Neden Nükleer Santral Korkusu?

Çevrecilerin bile ‘nükleer santral’e destek olmaya başladığı bu günlerde, Türkiye’de bazı kesimler halen Akkuyu’da kurulması planlanan ilk santrale karşı çıkıyor.

 nükleer santral nukleer santral nükleer enerji

3. ÇED raporunun Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na sunulduğu santralle ilgili sosyal medyada adeta felaket tellalığı yapılırken, kendilerini çevreci olarak tanıtan örgütler Kadıköy, Taksim ve Beşiktaş gibi merkezi bölgelerde yüzlerce üyesiyle, Türkiye’yi enerjide dışa bağımlı olmaktan kurtaracak santralin yapılamaması için imza toplamaya çalışıyor.

Öncelikle bilimle uğraşan ve özel olarak ilgi alanıma giren bir konuyla ilgili bilimsel verilerle konuya girmenin daha doğru olacağına inanıyorum.


NASA’ya göre nükleer santraller sırf termik santrallerin neden olacağı 1,84 milyon kişinin ölümünün ve 64 gigaton karbondioksit salınımının önüne geçmiştir. Bu oldukça önemli bir durum. Nükleer santralin tehlikelerini de elbette konuşmalıyız; fakat rüzgar enerji santrallerinin iklimi değiştirdiği, güneş enerji santrallerinin atmosfere zararlı bazı ışınları geri yolladığı, termik santrallerin ciddi miktarda karbondioksit salınımı yaptığı ve diğer santral çeşitlerinin doğaya verdiği zararları unutmamak; nükleer enerji santrallerinin hakkını bu noktada teslim etmek gerekiyor. Görüldüğü gibi, her fırsatta nükleere alternatif olarak öne sürülen güneş ve rüzgâr gibi enerji üretim şekilleri hem sanıldığı kadar masum değil, hem de ekonomik olarak maliyetleri oldukça yüksek.

Nükleer santrallerin zararlarına gelmek gerekirse; amiyane tabirle kaza olmadığı müddetçe hiçbir zararı yoktur diyebiliriz. Tarihte bilinen kazalardan üçü alınan tedbirlerle zarar vermeden önlenmiş, geri kalan iki kaza ise facia denebilecek boyutlara ulaşmıştır. Bunlardan ilki Çernobil’de yaşanan facia… Çernobil’e açıklık getirirsek, tedbir alınmadan yapılan bir dizi deney sonucunda meydana gelmiştir. Ayrıca reaktör çekirdeğinin etrafında olması gereken koruyucu kabuk tabakasının da inşa edilmemiş olması çekirdekteki radyoaktif maddenin büyük alanlara yayılmasına sebep olmuştur. Fukuşima kazası ise adeta büyük bir talihsizlik. 9 şiddetindeki depremin ardından gelen tsunaminin etkisiyle santralin bütün soğutma sistemleri devre dışı kalmıştır. Akkuyu’da ise tüm bu kazalardan ders çıkarılarak gerekli tedbirler alınmış ve bu tedbirler ÇED raporunda detaylı bir şekilde açıklanmıştır.

Yaptığı açıklamada dünya genelinde çevrecilerin büyük bir kısmının artık nükleere destek vermeye başladığına dikkat çeken Dünya Nükleer Birliği (WNA) İletişim Müdürü Dr. Jonathan Cobb, “Küresel ısınmanın önüne geçebilecek en büyük enerji kaynağı nükleer güç. Artık çevreciler de bunun bilincinde olduğu için büyük bir kısmı nükleer santrallere destek veriyor. Green-peace üyelerinin de büyük bir kısmı şu an nükleer enerjiyi destekliyor. Türkiye’de yürütülen karşı kampanyaları ise anlamakta güçlük çekiyorum” diye konuştu. Türkiye’nin akarsuları sayesinde ciddi bir hidroelektrik üretimine sahip olduğuna dikkat çeken Dr. Cobb. bunun nükleer enerjiyle birleştirilmesi durumunda kömür ve özellikle ithal doğalgaza bağımlılıktan kurtuluş reçetesi olduğunu söyledi.

nükleer santral nukleer santral nükleer enerji

Nükleer Santral’in çevreye yayacağı radyasyon miktarı ne olacak? Ne kadar zarar verecek?

Bu ve benzeri sorulara anlaşılması kolay bazı örnekler verilecek olursa:

Bir yıl boyunca her gün 24 saat süreyle bir nükleer santralin kapısında oturan kişinin alacağı radyasyon;

Göğüs veya diş röntgeni çektiren kişinin alacağı radyasyondan 10 kat,


Bir paket sigaradaki radyasyon miktarından 20 kat,

İstanbul – Vashington arası bir uçak yolculuğu süresince maruz kalınan radyasyon miktarından 2,7 kat daha az olacaktır.

Doğalgaz ve petrol zengini ülkelerde bile nükleer santrallerin bulunduğu Dünyamızda nükleer santrallere 50 ile 70 km arasında mesafede Madrid, Londra ve Paris gibi önemli turizm merkezleri de yer almaktadır. 2030 yılına kadar dünya çapında 164 nükleer santral daha kurulacaktır.

“Muhakkak tam bağımsızlığı sağlayabilmek için tek hakikî kuvvet, en kuvvetli temel ekonomidir.” Atatürk

Ülkemiz, Güney Kore ile 1950’li yıllarda nükleer enerji girişimine birlikte başlarken bugüne gelinen durumda ise Güney Kore 23. nükleer güç santralini işletmeye almışken biz ilk nükleer santral projesine ancak 2010 yılında başlayabildik.

Nükleer enerji, alt yapısı gerektiği gibi kurulduğunda ve ülke politikası olarak gerektiği şekilde yönetildiğinde, ülkenin enerji açısından dışa bağımlılığını azalttığı aşikar. Ülkemiz, 2010 yılında elektrik talep artışında, dünyada 1,5 milyar nüfuslu Çin’den sonra ikinci, Avrupa’da ise birinci sırada yer alıyor.

Toplam enerji ihtiyacının yüzde %72’sini ithalatla karşılayan ülkemiz enerjide büyük oranda dışa bağımlı. Ülkemizde doğalgazın %98’i, petrolün %92’si ve kömürün %20’si ithal ediliyor.

2013 yılı sonu itibariyle ülkemizin elektrik ihtiyacını yaklaşık yıllık 245 milyar kWh iken, bunun 2023’te 500 milyar kWh’a çıkması öngörülüyor. Ancak hidrolik, rüzgar, güneş, jeotermal, biyokütledeki bütün potansiyelimizi kullansak dahi, bu talebin (500 milyar kWh) sadece yarısını karşılayabiliyoruz. Ayrıca Türkiye zaten Yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanılması bakımından dünya ortalamasının da üzerinde yer alıyor.


Sonuç olarak Atatürk’ün de söylediği gibi “Muhakkak tam bağımsızlığı sağlayabilmek için tek hakikî kuvvet, en kuvvetli temel ekonomidir.” Çağdaş bir devletin temeli olarak ekonomi bilincinin önemi ve ekonomik kalkınma mecburiyeti çok açıktır. Enerjide bağımsızlık sağlanmadan ekonomik özgürlüğe ulaşmak mümkün değil. Bu sebeple bir an önce çok daha az masrafla çok daha fazle enerji elde edebileceğimiz nükleer santral çalışmalarının hızlandırılması gerekmekle birlikte yeni projelerde bir an önce hayata geçirilmelidir.

İlgili yazılar