Ulus meyhanesinde bir fahişe

“Mişna’ya göre, çalışmayan erkekler her gün, gündelik işçiler haftada iki, eşek sürenler haftada bir, denizciler de altı ayda bir cinsel ilişkiye girmeliymiş. Sonra lafı döndürüp dolaştırıp kendi cinsel ihtiyaçlarına getirdi…”

ben

Ulus’un tahterevalliyi andıran kaldırımlarında yürüyor, hayatımı her zamanki gibi gözden geçiriyordum. Her şey çok sıradandı. Öyle sıradan ki, kağıda yazsam mürekkebe, bilgisayara aktarsam elektriğe, konuşsam kulaklarınıza ziyan. Kaldırımı kahveye boyayan çöp konteynırlarının arasından geçip, varoş birkaç meyhanenin önüne seğirttim. Herhangi bir planım yoktu, evde bekleyenim, yolumu gözleyenim, arkadan dikizleyenim yoktu. O an değişiklik olsun diye, tesadüfen karşılaştığım bir tanıdık ‘Sen buralara gelir miydin ya?’ desin diye, sırf dünümden ve dünümden önceki 27 yılımdan farklı olsun diye girdim meyhanenin kapısından. Tahta koridor oldukça dardı ve bastıkça gıcırdıyordu. Bira siparişi verip, en kuytu masayı seçtim.

Paralıların ya da üniversitelilerin geleceği yerlerden değildi. Daha çok kadın satıcılarının uğrak yeriydi burası. Masalarda sofra bezinden devşirme örtüler, ruj lekeli rakı bardakları, dibi tutmuş kül tablaları, duvarlarda solgun Ankaragücü posterleri, ağır ter kokuları ve tam karşımda iki bıyıklı müzisyen… Neon ışıklarla süslenen bar, müzisyenler desibeli arttırdıkça yanıp sönüyordu.

Garson biramı ve istemediğim halde duble çerezimi getirdiğinde cüzdanım geldi hatırıma. Maaşımdan kalan son 100 liralık banknot… Öyle bir para ki, ne batırır ne çıkarır. Felekten gece çalsam yetmez; iki bira içip kalksam kesmez. Savurdum düşüncelerimi uzaklara, radarımı açtım usulca. Masaların birinde, kart bir zampara tek kullanımlık yavuklusuna kavun yediriyor; kart zamparanın arkasında iki babayiğit travesti kadeh kaldırıyor; travestilerin arkasında ise bir grup erkek (Ankara barzolar birliği) av sezonunu başlatıyordu. Şüphesiz mekandaki en genç kişi bendim ve bununla gurur duymuyordum.

Ulus meyhanesinde bir fahişe

Önümdeki masada bir kadın çarptı gözüme. Beyaz tenli, iri gözlü, büyük ağızlı… Bedeni ipince, genleşmiş damarları belirgin, otuzlu yaşlarında… Türk desen değil, yabancı desen değil. Yapayalnız… O anda değişiklik olsun diye, sırf dünümden ve yarınımdan farklı olsun diye cesaretimi toplayıp kadının masasına seğirttim. Hiç sormadan oturdum karşısına. Neden böyle davrandığımı bilmiyordum. Bu kesinlikle ben değildim. Avcı veya av değildim, belgesellerde izlediğiniz ve izleyeceğiniz canlılardan değildim. Kameraların açısına girecek, kayda değer biri değildim. Çapkın ya da sapkın, meftun ya da mecnun değildim. Sadece akrep ve yelkovan denen parmaklıkların dışına çıkmak, toplumda bıraktığım izlenimleri yerle yeksan etmek, yapmadan önce ölünmesi gereken icraatlerde bulunmak, sıradanlığımı yaradılış laneti olmaktan çıkartmak istiyordum. Biramı kökleyip ‘Birini beklemiyordun umarım’ dedim.

meyhane fahise

‘Hayır.’

‘Adın ne?’

‘Isabel.’

‘Nerelisin Isabel?’

‘İsrailliyim ama uzun zamandır burada yaşıyorum.’

‘Ne iş yaparsın?’

‘Dalga mı geçiyorsun tatlım?’

Elbette fahişe olduğunu biliyordum. Ağır parfümünden, etlerini açık bırakan giysisinden, farları yanan makyajından ve tek başına sefil bir meyhanede oturmasından belliydi. Mazur görmeliydi beni, hayatımda ilk kez bir fahişe ile konuşuyordum. Rahatlamak için garsondan rakı istedim ki normalde ağzıma sürmem: ‘Bayana da lütfen.’

siyah-beyaz-fotograflar-yeni-raki

‘Ne zaman Türkiye’ye geldin?’

’10 yıl kadar oldu.’

‘Neden Türkiye?’

‘Gevezelik ediyorsun.’

‘Sadece seni tanımaya çalışıyorum.’

‘200 Lira. Muamele istiyorsan 250.’

‘Sadece konuşsak olmaz mı?’

‘Benim evde 200, sana geleceksem 300.’

‘Rakamlarla mı konuşursun hep?’

82210035-custom

‘Evet. Alıcı değilsen ikile.’

‘Kızma tamam. Sadece sohbet etmek ne kadar?’

‘200.’

‘Ama seksle aynı fiyat. Nasıl oluyor bu?’

‘Hayatım çünkü ikisi de aynı ölçüde eziyet.’

‘Anlaştık. Ya dürüst olmanı istersem?’

‘250.’

‘Olur. Neden fahişelik yapıyorsun?’

Bu soruyu beklemiyor gibiydi. Benden önce birileri sormuş muydu acaba? Zannetmiyorum. Kime ne bundan? İneğe ‘neden süt veriyorsun’, tavuğa ‘neden yumurtluyorsun’ diye sorulur mu? Gazetecilik merakı işte… Isabel boş bakışlarıyla beni süzdü. Anlatmak istemediği belli ama 250 kağıdın bir gece hatırı var.

’14 yaşındayken bir hahamın tecavüzüne uğradım. Ailem öğrenince dışladı beni. Sonra bir vasıtayla Türkiye’ye geldim. İş bulamayınca…’

‘Haham?’

‘Sizdeki imam işte.’

‘Nasıl olabilir bu? Detayları anlat.’

‘Dindar bir ailem vardı. Düzenli olarak sinagoga giderdik. Bundan keyif alırdım. Mimarisi ve tasavvufi ruhu beni büyülerdi. Oradaki haham aile dostumuzdu. Evimize sık gelip giderdi. Baş başa kaldığımızda bana Mişna’dan bölümler okurdu. Bu durum ailemin hoşuna giderdi.’

‘Mişna?’

‘Onun karşılığı sizde yok vallahi tatlım. Bir haham derleyip yazmış. Yahudilikte medeni ve ceza hukuku.’

‘Sonra?’

‘Bir gün sinagogun kapılarını kapattığında yalnızdık. Bana cinsellik üzerine dinin buyruklarını anlatmaya başladı. Ses tonu kuvvetliydi, adeta ruhuma işliyordu. Mişna’dan ayetlerle görüşlerini destekliyordu.’

‘Nasıl yani?’

‘Mişna’ya göre, çalışmayan erkekler her gün, gündelik işçiler haftada iki, eşek sürenler haftada bir, denizciler de altı ayda bir cinsel ilişkiye girmeliymiş. Sonra lafı döndürüp dolaştırıp kendi cinsel ihtiyaçlarına getirdi. Haham sözcüğünün etimolojik olarak ‘Rabbi’ anlamına geldiğini ve kendisiyle ilişkiye girmenin ibadet olduğunu anlattı. Ve üzerimdekileri çıkartmaya kalkıştı…’

Bilindik bir hikayeydi, gerisini anlatmasını istemedim. Sohbetimin seksten daha eziyetli geçmesini istemiyordum. Garsondan rakıları tazelemesini, bir tabak da kavun getirmesini rica ettim.

‘Evine gidelim mi? Hoş çocuksun. 300 liraya muamele de yaparım.’

‘Biraz daha konuşalım.’

‘Tatlım sen çok mu yalnızsın?’

Cevap vermedim, vermek zorunda değildim. Ama o zorundaydı. Kiralamıştım onu. Bedeni değil ama beyni, dili ve ses telleri bana aitti. Hayatını tüm çıplaklığıyla anlatıyordu. Gazeteci ruhum adeta hazine bulmuştu. Dürüstlüğü para karşılığı da olsa elde edebilmenin hazzını tahmin edemezsiniz. Etrafıma bakındım. Travestilerle Ankara barzoları kıyasıya pazarlığa tutuşmuşlardı. Bıyıklı müzisyenler kim bilir kaçıncı kez Ankara havası okuyordu. Diğer masalar boştu, işlerin kesat olduğu bir gece. Neon ışıklar bile sönmüştü.

koşan adam

‘İsrailli olman Türkiye’de sorun olmuyor mu?’

‘(Gülüyor) Tam aksine canım.’

‘Nasıl yani?’

‘Milliyetçi Türkler fantezi için tercih ediyor beni.’

‘Sana zarar mı veriyorlar yani?’

‘Kollarımın bacaklarımın morardığı oluyor. Tabii baştan ücretlendirmeye tabii tutuyorum. Vücudumun herhangi bir yeri morarırsa fiyat iki misline çıkar.’

Fiyat kelimesini duyduğumda kafam dank etti. Saat sabahın 3’üydü. Cebimde 100 TL’lik banknot vardı ki 70’lik rakıyı bile kurtarmaz. Terlemeye başladım. Büyük olasılıkla mafya kılıklı patrondan ve garsonlardan dayak yiyecektim. Belki boğazımı kesip çöp konteynırına bırakacaklardı. İyi ihtimali yoktu bu işin. Ayıldıkça titremelerim arttı, yutkunamaz oldum. İsabel şaşkındı:

‘İyi misin tatlım?’

‘Biraz üşüyorum da.’

‘Hayatım bak seni sevdim. Sohbetten para almayacağım. Her şey dahil 250 lira, son fiyat. Evine götür beni, ısıtırım seni.’

Teşekkür ettim. Lavaboya gideceğimi söyleyerek ayağa kalktım. Önümde tek yol vardı: Kaçmak. Tahta koridora basar basmaz dışarı yöneldim, koşmaya başladım. Başım dönüyordu, birkaç kez duvara çarpıp sektim. Omzum sıyrıldı. Hızımı alamadığım için dış kapının cam vitrinini aşağı indirdim. Kalbim yerinden çıkacaktı. Karanlık ve dar sokaklara doğru koştum. Garsonlar kapı ağzındaki ayyaşlara ‘Tutun ulan şunu!’ diye bağırırken ve müşteriler bana ağız dolusu söverken, Isabel tiz sesiyle sadece iki kelime haykırabilmişti: ‘Orospu çocuğu!’

Bir süre kovaladılar. Tıpkı sokak kedilerinin yapacağı gibi, kuytudaki bir arabanın altına saklandım. Alkole rağmen canım fena yanıyordu. Gök ağarana dek orada bekledim. Saatlerce egzoz borusunu inceledim ve hayatımı gözden geçirdim. Öyle sıradandı ki, kağıda yazsam mürekkebe, bilgisayara aktarsam elektriğe, konuşsam kulaklarınıza ziyan. Ama bu gece öyle değildi. Ulus geceleri hiç bana göre değildi.