çekirdek inancını değiştirdiğimizi varsayalım, onun şimdiki yaşantısı ile çocukluktaki yaşantısını oluşturan bağlar arasında gördüğümüzü sandığımız bağlantı, gördüğümüzü sandığımız kadardır, ya da kendi nöron bağlantılarımızdaki bağlantı kadardır. Bir insanı anlamaya, çözmeye, değiştirmeye yeltenen kişi de kendi zihinsel, sezgisel nöronları ile sınırlandırılmış alanı kadardır.  O zaman bir Heisenberg belirsizliğinden bahsedebiliriz. Bilinemez alan, bilinemez bağlantılar mevcut. Belki de görünenin ardında o görünmeyen asıl bilinçaltı, kolektif-bilinç altı orası. Vahşi olan ve yaratıcı olan alan orası.  Yaratıcı olanı ve vahşi olanı, karanlık olanı, özü koruyunuz. Bu noktada Zen yaklaşımı muazzam bir bakış sağlıyor bize insan dünyasını anlama noktasında. Svagito, Bert Hellinger’den aldığı fenomonolojik yaklaşımı Zen yaklaşımı ile derinleştiriyor.

O zaman ilkin başlangıca kendimizi basit bir varoluş olarak koyalım. Basit, sezgileri güçlü, yaratılış doğasında ruhani bir varlık, ancak bilinemeyen alanı da içeren, anlama görüsü basit olan bir varlık. Şimdi tecrübelerimiz, içimizdeki sezgi, içgörüye teslim olup, bilgimizi de katarak öteki varoluşu, benden bir parçayı görmeye başlayabilirim. Bu daha bir başlangıç. ‘İnsan tamamlanmamıştır’ ı hatırlayarak.

Heisenberg belirsizliğinde, İçinizdeki bilinmeyen bilgelik sevginizle, sezginizle, içgörünüzle, vahşi doğanızla kalınız, çünkü o sizin yaratıcı doğanız ve gerçek.

[divider]

* Sufi Öyküsü: Svagito R.Libermeister, Danışmanlığın Zen Yolu

Fotoğraf: (1) Dave Barstow, Escapement. (2) Cristina Velina Ion, Journey into the heart.