Yaşamını özgür bırak. Kendini bulma vakti

Yıllardır şifa yöntemleri ile uğraşır dururum. Çocukluğum olmasa bile gençliğimde toplumsal sorunlara bakıp insanların çektiği acıları sonlandırmak isterdim. Bunun için kimi zaman ülkenin yönetimini ele alıp toplumsal refah ve özgürlük dağıtırdım, kimi zaman da hayallerimi küçültür bir fabrikatör olur personele, ev ve araba alırdım. Herkesin yaşamını özgür bırakırdım ve ortak kazanıp ortak yaşardık.

Yaşamını özgür bırak. Kendini bulma vakti

Murat Tali’nin küçük komün hayatının bir yansımasıydı düşlerim. Hayat içinde yolculuklar yaparken patron ya da başbakan olmanın bir yerde yetersiz olduğunu görüp, tanrı olup tüm dünyaya özgürlük vermeyi bile düşünmeye başlamıştım. Öyle ya hepsinin sınırı vardı fakat yaradanın bir sınırı yoktu onun gücü her şeye yeterdi.

Derken insanlara özgürlük vermenin ve onlar için güzel şeyler yapmanın yollarını aramaktan ve hüzünlerini taşımaktan kendimi yitirmeye başladığımı görmeye başladım. İnsanların mutsuzluğu ile mutsuz olan, onların ezilmişliğine başkaldıran, onlar için gidip patron ile kavga eden ve isyan eden ben, onların kayıtsızlıkları yüzünden hasta olmaya başlamıştım.

Sanırım tanrı bile gelse kurtaramayacaktı beni. Yolculuğum devam ederken, devrimler yapıp özgürlükler elde etmeye başlıyordum. Bu devrimleri ülkelere değil fakat kendi içimde yaparak yaşıyor ve yaratıyordum. Günler haftaları, haftalar ayları, aylar da yılları devirirken büyümeye ve hayatın içinde rollerimi görmeye başlamıştım.

Büyüyen ben, artık insanların mutluluğu için çalışmayı bırakmış mıydı? Yoksa, başka bir yola mı çıkmıştı?

Tekdüze giden yaşamın içinde başkalarının özgürlüğünü ve mutluluğunu düşünmek ve onlar için mücadele edip ölüme kol kanat germek aslında kendi özgürlüğünü ve mutluluğunu talep etmekten öte değildi, bunu görmekle başladı yoldaki farkındalığım.

Ben özgür olmadan özgür kılamazdım insanları. Ben mutlu olmazsam mutlu kılamazdım halkları. Benim mutsuzluğum ile ancak umutsuz yarınlara kapılırdı bu halk öyle ya kendine faydası olmayanın ona ne faydası olacaktı?

Yürümekle yollar aşınmaz, diyerek kendi içime doğru yola çıktım. Gördüm ki yürürken yollar gerçekten aşınmıyormuş. Aşınan bilincimin ve yollara savrulan fikirlerimin gölgesinde yürümeye devam ettim. Yine yol kenarlarında yüzü mutsuzluk ile çevrili insanlar var ve yine sancıları yüreklerinde anneler ve babalar.

Onlara bakıp mutluluk oyunu oynamak ahmaklık gibi geliyordu bana. Bir gerçeklik vardı ki acı çeken insanlar çok fazlaydı. Düzgün dağıtılmayan gelir, adaletsiz eğitim ve insanlığı yok sayan bir sağlık sistemi içinde kocaman mutluluklardan bahsetmek Polyannacılık mıydı gerçekten?

Derken, aşındırdığım ömrümün kilometre taşlarında ihanete uğrayan düşlerimin, mücadelelerimin, seslenişlerimin esiri olmayı reddederek kendi yoluma çıkmaya karar verdim. İnsanların acılarını ve mutsuzluklarını yok etmeden önce kendi acılarımdan ve mutsuzluklarımdan sıyrılmalıydım. Bu fikre ilk kapıldığımda ise aklıma gelen soru şu olmuştu Ben Kimim? Evet neyin peşindeydi ki bu zihin ve beden bileşkesi böylesine bir amaç için kendine varmaya karar vermişti.

Ben Kimim sorusunun yanıtını ilk bulacağım yer kitaplardı, onlarca kitabın içine girdim, yüzlerce fikir, on binlerce düşüncenin arasında yoğrulmaya başladım. Bana göre doğrular vardı, yazarların doğruları vardı, akımların ve inançların doğruları vardı.

İyi de hangisi benim doğrum olacaktı bunların? Öyle çoktular ki aralarında ben kaybolup duruyordum. Ne olmam gerektiğinden çok nasıl OL’mam gerektiği sorusu bu sefer etrafımda dolanmaya başladı. Öyle ya nasıl OL’acağım, nasıl kendime varacağım? Kocaman bir yolculuğa çıktığımı o zaman fark ettim. Çok uzak bir ülkeye göç eden bir mutluluk arayıcısı olmuştum. Kitaplar içinde boğuluyor, doymuyordum.

Her an başka bir kişisel gelişim kitabında; ‘Bu benim’ diyordum. Her çıkan öğretinin içinde kendimden parçalar bulmaya devam ediyordum. Yolculuk giderek karmaşıklaşmaya başlamıştı. Her an bir doğumu yaşıyor gibiydim. Her an başka bir ben ile karşılaşmak, sürprizler yaşamak günün olağan davranışları haline gelmişti.

Hayatın içindeki Ben’leri bulmak o kadar zordu ki hangisine yapışsam bu benim diye, bir balon gibi patlıyor ya da elimden uçup gidiyordu. Olgunlaşmamış bir meyve tadında idi öğretiler ve acı geliyordu lezzetleri bana. Bir şeyi fark ediyordum bu yolculukta; insanların mutsuzluklarının ve acılarının nedenlerinin kendi tercihleri olduğunu görüyordum, hem de çok net.

Öyle bariz bir haldeydi ki ruhları sanki acılar denizinde yüzmeye gelmiş gibiydiler. Tercih şansları varken onlar en kolayını seçip kendilerini yaşayan ölüler sınıfına koymuşlardı. Onların acılarını reddettiğim zaman, mutluluğa bir adım yaklaştığımı fark ettim (Burada acılardan sıyrılmak, tepkisiz kalmak olarak nitelendirilmemeli). Evet mutlu olmak kolaydı, zor olan acı çekmekti ve insanlar aslında en zor olanı yapıyor ve yaşıyorlardı.

Ruhsal gelişim sürecine ilk adımı attığımda etrafımı saran öğretilere sarıldıkça karşıma çıkan terimleri özümsemek ve içselleştirmek gerçekten çok zor oldu. Farkındalık, aynalık, tezahür, tasavvuf, dinler, mistizm, hayat, kader, tecrübe, ışık beden, foton, enerji, kuant, spritüel, ruh, sevgi ve gelecek derken bitmek tükenmek bilmeyen bir bilgi denizinin içinde öze ulaşmanın yöntemlerini öğrenip kendi hayatıma katmaya çalıştım.

Bedeni doyurmak çok kolaymış, bedenin susuzluğuna derman bulmak da öyle. Fakat ruhu doyurmak ve onun susuzluğunu beslemek gerçekten çok zormuş. Ruhunun aşçısı olmaya aday o kadar çok kişi ile karşılaşıyorsun ki kimi üstad, kimi mürşit, kimi şeyh, kimi pir oluyor.

Her birinin kendi deneyimi ve tecrübesi ve yorumu ile çizdiği yolda sen de yürümeye başladığında bir yerden sonra kendini sorgulamaya başlıyorsun. Bu değil, bu da değil, bu hiç değil. Öyle ya farkındalıkların ile yürüyorsun yolda. Onun tecrübesi ile edindiği gerçeklik senin gerçekliğin olmuyor çünkü senin tecrübelerin çok farklı ve deneyimlerin de öyle. Aldığın sadece bilgi oluyor. Bilgiyi harmanlayıp kendi özüne dönmek ve benliğine varmak da bu bilgileri içselleştirip hayatına katmaktan geçiyor.

Sen damla olunca, bilgi kocaman bir deniz haline geliyor. Denizin içinde iken ona ait hissediyorsun kendini oysa sen deniz değilsin, deniz de sen değil bunu biliyorsun. Sen aslında bir damlasın, bir su damlası. Tıpkı denizin de su olduğu gibi. Burada denizin kendisini fark etmesi gerekiyor yani su olduğunu bilmesi gerekiyor ki seni kendi içinde kaybetmesin.

Fakat bu kolay değil. Çünkü her an bir başka damla denize dökülüyor ve çoğaltıp taşırmaya çalışıyor o denizi. Bir an geliyor öyle çoğalıyor ki damlalar deniz bile deniz olduğunu unutuyor. Onun bile kendi doğrusu kalmıyor çünkü biliyor ki o da bir damla aslında.

Bir kitabın içindeki her bir harf için de bu böyledir. Bütünde bakınca sadece bir kitap görürsün fakat kapağı açınca içinde on binlerce kelime yüz binlerce hatta milyonlarca harf bulursun. Hepsi toplanıp sana seni anlatmaya çalışıyorlar. Ne güzel değil mi? Yaşadığın binlerce, on binlerce gün ve onlar içindeki yüz binlerce an içindeki sen gibiler hepsi. Öylesine serpiştirilmemiş ve gelişigüzel konulmamışlar.

Hepsi bir nizam ve düzen içindeler. Noktalama işaretleri ile durması, coşması, korkması, susması, şaşması ve nefes alması gereken yerler tek tek orada duruyor. Biz de bir kitap gibiyiz değil mi? Eşlerimiz ve durgunluklarımızın içinde toplanan acılarımızdan, mutluluklarımızdan, sevinçlerimizden, hüzünlerimizden ve yalnızlıklarımızdan sıyrılıp özgürleşmenin yani kitabın sonuna varmanın hedefindeyiz.

OL’mak kolay değil, olmanın yolları ise bin bir türlü. Karşına çıkan şaklabanlar, oyunbazlar, düzenbazlar, din tacirleri, ahmaklar, paragözler ve sahtekarlar arasında doğru kişiye ulaşmanız elbette kolay olmayacaktır. Siz içinizdeki sesi dinleyip kendi yolunuzu çizmelisiniz. Aldığınız karar ne olursa olsun onun arkasında olmalısınız bunu yaparsanız ki adına kabul demek en doğrusu olur- attığınız adımlar ve önceniz canınızı yakmaz. Çünkü gerçekten tercihinizi yaşıyor ve kendinizi gerçekleştirmeye çalışıyorsunuz.

Ruhunuzun sancısını attığınızda bedeniniz sadece ona eşlik eden bir çiçek oluyor. İnsanın ruhu acıdığında bedeni kendisini terk ediyor, hastalanıyor ve düşüyor. Bu yüzden önceliğiniz ruhunuzu özgürleştirmek ve onu mutlu kılmak olmalı.

Dünyanın tüm acı çeken insanlarının hayat amaçlarını tekrar elden geçirmeleri gerekiyor ki mutluluğa adım atsınlar. Bize öğretilen acı çekerek olgunlaşma fikrini ise terk edin. Çünkü insan mutlu olarak da olgunlaşıp kendini bulabilir. Mutlu bir dünya için yol önderi arayan herkese söyleyeceğim tek bir şey var Kendinizi Bul’un. Hayatın tüm sırrı orada gizli. Nasıl mı? İşte onun da sırrı yine kendi içinizde. Oturup sorun ona ne istiyorsun? Kimsin? Nereden geldin? Niçin varsın? Ne zaman geldin? Sence mutluluk nedir? Sen Ne İstiyorsun?

Gerçekten siz ne istiyorsunuz? Kimsiniz? Sorun kendinize… Ateşleyin içinizdeki fitili ve yakın hayatınızın ışıklarını. Çıkın dışarı, vakit aydınlanma vaktidir. Vakit, Kendini Bul’ma vaktidir.

Bir Pisliğin Psikolojik Açılımı: Filth