Her Erkek Var Ettiği Tanrıça’ya Tapınmak İster

Her erkek var ettiği Tanrıça ‘ya tapınmak ister ve “her kadın bir Tanrıça’dır”. Yalnızca kadın tarafından aktarılabilen mitokondri ile erkekte yaşam bulan Tanrıça geni, tüm insanların DNA’ sın da kodlu mudur? Arketipler, bu izlerin kanıtlarını mı yansıtır?

 Taşıyan, doğuran, besleyen, büyüten, yaşatan,  güldüren, ağlatan, umut veren kadın; doğasındaki tanrıçayı yeniden uyandırıyor! 

dişil
Tanrıça

Kadının kaybettiği ve zaman içinde kaybettirilen itibarını geri almak için başvuracağı en önemli kaynağı, DNA’sındaki tanrıça kodunda gizlidir. Bu kod, tanrıçaların yaşadığı dönemde nesilden nesillere aktarılmıştır. Hem de bizzat mitokondri üzerinden kadın atalarımız tarafından aktarılmıştır.

Kadın soyut ve somut anlamda cazibesi yüksek olan bir varlıktır. Doğası alıcıdır; ancak vermek için alıcıdır. Vermek için değil de, sahip olmak için alan biri, dişi karakterlidir. Dişi ile kadın çok farklı anlamlar içerse de, aynı zamanda birbiriyle iç içedir.

[quote]Dişi özelliği onun, biyolojik kodunda yer alırken kadın bilinci, ruhsal yönünde saklıdır.[/quote]

Kadın atalarımız önce dişi doğasındaki gizemiyle eril karakterleri kendine hayran bırakmıştır. Doğurganlık özelliğinden kaynaklanan kanamalara rağmen, yaşamlarına oldukça sağlıklı devam ediyorlardı. Oysa eril karakterin her hangi bir şekilde kazara yaralanması sonucunda kan kaybından ya da bu yaralanmadan kaynaklı enfeksiyona bağlı bir durumundan dolayı yüksek oranda ölürken, kadına hiçbir şey olmamaktaydı. Hatta kadının ölmeyip, üstelik yeni bir canlıyı meydana getirebilmesi, erkekte; kadına yönelik doğaüstü bir saygı yaratmıştı. Eril karakter içgüdüsel de olsa kadın olmadan türünü ve varlığını devam ettiremeyeceğini hissetmiş ve bundan dolayı, kadına olan hayranlığını yansıtmıştı.

Mitokondrial DNA’ların aktarımı kadın üzerinden devam etmektedir.
Mitokondrial DNA’ların aktarımı kadın üzerinden devam etmektedir.

Kadın ise anlamasa da, içgüdüsel olarak eril karakterin bir katalizör olduğunu ve onun desteğine ihtiyacı olduğunun farkındadır. Bu karşılıklı ilişki, bir bütünlenme unsuru olarak çok uzun dönemler sürmüş ve hücre hafızalarda arketip olarak yerleşmiştir.

Arketipsel özellikler, atalarımızın uzun zamanlar içinde benimsediği ve tekrarla edindiği kolektif bilinçaltıdır. Ve bu kolektif bellek ister kadın, ister erkek cinsiyeti olsun her birinde mevcuttur.

Burada önemli olan tek bilimsel veri şudur: Bu veriler kadın üzerinden erkek çocuğa ve kız çocuğa eşit aktarılır. Ancak mitokondrial DNA’ların aktarımı kadın üzerinden devam etmektedir. İşte bu bilimsel veri bile, eril karakterin farkında olmasa da kadını ayırt ettiğini, tanrıça olarak görüp ona tapınma gerekçesini kanıtlar gibidir. Peki ne oldu da bir zamanların tanrıçası, şimdilerin süs bebeklerine indirilerek pula döndürüldü?

Bu ifademden dolayı hemcinslerim bana hemen kızmasınlar! Zira bu beni de bağlayan bir sonuçtur. Tarih uzun süreçlerden oluşmaktadır. Ve bu uzun süreçlerde her türlü iniş ve çıkışlar olabilmektedir. Görüyoruz ki, kadının Ana Tanrıça kültünden uzaklaştırılması zaman içinde yavaş yavaş gerçekleşmiştir.

Günümüzden üç bin yıl öncesinin Meryemleri olarak görev yapan Sibyll rahibeleri üzerinden başlatılarak, kadının yaratıcı mistik yeteneği elinden alınmaya başlandı. Her türlü zihinsel ve ruhsal yönden, toplumun oluşum ve gelişimini sağlayan bu kadınlar yerlerini giderek erkek egemen bir ataerkil düzene bırakıyorlardı.

[quote]Mitolojik anlatımlara büründürülmüş çeşitli tanrıça figürleri, aslında geçmişimizde var olan kadın atalarımızın dönemsel özelliklerini bize yansıtmaktadır.[/quote]

Bu mitolojik karakterler bizim kolektif alt hafızamızdaki arketip yönlerimizdir. Ve hepimizde bu arketiplerin bilgisi yatmaktadır. O nedenle kadın, derinlerde bir yerlerde, “erkeğin kendisine tapınmasını istemektedir”. Erkek de ona tapınmayı yadırgamamaktadır.

Kadın, erkeğin kendisine duyduğu bu doğal eğilimi; dünyasal arz, talep ve ihtiyaçlarına yönelik kullanırken, ihtiras, hırs, öfke, nefret gibi duyu kökenli davranışlarla yansıtmaya başlamıştır.

Böylece, erkeğin eğilmesini kötüye kullanan kadın tanrıçalar kendi düşmanlarını kendi elleriyle yaratmış oldular. Erkekler, kadının elindeki en büyük sezgisel ve yaratıcı yeteneğini köreltmek için kız çocuklarını diri diri gömerek öldürmüş; orta çağda cadılık suçlamalarını baskı ve iftiralarla kanıtlamış(!); onları ağır cezalara çarptırarak sindirmişlerdir.

Tanrıça
Kadın, derinlerde bir yerlerde, erkeğin kendisine tapınmasını istemektedir.

Bin yıllardan beridir erkek egemen bir bilinç kadına egemen olunca bu kez de, varlığını koruma içgüdüsüyle silik, teslimiyetçi, korkak, çekingen, tutarsız bir kadın arketipi oluşturmuştur.

[quote]İşte kadının bu arketipi ile tanrıça arketipi içsel olarak sürekli çatışıp durmaktadır. [/quote]

Bir yönü eski tanrıça itibarını görmek ve yaşamak isterken, diğer bir yanı bu konudaki yetersizliği ve korkaklığı ile yüzleşmektedir. Bu çelişki hali kadını, koyu bir mutsuzluğun kucağına itmekteydi.

Erkeği artık ona itaat etmiyor, önünde eğilmiyordu. Kadın ise bütün bunları geçmişinden getirdiği kodlarıyla hazmedemiyor ve fırsatını bulduğunda, en güçlü kozunu kullanmaktan çekinmiyordu.

Bu güçlü kozu, potansiyel üreme gücünü temsil eden rahim gücüydü. Erkeğini bundan mahrum bırakarak istediğini yaptırabilirdi. Ya da en kötü olasılıkla, ondan bunu esirgeyerek intikam alabilmekteydi.  İşte bu durum, bir başka tehlikeyi de beraberinde getirdi. O rakip kendisiyle aynı özelliklere sahip hemcinsiydi.

[quote]Her dişinin rakibi, bir başka dişidir![/quote]

Kadın rahim gücünü kendisinden esirgediğinde, başka bir kadın da bu durumu fırsat bilerek erkeği kendine yönlendirebilmektedir. Bu şekilde kadın rakibi olan diğer kadına karşı tercih edildiğinin hazzını, doyum sayarak kaybettiği gücünü hissedecekti. Kadınlar mutsuzdu! Erkekleri de! Bu ilişki zincirinde yetişen çocuklar da kendi paylarına düşeni yüklenerek gelecek nesilleri oluşturuyordu..

Bir sonraki ayda  buluşmak dileği ile…

PAYLAŞ
Önceki yazıBurada O Yeni Bayramlar
Sonraki yazıEyvah Y Kuşağı!
Nimet Erenler Gülkökü 1965 Tunceli doğumlu olup, Ocaklı bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiştir. Şaman gelenekleri olan babaannesi onun ilk eğitmenidir. Dünyaya geliş nedenini ve yaşamı hep sorgulamıştır. İstanbul Üniversitesi Sosyoloji bölümünde okuyan Nimet Erenler Gülkökü; “Yaşam aynı zamanda bir okuldur ve bu okulun diploması, yalnızca bırakılan izlerden ibarettir!” diye tanımlamaktadır. O nedenle, öğrenmeye devam etmektedir. 2002 yılında "Bir Zen Ustası"yla karşılaşması, bu öğreniminde oldukça önemlidir. Ne bildiğini bilen “Bir Zen Ustası” ile birlikte halen müşterek çalışmalarına devam ederken; kendini bilme yolculuğunda öğrendiklerini öğretmek, öğretirken de öğrenmek suretiyle bilginin paylaşımına aracılık etmektedir. Bu birikimini özellikle kaleme aldığı makalelerinde, kitaplarında, sözlü aktarımlarında görmek mümkündür. İlgili olduğu alanlar; ezoterizm, sosyoloji, güzel sanatlar, edebiyat, felsefe, psikoloji, arkaik dönem tarihi, medeniyetler, sanat tarihi, sembolizm, teoloji ve mistisizmdir. İlk kitabı "Kur'an-ı Kerim'in Apocrypha'sı" 2010 tarihinde; İkinci kitabı "İnsanlığın Apocrypha'sı" 2012 tarihinde; "Ezoterizm'de Bilinç, Rüyalar ve Boyutlar" üzerine üçüncü kitabı olan "BİLİNÇTEKİ SIÇRAMALAR" adlı eseri de 2013 tarihinde yayınlanmıştır. Yazarın makaleleri, yazılı ve görsel medyada yayınlanmakta ve aynı zamanda yazar; televizyon ve radyo programlarına da konuk olarak katılmaktadır.