Bu Kristal Neredeyse Yaşıyor. Canlı ya da cansız olmayı ayırt eden nedir?

Bilim insanları, laboratuvar ortamında canlılık benzeri özellikler gösteren kristaller ürettiler sonunda… Bu kristal yapılar, belirli bir ışığa maruz kaldıkları zaman birleşip, yapısal olarak büyüyerek, kimyasallarla beslendiklerinde hareket etmeye başlıyorlar ve bölünerek yeni yeni formlar oluşturuyorlar.

Bu Kristal Neredeyse Yaşıyor. Canlı ya da cansız olmayı ayırt eden nedir?

Canlı ya da cansız olmayı ayırt eden nedir?

Kolay bir soru gibi ama canlı olmanın koşullarını tanımlamak çok kolay değil. Bir metabolizmaya sahip olmak, hareket ediyor olmak ve kendini kopyalayabilmek, en temel özellikler diyebiliriz.

Bilim insanları, yaşamın yapıtaşı olan organik ve bazı inorganik moleküllerin, hayatın başlangıcında bir arada bulunduğunu ve belirli koşulların etkisi altında bir araya gelerek, hareket ederek ilk canlılık benzeri yapıları oluşturduğunu düşünüyorlar. Milyonlarca yıllık süreç içerisinde oluşan bazı formların, kendilerini kopyalama becerisi elde etmiş olabileceğini iddia ediyorlar. Yapılarında genetik malzeme bulunan canlıların, rastgele oluşan mutasyonlar sebebiyle oluşturdukları farklı formlar, yepyeni özellikler kazanabilecek şekle dönüşebilir. Uzayda hayat arayan bilim insanları, bu ihtimalden yola çıkarak; canlılık ifade eden ilk yapıtaşı olarak organik molekülleri arıyorlar diğer gezegenlerde. Yine de cansızlıktan canlılığın oluşabilme ihtimalinin ne derece olduğu bir bilinmezlik hala…

Metabolizma sahibi olmak ve hareket etmek, canlı olmak adına yeterli değil. Kendini kopyalayabilmek, yani üreyebilmek canlıların en önemli yaşam özelliği. Tek hücreli bir canlı bile kendi kendini bölüp üreyebiliyor.

Bilim insanlarına göre canlılık ile cansızlık arasında çok bulanık bir çizgi var. Kendi kendine organizasyon yapma yeterliliği göstermek canlılık sayılabilir mi? Zor bir soru…

Bilimciler, laboratuvar ortamında kendi kendine organizasyon yapan ve canlılık benzeri özellikler gösteren kristaller ürettiler sonunda…

Bu kristal yapılar, belirli bir ışığa maruz kaldıkları zaman birleşip, yapısal olarak büyüyerek, kimyasallarla beslendiklerinde hareket etmeye başlıyorlar ve bölünerek yeni yeni formlar oluşturuyorlar.

Science dergisinde yayımlanan araştırma

Araştırmayı yapanlar arasında bulunan, New York Üniversitesi Biyofizik Bölümü’nden Jeremie Palacci’ye göre; bu kristaller, canlılık ile cansızlık arasındaki çizgide bulunuyor.

Kristal cansız parçacıklar doğru kimyasal koşullar sağlandığında, organize bir şekilde hareket edebiliyorlar, birleşebiliyorlar, bölünebiliyorlar, hareket edebiliyorlar. Bu cansız parçacıkların “kendilerini hareket ettirmeye yarayan kimyasallara” yöneldikleri tespit edilmiş, tıpkı canlıların “kendilerini hareket ettirmeye yarayan” besin kaynaklarına yönelmeleri gibi…

Palacci ve ekip arkadaşı Paul Chaikin’in ürettikleri parçacıklar mikro yapıda, kübik bir hematitten oluşuyor. Bu kimyasal içerisinde oksijen ve demir bulunuyor ve yuvarlak bir polimer kılıf içerisinde duruyor. Bir noktasında delik bulunuyor, bu delikten demir ve oksijen dış ortamla etkileşime giriyor.

Hematit, mavi ışığın belirli dalga boylarında, elektriği iletebilmeye başlıyor. Kristal parçacıklar, mavi ışık altında hidrojen perokside batırıldığında, açık olan bölgelerde kimyasal tepkimeler başlıyor. Hidrojen peroksit parçalandıkça, yapı içerisinde konsantrasyon (derişim, yoğunluk) farkları oluşuyor. Parçacıklar, bu yoğunluk farkları boyunca hareket edebiliyorlar ve en dip noktalarda, bir araya gelerek daha büyük yapılar oluşturabiliyorlar. Rastgele oluşan bazı kuvvetler bu yapıları parçalasa bile yeniden birleşebiliyorlar. Bu parçacıkların hareketleri, ışık var olduğu sürece devam ediyor, ışık durduğunda ise parçacıklar bu hareketlerini sonlandırıyorlar. Işık ve yaşam bu deney de bağlantısını ortaya koyuyor böylece.

Canlılığın başlangıcında, inorganik kimyasalların da benzer ve basit hareketler, birleşmeler ve ayrılmalar sonucunda ilk organik molekülleri ve organize yapıları oluşturmaları ihtimali, bu deneyin önemini ortaya koyuyor.

su

Bu parçacıklar ” Neredeyse yaşıyor!”

Bu deneyde, basit ve yapay; ancak dinamik bir sistem yaratılmış. Canlı sistemlerin bazı özellikleri cansızlık üzerinde oluşturabilmiş. Şimdi, Palacci ve Chaikin’in laboratuvarında, yeni bir parçacık üzerinde çalışılıyor. Bu parçacık henüz hareket edemiyor ama metabolizması var ve kendi kendini kopyalayabiliyor.

Bu parçacıklar için ” Neredeyse yaşıyor” ifadesi kullanılıyor. Yaşıyor olmakla, neredeyse yaşıyor olmak arasındaki farkın çok bulanık olması söylemi ise çok dikkat çekici.

Canlıya dönüşebilme ihtimalinin yapıtaşları yine; sıvı, oksijen, demir, mavi ışık ve kristal olunca bilgi dağarcığımızın içindeki birçok sembol yerine biraz daha oturuyor.

Su, hava, toprak ve ışık, kristal formunun içinde yaşam buluyor. Eski bilgilerin değerini biraz daha anlamak gerek, özellikle yaşam ağacı formunun…

Ruhsal coğrafyanıza yolculuğa çıkmaya ne dersiniz?