Antakya: Mistik ve gizemli şehir Antioch (2. Bölüm)

Antakya yaşam kültüründe bu aynen geçerlidir, kim fakir ya da zengin, okumuş ya da okumamış olsun, herkes eşittir ve herkesin sözü dinlenir, dikkate alınır ve herkes önemlidir.

Antakya TitüsTüneli
Fotoğraf: Fatih Oktay

Yazı dizisi:

Mistik ve gizemli şehir Antioch (1. Bölüm)

Mistik ve gizemli şehir Antioch (2. Bölüm)

Mistik ve gizemli şehir Antioch (3. Bölüm)

Antakya Amik Ovası

Asi nehri’nin kuzey kenarı üzerinde, Demirköprü’nün 1.5 km kadar doğusunda uzanan geniş ve alçak höyük biçimine sahip bir höyük olan Tayinat Höyüğü’nün bulunduğu yerde nehir, Amik Ovası’nın güney kenarı boyunca batıya döner. Tayinat’da ilk kez 1930’lu yıllarda Chicago Üniversitesi kazı yapmıştır. Bu kazılarda erken Tunç Çağı (yaklaşık i.ö. 3200-2000) ve Demir Çağı (i.ö. 1200-600) içeren uzun bir yerleşim sürecinin varlığı ortaya çıkartılır.

Elde edilen arkeolojik kalıntılar ve antik kayıtlar, Tayinat’ın, i.ö.9. ve 8. yüzyıllarda, kabaca Hatay’ın bugünkü sınırlarını kapsayan bölgeyi kontrol eden patina olarak anılan, küçük fakat güçlü ve bağımsız bir şehir devletinin başkenti olan Kunulua yerleşimi olduğunu işaret etmektedir.

Chicago Üniversitesi’nin kazıları birkaç büyük saray yapısını (kompleksini) (bit hilani olarak adlandırılır) ve megaron tipte tapınak yapısını ortaya çıkarmıştır. Bugün Hatay Arkeoloji Müzesi’nde sergilenmekte olan aslan biçimli sütun kaideleri, megaron tip olarak anılan tapınağın ön girişini süslemekteydi.

Kazılarda çok sayıda taş kabartma ve heykeller ile zengin luwice (geç hititçe) resim yazıtları da ele geçmiştir ki, bu kalıntılar da Hatay Arkeoloji Müzesi’nde sergilenmektedir. Ayrıca tell-açana yerleşme höyüğündeki kazılarda ele geçirilen parçalar, buranın kalkolitik çağdan beri (iö 5000-4000) bir yerleşim bölgesi olduğunu göstermektedir. (Antakya Kültür Bakanlığı notları) Antakya amik ovasında da çalışmalar büyük hızla devam ediyor, MÖ 10 bine ait kalıntılara rastlanılıyor. Ve belki de daha eskilere.

Antakya Titus
Fotoğraf: Kevser Yeşiltaş

Antakya’da Mu bilincinin izleri

Okuduğum kaynaklarda Mu ile ilgili bilgilerde Mu ırkının yaşayış tarzının, Antakya halkında da olduğunu görmemek imkansız. Mu kıtası günümüzden yaklasık 12.000 yıl önce yaşanan depremler ve volkanik patlamalarla suların derinliklerine gömülmüş, yok olmustur. Churcward’ın derlemiş olduğu haritalar incelendiginde çaglar boyu medeniyetlerin beşiği olan Anadolu’nun hem Uygur İmparatorluğu hem de Atlantis üzerinden gelen göç yollarının adeta bir harman yeri oldugunu görüyoruz. Bu da aslında Anadolu, Sümer, Babil, Asur, Grek uygarlık etkileşimlerinden çok daha önceleri tarihin derinliklerinde Mu, Uygur, Atlantis, Anadolu uygarlık etkilesimleri oldugu gerçeğini ortaya çıkarmaktadır.

Günümüzden yaklaşık  15000 (onbeşbin) yıl önce yazıldığı bilimsel verilerle de ispatlanmış olan Naacal tabletlerinin, Mu uygarlığına ait olduğu düşünülmektedir. Rahip Naaceller, uygarlıklarının bir gün son bulacağını bildiklerinden, her türlü bilgiyi taş tabletlere yazma gereği duymuşlardır. Ve tabletler James Churcuward’a, Tibet’te başrahip inisiye Rishi tarafından verilmesiyle bilgiler gün ışığına çıkmaya başlamıştır. Tabletlerin geri kalan kısmı da, on ikibinyıl önce yazıldığı bilimsel verilerle ispatlanmıştır ve Meksika’da kazılarla bulunmuştur. 2600 adet tablet tamamlanmıştır. Tabletlerde bahsedilen Mu uygarlığının dünya üzerinde yetmişbin(70,000) yıllık bir geçmişe sahip olduğunu da ortaya koymuştur.

Tabletlerde bahsedilen bir sözcük vardır ve aynen şu şekilde kullanılmıştır: “sübhaneke”

Ma’nası ise : Onu, her şeyin halikını, kâinat sübhanekeler ile yücelesin!

2600 tabletin bulunuşu, 26 bin yıllık dünya değişim siklusu ile benzerlik taşıması bir tesadüf olamaz.

Mu uygarlığının 70.000 yetmiş bin yıl sürmesi ile kutsal ayetlerde belirtilen bin aydan daha hayırlı, yetmiş bin melek, Allah ile kul arasında yetmiş bin perde, bir günün bin gün sayılması, yetmiş adam seçilmesi, cümleleri tesadüf sayılabilir mi?

On beşbin yıl önce yazıldığı bilimsel olarak ispatlanan tabletlerde belirtilen sübhaneke kelimesinin surelerde geçen süphaneke ile benzerlik taşıması bir tesadüf müdür?

Sübhaneke tek ilahtır, yücedir, her şeyden büyüktür, eksiksiz ve noksansızdır, sure’de bahsedilen anlamı budur.

Bunun dışında, eski uygarlıklar denilen zamanlarda, bizim şu an bildiklerimizi okuduklarımızı ve inanmaya çalıştıklarımızı yaşayan insanlardı. Her türlü fenomen doğa üstü olarak kabul edilen, parapsikoloji dalında incelenen olayları canlı yaşayan ve bu yetenekleri doğal bir yeti olarak kullanabilen insanlardı.

Eğer Mu uygarlığına ait Mu halkının geçiş Noktası Antakya ise, bozulmadan günümüze kadar gelebilmiş bir ırkın, genlerinde bu doğal olayları yaşamaları normaldir.

Çünkü her türlü beş duyu ötesi algılamaları inanılmaz üstün olan bu ırk, Antakya’da yaşamış ise, günümüze kadar bu etkiyi getirmeleri normaldir. Çünkü atalarından gelen DNA ve genlerde zaten bu bilgi mevcut. Ve son yapılan araştırmalarda ise, ilk insanın yaşadığı her türlü olaylar, mizansenler bizim şu an vücudumuzda bulunan genlerde ve DNA’larda kayıtlı. Bilgisi bizde mevcut. Bu da doğal olarak tekradoğuşun bu yörede doğal olarak yaşanmasını sağlayan etkenlerden sadece biri.

Yaklaşık 12bin yıl once battığı düşünülen Mu uygarlığından ve Atlantis uygarlığından kaçanların yerleştikleri bölgeler az çok ortaya çıkarılmış durumdadır. Eski Mısır Atlantislilerden, Uygurlar da Mu uygarlığından etkilenmiş olabileceği düşünülmektedir. Ve her ikisinin de buluşma noktası yine Anadolu olmuştur. Yani Anadolu her iki uygarlığın da ortak buluşma alanını oluşturmuştur.

Büyük bir ihtimalle, Eski Mısır’dan göç edenler ile uygurların, moğolistandan göçü sırasında Antakya, geçiş merkezi ve her iki kültürün de ortak köprüsü olmuş ihtimali ortaya çıkmaktadır.

Babil’de Kaldi denilen bu okullarla ilgili kadim bir yazıt bulunmuştur. Yazıtta : ” İster prens isterse köle olsun, kapı herkese açıktı.  Doğrudan mabede geçerlerdi, eşittiler, çünkü göksel baba’nın, hepsinin babasının huzurundaydılar ve burada gerçekten kardeştiler. Hiçbir ücret alınmazdı; her şey karşılıksızdı.”

Antakya yaşam kültüründe bu aynen geçerlidir, kim fakir ya da zengin, okumuş ya da okumamış olsun, herkes eşittir ve herkesin sözü dinlenir, dikkate alınır ve herkes önemlidir.

Çok uzun bir süre boyunca bir arada yaşamayı öğrenmiş, etnik kökenleri, dinleri farklı birçok topluluğa ev sahipliği yapan bu kent Unesco Barış Kenti seçilmiştir. Çok kültürlü yapısını tarih boyunca korumuş olan ilde aynı ulusa mensup birden fazla dini cemaat bulunmaktadır. En büyük nüfusa çoğunluğuna sahip Nusayri Araplar ve Sünni Türklerin yanında, Alevi Türkler , Süryaniler, Sünni Araplar, Katolikler, Ortodoks Rumlar, Protestan Araplar, Maruni Araplar, Ermeniler, Yahudiler ve diğer küçük topluluklar Hatay’ın çok kültürlü yapısının dinamiklerini oluştururlar. Örneğin Samandağ ilçesi Nusayri Araplardan oluşurken Altınözü ilçesi hem Sunni Arap hem de Türk Müslümanlardan oluşmaktadır.

Bölgede yapılan arkeolojik kazılar, tarihsel geçmişin Kalkolitik Çağ’a (iö 5000) kadar uzandığını göstermektedir. I.Ö. XVII. Yüzyılın sonlarına kadar Mısır hakimiyetinde kalan bölge, bu tarihten itibaren sırasıyla Hitit, Asur, Babil, Pers ve Makedonların egemenliği altına girmiştir.

Antakya birçok kültürün ortak noktası bir şehirdir. Bu yüzden barış kenti, medeniyetler şehri, hoşgörü şehri olarak seçilmiştir. Birçok kültürün bir arada yaşadığı dünya üzerinde belki de tek şehirdir. Bir enerji bölgesidir, özel bir bölgedir ve hem Atlantis’in hem de Mu’nun, aynı zamanda birçok devletlerin kültür özelliklerinin de birleşmesi sonucu, kültür şehridir, verimli toprakları ve birinci derecede deprem bölgesi olma özelliğini de beraberinde taşır. Tekrardoğuş vakalarının en çok yaşandığı, tekrardoğuşun adeta normal olarak karşılandığı, bilindiği bir şehirdir.

Antakya Cevlik
Fotoğraf: Kevser Yeşiltaş

Bilinçteki Mu’yu aramak gerekiyor

En önemlisi, kalıntı olarak aranan bulgular. Oysa okuduğum kaynaklarda, Mu uygarlığının, Mu halkının yaşayış tarzı ve bilincini ele almak ve bu şekilde bakmak daha doğru olabilir. Bizim ancak bu bilincin izlerini sürmemiz ve buna benzer yaşayış razlarından yola çıkmamız gerekiyor.

Çünkü bu bilinç ve bilinç ruhunun varlığı, kuantum felsefesi’nin bize anlattığı hiçbir şey kaybolmuyor, yok olmuyor, varolmaya devam ediyor, ve her şey her şeyle etkileşim halindedir bilgisinin bir onaylanmasıdır.bu bilinç ve bilinç ruhu hala dünya üzerinde mevcut ve bu yaşayış tarzını benimseyen, etkilenen uluslar, insan grupları ve insanlar vardır. Mu bilincinden ve ruhundan bahsettiğimde çok daha iyi anlayabileceğinizi umuyorum.

Bu bilinçte ben diye bir kavram yoktur. Hakim olan kavram “biz” dir. Biz kelimesinde birlik vardır. Yani tek tek parçaların bir eylem ve düşünce için oluşturdukları ortak bilinç ve davranış birliği vardır. Biz dendiği zaman tek bir düşünce tek bir yürek tek bir bilinç ortaya çıkar. Birlikte düşünülür bir olunur. Bu bilinç ve bilinç ruhu, tanrısal bilince çok yakındır. Böyle olduğu için biz olarak yapılan tüm eylemler de tanrısal bilince uygun olur. Içinde tanrısal bilincin olmadığı hiç bir eylem ve düşünce bu bilince uygun değildir.

Biz bilinci içinde olumsuz hiç bir düşünce ve duygu yer alamaz. Biz bilinci taşıyan insanlarda ego olamaz. “ben” diye “benim” diye başlayan düşünceler olamaz. Biz diyen insanlarda rekabet hırs ve kıyaslama yoktur. Insanları yargılamazlar. Korkuları yoktur. Tevekkülle Yaradana teslim olmuşlardır.

Mu bilincinde hakim olan temel duygu sevgidir. Insanların yürekleri tanrısal sevgi ile doludur. Yani birbirlerini ve doğayı severler. Akılları ile değil yürekleri ile severler. Insanları ayırım yapmadan severler.

Tüm bedenleri ve ruhları ile sevgidir sevgidedir. Yani sevgi frekansını yakalamışlar ve sürekli sevgide kalmayı başarmışlardır. Yüreğinde sevgi olan insan bağışlayan, hoşgörülü insandır. Sevginin olduğu yerde olumsuz hiç bir düşünce yoktur.

Mu bilinci, yüce yaradan ile insan arasındaki engellerin kalkması demektir. Düşünce ve beden temizliğinin ön planda tutulması önemlidir. Ve bu konuda da herhangi bir yaptırıma, dayatmaya ya da sahteliğe yer vermemek önemlidir. Yani eğer düşünce kirliliğiniz ya da bedensel kirliliğiniz mevcut ise, Mu’da herhangi bir ayine katılmanız herhangi bir kurban adağına katılmanız mümkün olamaz. Mu bilincinde, birlik hakimdi, farklılıklar ve çeşitlilik seçmeden kaynaklanan bir durumdu. Çeşitlilik ve farklılık kesinlikle birlik düşüncesine aykırı değildi.

Birlik düşüncedeydi. Birlik düşüncesi bir olmak ve dürüst olmak anlamına geliyordu. Saygı ve sevginin, hoşgörünün o birlik bilincinde yer almasıydı. Çocuklar yüce yaradan’ın kendilerine armağanıydı ve onlara öncülük edecek ve onları iyi yetiştireceklerdi. Yüce yaradan ile kendileri arasında hiçbir engel bulunamazdı. Göz boyama ya da kandırma gibi bir eylem asla gerçekleşemezdi. Çünkü bunun ne anlama geldiği bilinmekteydi.


Rüyalar, hisler, olaylar tarzında meydana gelen oluşumlara da katlanmak zorunda kalacaklarını biliyorlardı. Dürüst olmamanın, adil olmamanın, terazideki dengesiz durumun sonuçlarından onları kimse sorumlu tutmayacaktı ancak kendileri yüce yaradan’larına karşı sorumluydular. Herhangi bir emir ya da inanca yönelik hareket değil, şu bilgi böyle dedi diye değil, kendi içlerindeki bilgiye ve bilinç ruhuna duyulan saygı ve Aşkla olmalıydı. Yani birkaç adım ötesini görebilen bir bilinç ruhu hakim.

Herkes ancak kendinden ve bildiğinden sorumludur ve bunu da dürüstçe yerine getirir. Mu bilincinin izlerini aramalıyız. Bu bilince yönelik yaşayış tarzını görmemiz daha doğru olacaktır. Sizce mu bilincine benzer yaşayış tarzı nerelerde bulunuyor? Hangi insan yaşantılarında benzer noktalar var? Hangi ulusta bu bilinci görebiliyoruz?

En çok kızılderili kabilelerinde ve Maya uygarlığında bunlara rastlamak mümkün. Bunun dışında nerelerde olabilir? Ve bu satırları okuyan kişilerin ne anlatmak istediğimi anladıklarını biliyorum. Ve bu satırların tamamen kuantum felsefesini desteklediğini de görmemek mümkün müdür?


Yazı dizisi:

Mistik ve gizemli şehir Antioch (1. Bölüm)

Mistik ve gizemli şehir Antioch (2. Bölüm)

Mistik ve gizemli şehir Antioch (3. Bölüm)

PAYLAŞ
Önceki yazıKalk ayağa
Sonraki yazıSahip olmak ya da olmak, hepsi birer yanılgı
1971 İzmir doğumlu. Uluslararası Flexo Baskı tesisleri bünyesinde çalışan bir fabrikada Grafik, Reproduksiyon ve Cyreel Üretim Müdürü. 23 yıldır halen Grafik Tasarım ve Renk Ayrım Uzmanlığı mesleğine devam ediyor. Eylül 2009'dan bu yana İndigo Dergisi'nde yazarlık yapıyor. Mayıs 2010'dan bu yana da sinirotesi.com'da kitap yazarlığı yapıyor. http://kevseryesiltas.com kendi sitesinden ziyaret edebilirsiniz.. Yayımlanmış kitapları: Kuantum Gizli Öğretisi (Ağustos 2010) En'el Hakk Gizli Öğretisi "Hallac-ı el Mansur" (Mayıs 2011) Batıni Mevlana (Eylül 2011) Işık Eri Haci Bektaş Veli (Ocak 2012) Arif İçin Din Yoktur Muhyiddin İbn-i Arabi (Temmuz 2012)